sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

pamuk şekeri pamuk şekeri
hayatımıza giren her insanın sonsuza dek bizimle olacağı yanılgısı çok yıpratıcı.
i̇stiyoruz ki bizimle aynı otobüse binen herkes bizimle birlikte son durağa kadar gelsin ama insanların gidecekleri yer başka. bize bir müddet eşlik ediyorlar ve inmeleri gereken yerde iniyorlar.
i̇nsan ilişkilerinden öğrenmem gereken ilk şey; "herkes kendi durağına gidiyor."
1

erşan kuneri

hayaletin garip huyları hayaletin garip huyları
espriler, komedi unsurları elestiriliyor ama bu dizide yeni bir şey vadetmiyor cem yılmaz. bir dönem sinemasında gerçekten daha beterleri ciddi sekilde yapılmış prodüksiyonları, araklama senaryoları vs. kendi dilinden anlatıyor.

arkadaşlar bu ülkede yerli örümcek adam filmi çekildi. hem de ciddi bir yapım olarak ve örümcek adam taksiye binerek yolculuk ediyordu.




bunlari yaşanmadı mı sayalım? liseliler anlamaz diye birileri anlatmasın mı?

rambo ve batman filmlerinin çakmaları bonus olarak.









bakın bunlar espri değil, para harcanmış ve zamanında beğenilmiş yapımlar. bunların komedisi orijinalinden ciddi olur. normaldir, napsın adam?
4

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

gamlı baykuş gamlı baykuş
sözlüğü bırakıcam dedim; uzun uzun da edebiyat parçaladım aasdffgghjj
çok uzun zamandır erteliyorum, sanırım o iradeyi pek de bulamadım içimde.

sözünü tutmayan biri olmadım. bir şeyi yapıcam dedikten sonra zorlansam da sırf mahcup olmamak adına yaparım o şeyi. başkaları değil, kendimle ilgili bir şey aslında bu, çünkü deliriyorum tutulmayan sözlere.

ama sözlüğü kapatma işine nedense elim varmadı; hem söyleyeceğim şeylerin bitmediğini düşündüm (her zaman aşırı önemli şeyler söylerim çünkü), hem üşendim (sözlükte yazılarımın derli toplu bir ortamda olması hissini seviyorum) hem de dediğim gibi; elim varmadı işte.

aman neyse ne, ne hesap vericem; öf keyfim istemedi kapatmadım. bi kez de ben götlük yapayım be, yıldım ağzımdan çıkan her şeyi yapmak zorunda hissetmekten.

not: buradaki atar içimdeki despot gamlı baykuşa.
not2: başka zaman hazır hissedersem giderim. aldığım bu karara da üzülenler varsa ağlayarak günlüklerine yazsınlar assdfgghhjj.

özetle, üzgünüm canım sıkılana kadar buradayım; başkalarının can sıkıntılarıyla ilgilenmiyorum, onlar sıkıntılarını g*tlerine sokabilirler kıps
3

arapları dolandıran türk emlakçı

dumrul dumrul
görüldüğü gibi burun bükülen araplar bizimkilerden daha çok hak arama bilincine sahipler. bizde millet hırsıza hırsız demekten bile tırsıyor.




bugüne kadar yaşanan onca olayın hiçbirinde hiçbir hırsızın iş yerine teşhir yazısı bile bırakmaya göt yediremediklerini hatırlayalım. yani öyle hırsız denince akla gelen ilk kişiye gerek yok, jet fadıl bir yere de kaçmadı. adamın her şeyi ortada, çiftlik bankçı tosuna dair yapılmayanlar ortada, thodex mevzuunda yapılmayanlar ortada, memleketin her köşesinde her an yapılan dolandırıcılıklar filan ortada...

yani başka muhabbete de gerek yok. medeniyet = hak arama bilinci, itkisi, içgüdüsü... adına ne derseniz deyin. en azından burada dolandırılan araplar ülkemize hoş gelmişler. bizim milletin yüzde 90'ından daha medeni oldukları ortada.

neyse geyiğe ara verelim.

hala taciz filan deniyor. suriyelilerin gelmesi bu açıdan da iyi olmuş. bizim türklerde taciz bilinci oluşmuş. misal benim kolumdaki hatuna sahil güvenlik komutanlığının nöbetçi kulübesinden laf atılıp ben de askere çıkıştığımda az kalsın suçlu çıktığım günleri hatırlıyorum. metroda sürü halinde sevgilimi ve kuzenimi taciz ettiklerinde de az kalsın ben dayak yiyordum. suriyeliler gelmeden önce türkiye'deki çocuk tecavüzü sayılarını, çocuk anne sayılarını hiç duydunuz mu? bazı yerlerde taciz denen şey cinsel olmaktan önce politiktir. kadını sokaktan çekmeyi amaçlar. iran'da, afganistan'da, mısır'da bu sistematik şekilde uygulandı. bunu biliyoruz. sıkıntı buna tepki duymakta değil, bu ülkede bu boku sadece suriyeliler ve afganlar yiyormuş kafasına girmekte...

suriyelileri afganları pamuklara sarıp sarmalayın demiyorum. iki yüzlü olmayın diyorum. bakın burası türkiye. aşağıdaki tabloları ben devletin resmi kaynaklarından derledim. artık bu kadar detaylı raporlar yayınlanmadığı için güncel sayıları bilmiyoruz. göçmenlerin bundaki ağırlıklarının değişip değişmediğini de bilmiyoruz ama benim bu tabloları hazırladığım dönemde bu işleri yapanların yüzde 99'dan fazlası tc vatandaşıydı. şu sayıların da göçmenlerle hiç ilgisi yok:







suriye iç savaşının niçin, nasıl çıkarıldığını hepimiz biliyor olmalıyız. iç göçlerde bile karşılıklı kültür şoku yaşandığını da istanbul'dan biliyoruz. salt kürtler değil, karadenizliler ve iç anadolululardan da biliyoruz. her türlü göç, türlü türlü toplumsal patlama dinamiği biriktirir. türlü türlü tehditlere kapı açar. bunu söylemek başka şey, türkiye'de yaratılan güruhsal ruh hali başka şey. 1993'te almanya solingen'de 5 türk naziler tarafından yakılarak öldürüldü. bu katliam 29 senedir kitlesel şekilde anılır. daha 6 ay önce izmir'de 3 suriyeli işçi yine ırkçı saiklerle yakılarak öldürüldü ama doğru dürüst haber bile olmadı. bir an önce rasyonele dönmek zorunda herkes.

"suriyeliler allah allah diye götünü kesmeye gelince görürsün rasyoneli"

evet aynen öyle olacak. çünkü suriyeliler akp eliyle öso, el kaide gibi örgütlerin tarlasına çevriliyor. mevcut atmosfer de bunların entegrasyonunu imkansız kılarak islami teröristlerin suriyeliler arasında örgütlenmesinin zeminini güçlendiriyor. sözde çözüm diye size yutturmaya çalıştıkları şey ışid, el kaide, öso gibi terör örgütlerinin kontrolü altındaki idlib'e bilmem kaç bin ev yapmak... süper fikir lan. türkiye'deki suriyelilerin birkaç yüz binini oraya gönderip tam militan yetiştirin, geri kalanları da onlar örgütlesin her şey daha çok boka dönsün.

tr.instela.com

"al evinde besle o zaman?"

hepiniz evinizde devleti besliyorsunuz zaten, suriyelilere yer mi kalmış? akp rejimi kolunu daldırmış cebinizde kalan kırıntıları dahi çalıyor. beşli çete dururken, saraydakinin avrupa hesapları dururken senden çaldıklarını suriyelilere yedirdiklerine inanabiliyor musun sen? 128 milyar doları suriyelilere mi yedirdiler? suriyelilere harcandığı söylenen 40 milyar doların oraya harcandığına inanabiliyor musun gerçekten? kardeş kusura bakma da nerede yaşıyorsun sen? akp'yi hiç mi tanımadın? ayakkabı kutularını, para sayma makinelerini filan hiç mi duymadın? hırsız başının serveti hakkında hiç mi haber çalınmadı kulağına? cinaligillerin beyaz peynir işlerinden filan da mı haberin olmadı? aksine, türkiye'de devlet insanları aç bırakarak kendine bağlıyor. aç bırak. arada sadaka kültürünü güçlendirmek için iki makarna dağıt gitsin. suriyeli'ye gerek yok, akp tabanı farklı mı? aksi olsa kim niye asgari ücretin altı bir ücretle çalışmaya zorlanabilir? suriyelilerin alayı bu durumda. sen bunu bilmiyor olabilir misin?

twitter.com

popülistlerin gazlarına çabucak gelen bir millet olduğumuz için her seferinde asıl meseleleri ıskalıyoruz. popülistler size diyorlar ki "suriyelileri 6 ayda göndereceğiz, yok 6 ayda olmaz 2 yılda göndereceğiz..." ben de diyorum ki nah gönderirler. böyle bir şeyin imkanı olsa hayvan gibi göç akınının olduğu abd kendi göçmenlerini meksika sınırına bırakırdı. almanya'da 15 - 20 milyon göçmen olmazdı, fransa'da 7 milyon arap, 1 milyon türk olmazdı. sırf size sattıkları hayal hoşunuza gittiği için yemiş gibi yapıyorsunuz ve acilen başlatılması şart olan uzun vadeli entegrasyon politikaları hakkında konuşamıyoruz. asıl tehdit burada başlıyor. siz ısrarla bunu görmek istemiyorsunuz.

yani koskoca ümit özdağ varken, kemal kılıçdaroğlu varken kim sker dumrul'u. bana mı inanacaksınız onlara mı? o zaman buyrun oyunuzu onlara yağdırın ve iddiamı kendiniz sınayın. gönderebileceklerse hep beraber bana gömün. yok gönderemezlerse... yok lan kimseye dair boş hayallerim yok benim. kimse utanmayacak. ebele gübele diye gündem değiştirilecek. 20 yıl sonra bu işler bugün hayal edemeyeceğiniz noktalara vardığında, devlet içinde birileri çok büyük bir keşif yapmış gibi "yağ entegrasyon şeyi konuşmaya hazırlansak mı acaba?" demeye ancak başlayacak. herkesin ne zaman ne konuda ne dediği, ne yaptığı ve ne yapmadığı unutulacak. biz bilmiyor muyuz lan ülkemizi?
6

recep tayyip erdoğan

acarabi acarabi
önce atarlanma ve gider yapma, sonra içeriye dönük gaz alma uygulamaları, sonra tüm bunlar olurken eskaza yanlış demeç veren bakan veya bürokratın görevden affedilmesi ve ve ve evvetttttt mutlu son olması için isveç ve finlandiya nın üyeliği için evet demek.
"bu can bu bedende olduktan sonra" diyerek yapılan giderden sonra adam tek telefonla amerika ya gönderildikten sonra...
geriye sadece bürokratik formaliteler için çalışmalar kalmıştır.

azla yetinmek

fahisenin cignenen onru fahisenin cignenen onru
şartlara ayak uydurmak ve delirmemek için oluşturulan bir savunma mekanizması. kastım para, pul ve maddeyle ilgili değil. insanlar sadece maddede değil duyguda da azla yetinmenin bir erdem olduğu masalına alıştırıldı. hak ettiğinizden daha az değer, daha az sevgi ve daha az bilumum duyguyla avunmak bir erdem değildir. var olanla yetinmek ancak korkakların korkusuyla ilgili bir durumdur. yolun dümdüz olduğu bir hayat konfordan ziyade tembellik getiriyor; bu yüzden de maddenin getirdiği doyumla ilgili her zaman tok gözlü olmak mutluluk getirir ama ruhun getirdiği doyum için asla azı, sizin için uygun görüleniyle idare etmeyin.

ibrahim kaypakkaya

atkısıyla dolaşan adam atkısıyla dolaşan adam
bundan 49 yıl önce bugün, gökteki ay ve dağdaki kaya olmuştur.




ibrahim kaypakkaya, suratı tişörtlere basılan, posterleri duvarlara asılan, filmleri gişe rekorları kıran... kısaca sistemin bir rock yıldızı gibi pazarladığı o bildik devrimcilerden değildir. ancak ibrahim kaypakkaya, 68 kuşağı içindeki mao zedung düşüncesini ve maoist kitleleri temsil etmekten ibaret de değildir. evet kaypakkaya bir maoistti, aynı zamanda maoizmi türkiye koşullarında tatbik eden bir teorisyen ve pratisyendi ki bu yüzden en az çaru mazumdar kadar bilinir dünyadaki maoistler tarafından... ancak ibrahimi sadece mao zedung düşüncesinin bir taraftarı/teorisyeninden ibaret görmek, ibrahimi tanımamış olmamaktır. neden gökteki ay ve dağdaki kaya dendiğini anlayamamış olmaktır.

kaypakkaya halktır, halk olmaktır.
kaypakkaya tkp mlnin kuruluşunu bilerek ve isteyerek 24 nisanda ilan etmektir.
kaypakkaya -kürtlere uygulanan eziyeti gördüğü halde tavır almamak, alçak bir sosyal şovenizmdir- diyerek şafak revizyonistlerinin ipliğini pazara çıkarmaktır.
kaypakkaya, genç subayların tepeden inme darbelerine veya birtakım tahsilli küçük burjuvanın maceracı heveslerine bel bağlamamak, demokratik halk devriminin halka dayandığı bilinci ve kitlelere gitmektir.
kaypakkaya, hayatının bir döneminde devrimci olduğu için bir ömür bunun ekmeğini yiyen sahte kahramanların, çeviri büroları, okuma grupları ve legal derneklerin kuyruğunda devrimcilik oynayıp ta halka öncü olduğunu(!) zanneden, devrimi halktan değil burjuva subaylardan bekleyen, halka güvenmeyen, halkı enayi yerine koyan masabaşı devrimcilerinin maskesini düşürmektir.
kaypakkaya askeri faşist diktatörlükle uzlaşmamak, askeri faşist diktatörlüğün devrimcilere ve türkiye devrimci hareketine vurduğu tüm zincileri bir bir koparmaktır.
kaypakkaya tek başına kalacağını bile bile askeri faşist diktatörlüğü vargücüyle karşısına almak, dişi tırnağı sökülürken dahi alnı ak başı dik durmak, ser vermek ama sır vermemektir.

işte bu yüzden benim gibi bir anarşistin de pek gayet sevip bağrına bastığı, kişiliğine hayran kaldığı, o meşhur fotoğrafındaki tebessümü her gördüğünde hüngür hüngür ağladığı adamdır ibrahim kaypakkaya.

o güzel gözlerinin içi gülsün böyle hep... gökteki ay dağdaki kaya.



anne babaya bile güvenememek

sevdim ve gittin sevdik ve gittiler sevdim ve gittin sevdik ve gittiler
bunu 28 gibi genc bir yasimda ogrendim. o kadar aci dolu zamanlardi ki, annem babam yokmus oksuz ve yetim buyumus biri gibi kendimi kafamda kodlayarak sorunlarimin ustesinden gelebilmistim. evlat dedigin annesine ve babasina sonsuz guvenip arkasini yaslamak istiyor. fakat senin icin onemli kararlarin pesinden gitmek istediginde arkanda degil de onunde asilamaz bir duvar olarak durduklarinda, o duvari ancak yok sayarak asabiliyorsun. anne ve babasi tarafindan engellenmisler bu yoksaymanin ne demek oldugunu bilirler. her seye ragmen, anne babanin yaptigi tum aptalliklara, saygisizliklara ragmen anne babanizi seviyorsaniz onlari yok saymak imkansiza yakindir. anne babanizi arkanizda ya da yaninizda degil de karsinizda engel olarak gormek gogsunuzde kocaman bir bosluk yaratir. o bosluk hic ama hic kapanmaz. kocaman bir yaradir o bosluk aslinda, omur boyu kanar durur. bazen kabuk baglar, bazen de delicesine kanar.


her ateş küllenip sönmez
her yara bir gün iyileşmez
her umut yine yeşermez
artık hiç inanmayınca


akp üniversiteleri

dumrul dumrul
boğaziçi üniversitesi internet sitesine eklenip daha sonra kaldırılan şeye bakın:

web.archive.org




düzeltilmiş hali de şuymuş:

web.archive.org

gören herkese şaka gibi geliyor değil mi? boğaziçi sonuçta türkiye'nin en iyi üniversitelerinden biriydi. bu da her zaman kurumsallaşma ile ilgilidir.

bir de şimdiki hale bakın:




e ne olacak ki? akp'nin el atıp da kurutmadığı, çürütmediği ne var?

çerkes sürgünü

dumrul dumrul
bu olay için sürgün ve göç kavramlarını kullanan farklı gruplar var. aslında söz konusu olan şey bunların ikisi birden. dönemin koşulları gereği kitlesel sürgün hareketleri katliama eşdeğerdir. belli bir etnik nüfusu belli bir yerden temizlemeyi amaçlayan bir hareket olduğu için soykırım olarak ifade edenler de vardır. ülke olarak ise gürcistan bu olayı resmen soykırım olarak tanıyor. sürgün kurbanlarının torunları bugün daha çok türkiye'de yaşadığı için türkiye de kolayca bunu soykırım olarak tanımlayabilirdi ama elde ermeni sürgünü gerçeği varken tabii türkiye bunu yapamaz. zira ermeni tehciri ile çerkes sürgünü arasında çok fazla benzerlik vardır.

çerkeslerin ruslara karşı direnişi o dönemde çok etkiliydi. ancak çerkesler farklı prensliklerden oluşan bir topluluk olduğu için bu prenslikler ortak bir tavır içinde değillerdi. bazıları ruslarla savaştan yana değillerdi. müslüman çerkeslerden bir kısmı rusya etkisindeki imamlara çok fazla kulak veriyorlardı. bunlar da sürekli olarak hilafetin merkezi olan osmanlı'ya göç ederek rus zulmünden kurtulabilecekleri propagandasını yapıyorlardı. sürgün öncesinde bu propagandaya kanarak yurtlarını terk edip osmanlı topraklarına gönüllü olarak giden çerkeslerin sayısı hiç az değildir. bu olaya çerkes göçü diyenlerin argümanları bu kitleye dayanır. göç etmeyip direnişi sürdürenler ise katliamlar eşliğinde sürgün edilmişlerdir.

gönüllü göç argümanını kullananlar zırvalıyorlar çünkü tüm çerkesler göç etmemiştir. göç edenler ise rus kaynaklı dinsel propaganda ile manipüle edilmişlerdir. sonuçta rusların amacı bölgeyi çerkeslerden temizlemekti. bunun için ordularını da imamlarını da papazlarını da kullandılar. devletlerin iyi polis - kötü polis oyununda "iyi polis" taktiklerini kullanmaları neticede salt "kötü polis"in seni terörize etmesi sayesinde başarıya ulaşır. biri çıkıp diyor ki "ben seni ezip geçeceğim, yok edeceğim" diğeri de diyor ki "kendini ezdirme, sen böyle bir kötülüğü hak etmiyorsun, yaşamak çok süper bir şey, hadi güzel güzel şunu bunu yap." ee devlet terörünün amacı birilerine zulmedip eğlenmek, zaman geçirmek değil ki. bunun siyasi bir amacı var. o amaca ulaşmak için zulüm dışında da bir takım hileler kullandığında bir şey değişiyor mu?

göç tezini savunanların bir diğer argümanı sürgünün osmanlı devleti ile işbirliği halinde gerçekleşmesidir. hiçbir konuda anlaşamayan osmanlı devleti ile rus çarlığı bu konuda gayet iyi anlaşmışlardır. osmanlı devleti ağırlıklı nüfusu hristiyan olan bölgelere yerleştirilmek üzere müslüman bir nüfusa ihtiyaç duyuyordu. bu nedenle de çarlıktan gelen teklifi ayıla bayıla kabul ettiler. sürgün çerkeslerin hatırı sayılır bir bölümü birbiriden ayrılarak balkanlara dağıtıldı.

bu sürgünde yurdundan edilen çerkeslerin sayısı yüz binlerle ifade edilir. binlercesi de ya katledilmiş ya da sürgün koşulları nedeniyle hayatını kaybetmiştir. sonuç olarak öldürülmeleri ya da açlık ve hastalıktan ölmeleri arasında pratikte ne fark var?

sürgün edilen ve alenen kırımdan geçirilen çerkeslerin ahını yerde bırakmayan ise canımızın içi narodnaya volya oldu. 2. aleksandr piçinin leşini 1881'de st petersburg'da yere serdiler.
6

hasan hüseyin uysal

dumrul dumrul
kadın ve köpek nefretiyle ve cariye vurgusuyla "gerçek" islamın fragmanını veren ılıklı islam neferi.




bu arada yoksulların ekmeğini hakkını çok düşünüyorsan köpeklerden çok önce itlaf edilmesi gerekenler var dayı. yoksulların ekmeği hangi kursaklarda öğütülüyor hepimiz biliyoruz sonuçta.

hasan hüseyin uysal

dumrul dumrul
örtülü olmayanları cariyeye benzetmiş. bunu kadınlara bir hakaret olarak alıp işin o tarafı ile oyalanacak çok kişi vardır elbette.

birincisi örtünmeme özgürlüğü başlığını hatırlatayım. kavram değil başlık dememin de bir sebebi var. örtünmeme özgürlüğü, bir kavram olarak abes bir laf. tartışılması bile akla ziyan. ancak o başlıkta dinci kafası apaçık ortada duruyor. "şu eteğin de azcık kısa olmamış mı"dan başlayıp "çarşaf giymişsin ama gözün dışarda"ya uzanan yolu o başlıkta çok net görüyoruz.

ikincisi, islam'da kölelik diye bir şeyin olmadığını söyleyen takiyeci "iyi polis"lere inat adam açık açık cariye muhabbeti yapıyor. bugün dengeler bu kadarına el verdiği için cariyeliğin salt lafını duyuyoruz ama islam denen şeyde kölelik vardır. cariye de seks kölesidir. seks kölesi deyince çoğu kişinin aklına abidik gubidik fanteziler geliyor olabilir ama birileri bunun pratiğini tam 1400 senedir aralıksız yapıyorlar.

bir kadının müslüman ya da hindu olması ile bie zenci ya da yahudinin nazi olması arasında zerre kadar fark yoktur. bunu da her gün biraz daha iyi görüyor olmalıyız.

vasatizm

son of the sea son of the sea
cehaletin prim yaptığı türkiye'nin ana akımı. bugünkü vasat insanlar uzaydan inmediler. bilen adamın sesini keser, cahil insanlara yüz verip kanaat önderi yaparsan olacağı bu. adam gibi sanat üretmeyen, bilim üretmeyen, spor yapmayan, sadece akşama ne yiyeceğiz diye düşünüp yarın akşam ne yiyeceğini düşünmeyen bir toplumun kaçınılmaz sonudur bu vasatizm.

akıl ve mantığa yaklaşılmadığı sürece bugün ahmet gider yarın osman gelir osman gider hüseyin gelir. o yüzden çare kendinsin arkadaşım, çare bizzat senin içinde, senin eğitiminde. benden önce birisi daha yazmış bu kafayla gittiğin sürece bu ülkenin başından konuşmasını bilmeyen, üçkağıtçı politikacılar ve tarikat liderleri eksik olmaz. sadece politikacı da değil aslında bu ülkeyi yansıtan vasat örnekler şunlar; yıldız tilbe, ibrahim tatlıses, hülya avşar, bülent ersoy, tanju çolak, küçük emrah vs. vs.

arapları dolandıran türk emlakçı

anabacı vokke anabacı vokke
ulan harbiden bedeviler kadar olamıyoruz be... şimdi düşünüyorum, almanya'da türkleri en çok türkler dolandırıyor. ve en çok da ev tutarken dolandırıyor. ben şu ana kadar hiçbir türkün kapısına böyle bilingual şekilde "hırsız" yazıldığını görmedim. öyle bir şey olsa önce kendi eşi çocuğu dalga geçmeye başlar enayi diye... "hırsızın hiç mi suçu yok" bile diyemezsin.

bir insan ömrünü neye vermeli

uykulu uykulu
öncelikle hasret gültekin çok güzel söyler.

zor bir soru. temel soru bence bir insan ömrünü neye vermeli değil.

benim yanıtını aradığım temel soru insanın ömrünü nasıl geçirmesi gerektiği. dürüst ve doğru yaşamak çok zor. öte yandan vicdan, din, insanın bu zamana kadar öğrendikleri, prensipleri doğru yaşamaya yönlendiriyor.

al capone'nun meşhur bisiklet hikayesi vardır. "çocukken her akşam yatmadan önce tanrıya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. bir gün tanrının çalışma tarzının bu olmadığını anladım. ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce tanrıya günahlarımı affetmesi için dua ettim."

etrafımıza baktığımız zaman doğru ve dürüst olanın zorluk yaşadığını görüyoruz. hep bir hayat hengamesi içerisinde ömrünü tüketiyor. bazen dışlanıyor, bazen unutuluyor ve bazen de hak etmediği davranışlara maruz kalıyor.

sözün özü temel prensipler ne olmalı? sonrasında bir insan ömrünü neye vermeli sorusu cevaplanabilir.