sözlük yazarlarının maceraları

nedenöylebakıyosun nedenöylebakıyosun
yağmurlu bir gün, saat 20:00. kalbim, oyuncularımınki gibi hızlı atıyor. hiçbir sakatlık yok, kondüsyonlar muhteşem, tek sorun, rakibin fazlaca mükemmel oluşu. uzaktan şutları penaltı gibi olan, topu her ayağına aldığında bir şey yapacakmış gibi duran wesley sneijder, hızına, çevikliğine ve tekniğine yetişilemeyen arjen robben, liderliği, bitiriciliği ve tekniği ile raul, nistelrooy, defanstaki liderliği ve etkinliği ile cannavaro, hızı ile pepe ve kalede bir sur gibi dikilen, mükemmel reflekslere sahip ama birazcık kısa casillas... hepsinin kondüsyonları muhteşem ve şimdiden galibiyetin sevincini tatmış gibilerdi, şimdiden galibiyetlerini kutlayacaklar gibiydi ama şunu bilmiyorlardı ki, henüz maç başlamamıştı.

maç için hazırlamış olduğum taktiği gözden geçirdim. defansta rakibe açık vermemek, ofanstada rakibi baskı altına alıp kontra-atak yemeyi onleyecek, 4-1-2-1-2 taktiğini düzenledim. hem kanatlardan, hem de göbekten bindirme yaparak, alt üst edecektim o emperyalist takımı. soyunma odasına girdim, konuşmamı yaptım:

- arkadaşlar. bugün buraya, kazanmak için geldik. beraberlik için gelmedik çünkü berabere kalmamıza imkan yok, kupa maçı bu. neyse, elimizden geleni ortaya koyacağız, sahada biz olacağız, biizz!!

aynı hışımla tüm oyuncularım "hheeeey" diye bağırdı. hepimiz ayağa kalktık, gergin bir hava hakimdi tüm soyunma odasında. oyuncularımın yüzleri öfke-korku ve azmin harmanlanmış bir şeklini canlandırıyordu. "haydi çocuklar" diye bağırdım ve teknik alana doğru ilerledim. ardından, takım kaptanım çıktı. tam bir liderdi, ahlaklı, çevik ve zekiydi. emin adımları neredeyse tüm stadyumu yıkmaya yetecek kadar manevi ağırlığa sahipti. yanındaki real madrid forması giymiş çocuğun ensesini avuç içiyle kavramış, orta sahanın yakınına kadar o çocukla yürümüştü. sonra sıraya dizildi herkes, hakemlerde dahil. milli marşlar okundu, eller sıkışıldı. yazı tura yapıldı, takım kaptanımız emin bir ses tonuyla "topp" dedi, -p harfi öyle bir çıkmıştıki ağzından... neyse, herkes yerlerini aldı, santra yerine doğru ilerlendi. azimli santrforum ve çevik forvetim topun başına geçti, insanin göğsünde sıkışmaya neden olacak o ses geldi "füüüüüt" diye... maç başladı, takımım hızlı paslaşmalarla topu iyice sakladı, sonra bi anlık paslaşmayla orta sahaya, oradanda bir ara pasla defansın arkasına sarkan forvetime pozisyon yaratıldı. kaleciyle karşı karşıya kaldı ve buum... topun dibine öyle ustaca vurduki, top hiç zorlanmadan, kalecinin üstünden kalece doğru aşırılmış bir şekilde girdi. adrenalin patlaması yaşayan forvetim, bana doğru koştu ve sarıldı, birbirimizi o kadar sert bir şekilde sardıkki, birbirimizi sakatlayacaktık. karşı takımın oyuncuları ise büyük bir aptallık yapmışçasına kafalarını önlerine eğmiş duruyorlar, üzgünlüklerini kaşlarının dikliğiyle daha da bir belli ediyorlardı. neyse, takım arkadaşlarının teker teker tebriklerini aldı, sonra herkes pozisyonunu aldı. ve tekrar maç başladı:

sonrasında, 85. dakikaya kadar yürekleri ağızlara kadar getiren pozisyonlar, küfür ettiren pozisyonlar ve hatalar... artık real madrid tükenmişti, etkisiz kalıyordı atakları, robben'in oluşturduğu tehlike de yavaş yavaş kaybolmuşken hesaba katmadığımız şey aklımıza geldi, wesley sneijder. takım arkadaşı gago'dan aldığı pasla topu on beş metre sürdü, yaklaşık 30 metreden vurduğu top, füze gibi doksana girdi... o an sadece kendime kızdım, alan markajı uygulamalarını emrederken wesley'e kesmelerini emretmeme kızdım, ve artık skor 1-1 olmuştu. bu kadar yakınken, yakınken... bu sefer senaryo tersine dönmüştü, benim oyuncularım kafalarını pişmanlık ve üzüntüyle öne eğmişti, real madrid'li oyuncular ise o dakikaya kadar kibrit gibi yanan umutlarının orman yangınına dönüşmesini kutluyordu... taraftaları deliye dönüştü, havaya zıplıyorlar, avazları çıktığı kadar bağırıyorlar ve birbirlerini çekiştiriyorlardı. oyuncular yerlerini aldılar, hakem tekrar düdüğü çaldı:

zevksiz pozisyonlar, anlar... sanki sahanın ortasında duran bir mıknatıs varmış gibi topun sürekli ortada dolaşması... yağan yağmur etkisini arttırıyordu... oyuncularım galibiyete iki elle sarılmışken yedikleri, yediğimiz gol bizim ellerimizi kesmişti. herkes ıslaktı, hakem gözlerini kısmış, doğru kararlar vermeye çalışıyordu. o an, kontra-atağa çıktı. hızlı forvetim defansın arkasına sarkan topu kontrol etti ve olağan gücüyle ceza sahasına girip gol atmaya çalıştı ve yapamadı. yere düştü. ardından hakemin düdüğü geldi, kafasını kaldırdığında, hakemin, kale önündeki kocaman noktayı gösterdiğini farketti. takımım müthiş bir sevinç yaşadı, ama hala gol atamamıştık, gözlerindeki sevinç, umudun sevinciydi... topun başına kaptan geçti. karşısında dünyanın en iyi kalecilerinden biri duruyordu, ilker casillas... ikisi birbirlerinin gözlerine baktı. bazı oyuncular gözlerini kapamıştı, çünkü bu an onları fazlaca heyecanlandırmıştı. ardından, taraftarların çığlıklarıyla birlikte üzerine doğru koşan kaptanı farkettim ve o an bende tüm stadyumla bir bütün oluşturdum. teknik heyet, futbolcular, ben... hepimiz birbirimize sarılmıştık. bir dakikalık sevinç gösterisinin ardından, hakemin düdüğüyle maç tekrar devam etti, 3 dakika verilen uzatma sona erdi ve kupa bizim oldu. onca maç, onca üzüntü, onca heyecan, hepsine değmişti. hepsine... madalyalarımızı verdiler. takım kaptanım ve demirbaş oyuncum kupayi iki tarafından tuttu, bağırarak aynı anda kaldırdılar ve konfetiler uçuşmaya başladı. tüm oyuncularda zıpladı ve taraftarlarda... müthiş bir sevinç yaşadık, hemde müthiş...

işte bu da benim bir anım.
sorandana sorandana
bugün şu sıralar turistin pek de gelemediği ülkemizde avusturalyalı bir işadamı yol sordu, sonra da numaramı istedi. numaranı alabilir miyim sorusunu cevaplamadım. duydun mu dedi. içimden üzgünüm turistçiğim dedim, ne kadar turist olsan da yaşlılara herhangi birşey vermiyorum. 20 yaş genç olsaydı düşünebilirdim belki. neden olmasın?