sonsuzluğa nokta

seyrengiz seyrengiz
"bu karmaşık yaşam korkuturdu beni. artık ne denli çaba gösterirsem göstereyim, hiçbir zaman kendim olamayacağım. eninde sonunda bu karmaşanın çekimine kapılacağımı düşünürdüm. olup bitenlere, olup bitenlerin izin vereceği ölçüde uzak durabilirdim ancak; hiçbir yere kaçılamazdı, kaçamazdım."
sonsuzluğa noktalı virgül sonsuzluğa noktalı virgül
hasan ali toptaş 'ın ilk romanı olmasının yanında diğer romanlarına kıyasla daha cesur, daha pervasızdır. söylenenin aksine de kurgusu gölgesizler kitabından kesinlikle çok daha iyidir.
şizofreni , kişilik bölünmesine dair bir çok ayrıntı da saklıdır ayrıca...
kişilik bölünmesinden ayrıntılar eşcinselliğe yoruluyor . değil. zor bir kitap aslında.
sonsuzluğa noktalı virgül sonsuzluğa noktalı virgül
''parçalara bölünmüş ve her parçasına değişik giyseler , değişik ayakkabılar değişik anlamlar giydirilmiş bulanık bir et ve kemik denizi, teri, telaşı, umutsuzluğu ve karasızlığıyla dönüp dolaşıp birbirlerine kavuşan loş koridorlada, peronlarda, otobüslerin çevresinde ve yazıhane kapılarının önünde uğultuyla dalgalanıyordu...''
dişikartal dişikartal
"bugün bile kalabalıktan hâlâ korkarım ben; onların arasında düştüğümde, kollarımı hangi salınımda tutacağımı, yüzümü nereye döneceğimi, sesimi, hatta soluk alıp verişlerimi nasıl ayarlayacağımı bilmem. derken, korkunç bir bölünmüşlük duygusu sarar içimi; kıpıdayanla kıpırdadığımı, gidenle gittiğimi,konuşanla konuştuğumu, dahası, ağlayanla ağladığımı sanırım."

yahya kemal'in "türkçe ağzımda annemin sütüdür" azadesini doya doya yaşatan bir kitaptır bu. süt tadında türkçesiyle; naif olduğu kadar sert, suskun olduğu kadar geveze, hiçbir şey anlatmadığı halde kelimeleri her renge boyayan, hiç yokken hep varolan bir kitaptır bu.
aziz magnolia aziz magnolia
dil ve anlatım açısından değerlendirirsek, evet kesinlikle bir hasan ali toptaş ürünü. ancak, bir yanımıza toptaş'ın fotoğrafını koyup, diğer yanımıza da kitabın içeriğini koyarsak, ikisini pek bağdaştıramayız. toptaş'ın çizgisine göre fazla cesur ve cesurluk çevresinde cinsel gizliliği fazlaca barındıran bir kitap. evet, kadınları seviyor, sürekli kadınlarla birlikte oluyor, hatta toplum normlarının dışına da çıkılıyor bunlar yapılırken, ancak diğer yandan, bir erkeğe duyulan ilgi mevcut, ama bunun tam olarak nasıl bir şey olduğunu kestiremiyoruz. ancak, bu iki çizgiyi birbirine paralel olarak yürütebildiğini düşünüyorum, ki toptaş'ın ilk romanı olduğunu da gözardı etmemek gerekir. her ne kadar kitabın sonu, toptaş'ın yazım tarzından çok hakan günday'ın tarzına uygun olsa da, yine bir dil işçiliğiyle karşı karşıya bırakıyor bizi.
zelda zelda
"insan ne denli çaba gösterirse göstersin ve kaçınılmazlığına ne denli inanırsa inansın,ayrılığa hiçbir zaman hazırlanamıyor çünkü.hazırım dediği anda bile içinde ele geçiremediği bir nokta kalıyor sürekli;ayrılığa alıştıramayacağı,sızlanışların durduramayacağı bir nokta kalıyor.acıyı yüklenip çoğaltacak bir nokta.."
bnml sssz knş bnml sssz knş
“upuzun günler geçti gidişinin üstünden, uçuşunun üstünden haftalar geçti, kayboluşunun üstünden aylar... nedenini hala anlayabilmiş değilim. bir nedene bağlanması da gerekmiyor zaten, kimi şeylerin nedeni yalnızca kendileri olmalı ve öyle kalmalı. üstelik, insana kendi yaşamı bile büyük geliyor kimi zaman; ne yapsa, kimi sevse, kimlerce sevilse, hangi işlerle uğraşsa ve nerelerde gezip dolaşsa, bir türlü dolduramıyor. her şeye karşın derin boşluklar kalıyor önümüzde arkamızda...”
chubbchubb chubbchubb
"bildiğim tek şey, ne yaparsa yapsın, insanın birkaç saniyeye bile söz geçiremeyişi… başka bir deyişle, yaşam dediğimiz o kocaman ve karmaşık serüvenin, kimi zaman birkaç saniyede kurgulanıp birkaç saniyede inanılmaz bir hızla yön değiştirdiği ve günlerimizin, haftalarımızın, aylarımızın, hatta yıllarımızın gerisinde kalan o birkaç saniyenin bütün ömrümüzü kapladığı…"

"çoğunluğunun bir işte çalıştığı, aynı dükkanlardan alışveriş yapıp aynı yöntemlerle yediği, aynı şeyleri konuştuğu, çocuklar doğurduğu, sonra onların hep birlikte okula gittikleri, aynı renk giysilerle sınıflarını geçip mezun oldukları, ardından tabur tabur askerî birlikler oluşturdukları, aynı marşları aynı biçimde söyleyerek aynı koğuşlarda aynı kıvrılışlarla yattıkları ve bu edimlerle beraberlik ruhunu yakaladıklarını sandıkları, sonra bir bavul dolusu anıyla terhis olup eve döndükleri, anne babalarına hiç değişmeyen ve toplumun hazırladığı reddedilmez duygularla sarıldıkları, aynı yasalara uyarak evlendikleri, babalarından devraldıkları yöntemlerle seviştikleri ve babalarından boşalan iş kadrolarına kapılanınca dünyanın yarısını ele geçirmişçesine sevindikleri, sevinçlerini aynı yüz ışıltısıyla yansıttıkları ve tıpkı kendilerinden öncekiler gibi, gene çocuk doğurdukları ve onları besleyip büyütmeye başladıkları ve bütün bu olup bitenlere 'dönüp duran paslı bir çember' diyecekken 'akıp giden yaşam' adını verdikleri uyumsuz bir toplumda, yelken kulaklı bir uyumsuzdum ben."
ronahii ronahii
"upuzun günler geçti gidişinin üstünden, uçuşunun üstünden haftalar geçti, kayboluşunun üstünden aylar… nedenini hâlâ anlayabilmiş değilim. bir nedene bağlanması da gerekmiyor zaten, kimi şeylerin nedeni yalnızca kendileri olmalı ve öyle kalmalı. üstelik, insana kendi yaşamı bile büyük geliyor kimi zaman; ne yapsa, kimi sevse, kimlerce sevilse, hangi işlerle uğraşsa ve nerelerde gezip dolaşsa, bir türlü dolduramıyor. her şeye karşın derin boşluklar kalıyor önümüzde arkamızda."
rüyanda görsen inanma rüyanda görsen inanma
bu kitabı ilk olarak ali nin sekiz günü'nün birinci gününde, ali'nin yatak odasında gördüm. sonra bir şekilde edindim ve okudum. okudukça çok daha benimsedim ve öyle devam etti. şimdi arada bir açıp, bazı yerlerini irdeleyip yerine geri bırakıyorum.

bazı satır başları da şu şekilde;

"insanı insan eksiltir, nasıl çoğaltırsa..."

"yaşamdaki yankısını yalnızca kendi düşlerinde bulmanın ve bunu bilmenin hüznü..."

"yaşamın büyük bölümü düşünülmeyen şeylerden oluşur."

"belki de insanlar koskoca yaşamları boyunca yalnızca bir kez farklı olmaya katlanabiliyorlar, sonra da yavaş yavaş öteki insanların davranışlarına, düşüncelerine ve duygularına bürünerek, durup dinlenmeden kendini tekrarlayan uçsuz bucaksız bir benzerlikler denizinde kaybolup gidiyorlardı."

(bkz: hasan ali toptaş)
rüyanda görsen inanma rüyanda görsen inanma
kirli duvarlarda, tozlu bavullarda, ellerde, ayaklarda ve kimsenin ilgisini çekmeyen mavi çöp sepetlerinde bile bir yerlere ulaşmanın telaşı vardı. bu telaş, insanların o anda yaşamdan almaları gereken tatları oburca yiyip yutan bir canavardı kuşkusuz, ama kimse bunun farkında değildi. hareket saati yaklaşan otobüslere binip koltuklarına oturanların yüzündeyse, bir yerlere çekip gitmenin heyecanını ve sevincini aramak boşunaydı. kıpırtısızdılar çünkü... her koltuğa insan duruşunda, insan bakışında ve insan sıcaklığında birer eşya bırakılmıştı sanki; yalnızca görüntüleriyle bakıyorlar, yalnızca görüntüleriyle işitiyorlar ve görüntülerinin diliyle konuşuyorlardı. tek tük sevinçli görünmeye çalışanlar olsa da, onları yolcu edenlerin durumu daha da hüzünlüydü. öyle ki, otobüs camlarındaki yakınlarına el sallarken hüzünlerini de gösterebilme telaşıyla birbirilerinin tepesine çıkıyorlardı.