the dispossessed

4 /
geldim gördüm yerdim geldim gördüm yerdim
sanıldığı aksine anarşizm ve kapitalizm değil, anarşizm ve devlet yönetimlerini fantastik bir biçimde karşılaştıran çok şukela kitap.zira urras'ta sadece kapitalist aio devleti değil aynı zamanda komünist thu devleti'de bulunmaktadır.hatta hikayemizin kahramanı shevek bir keresinde thulu bir ajana "siz devrimi tamamlayamadınız, gerçekleştiremediniz ve yarım bıraktınız.aio(bugunkü amerika)'da devrimi tümden unutmuşlar ve bu yüzden benden daha az korkuyorlar.bir insana para vb. verdiğimizde hapishanede seve seve yatabileceğini düşünüyorlar.işte bu yüzden aio'da kalıyorum ve sizin hükümetiniize gelmiyorum" gibisinden bir şeyler söylemiştir.kitap, ayrıca uzaylı diğer türleri ve bunların karşısındaki insanlık kavramını da ucundan işlemiştir.kesinlikle her gencin okuması gerekir.anlatımı oldukça basit ve konu açık ara çok özgün.
gülüsevdimdikenibattı gülüsevdimdikenibattı
"anarşizm ve cinsiyetler" üzerine önemli bir vurgu.(kitaptan)

"erkeklerin çoğunlukla anarşist olmayı öğrenmek zorunda kaldıklarını düşünüyorum. kadınlar öğrenmek zorunda değiller.

vokep başını gaddarca salladı. "çocuklar yüzünden" dedi. "bebek sahibi olmak onları mülkiyetçi yapıyor. bırakmıyorlar."

iç çekti"


syf. 52
gülüsevdimdikenibattı gülüsevdimdikenibattı
urras ile anarres adında ki iki farklı dünyanın mülkiyet kavramlarına açıklık getiren benzerlikleri ile anarşizmin açık bir dilde benzersizliğini ele alan, okunmasını tavsiye edebileceğim kayda değer bir eser.

mülksüzlerin o sayfasında anlatılanlar aslında hepimizin kabusu olacak kadar gerçekçi idi. içinde yaşadığımız şey ve şeylerin ne olduğunu birinin size bu kadar net anlatması yine de şaşılacak kadar gergin, bilindik ve sürükleyiciydi. modern ekonominin "" içindeki, sanrılarla zincirlenmiş canavarlarının gözlerimize alıştırılmış bu ciciliklerini ve buna rağmen tuhaflıklarını farketmemek yazık olurdu.

"bu deneyimin tümü ona o kadar şaşırtıcı gelmişti ki, mümkün olduğunca çabuk aklından silip attı; ama daha sonra aylar boyunca bunula ilgili karabasanlar gördü. saemtenevia bulvarı yaklaşık üç kilometre uzunluğundaydı ve insanlar, trafik ve nesnelerden oluşan katı bir kütleydi: satın alınacak şeyler, satılacak şeyler.ceketler, giysiler, gecelikler, roblar, pantolonlar, külot pantolonlar, gömlekler, bluzlar, şapkalar,ayakkabılar, eşarplar, atkılar, pelerinler, yelekler, şemsiyeler; uyurken, yüzerken, oyun oynarken, akşamüstü toplantılarında, kır toplantılarında, yolculuk ederken, tiyatroda, ata binerken, bahçe ile uğraşırken, konuk kabul ederken, lokantaya giderken, yemek yerken, avlanırken giyilecek giysiler - hepsi farklı, hepsi yüzlerce değişik kesimde, stilde, renkte, yapıda, kumaşta. parfümler, saatler, lambalar, heykeller, makyajlar ve yataklar, çaydanlıklar, bilmeceler, yastıklar, taşbebekler, süzgeçler, minderler, mücevherler, halılar, kürdanlar, takvimler, kristal saplı, platinden yapılmış bir bebek çıngırağı, elmastan rakamları olan bir kol saati, küçük heykelcikler, elektrikli bir kalem açacağı, hediyeler, çerezler, andaçlar, cicili bicili biblolar ve antikalar, hepsi ya kullanışsız ya da kullanılışını gizleyecek kadar süslü; metrelerce lüks metrelerce dışkı. ilk blokta shevek giysiler ve mübenekli bir cekete bakmak için durmuştu. "ceket 8400 birim mi?" diye sordu inanamadan, çünkü kısa bir süre önce gazetede "asgari

ücret" in yılda 2000 birim kadar olduğunu okumuştu. "aa, evet, o gerçek kürktür, şimdi hayvanlar korunduğundan çok ender bulunuyor" demişte pae. "güzel, değil mi? kadınlar kürklere bayılırlar." yürümeye devam ettiler. bir blok daha geçtiklerinde shevej!in canı çıkmıştı. artık bakamıyordu. gözlerini kaçırmak istiyordu.

bu karabasan caddesinin en garip yanı da satılık milyonlarca şeyin hiçbirinin orda yapılmıyor olmasıydı. orada yalnızca satılıyorlardı.

... dükkanlarda ki herkes ya alıcı, ya satıcıydı. nesnelere sahip olmak dışında bir ilişkileri yoktu."

yukarıda ilk bakışta göze ziyan birbiri ardına tüketim materyallerinin amansızca ve acımasızca sıralanmış gereksizliği idi. her birimizin mutlak ihtiyaçları olarak belirledikleri, içten içe bu kadar gereksiz olmadıklarını kendimize niye ise kanıtlama gereği duyduğumuz asıllar... bir çok şeyin gerek olduğunu kabul ediyoruz artık. o şeyler olmadan yaşamlarımızın zorlaşacağına olan inancımızın bu yazıyı anlamsız bulma halimizle aynı olabileceğini düşünebiliriz pekala! fakat son satırda ki vurgunun anlatmak istediği şeyi inkar etme gücümüzün neredeyse olmadığına kanaat getirdim. ya alıcıydık ya satıcı.. birimlerin bu eşitsizliği altında oynamak zorunla kaldığımız ve her birimizin aynı güçle ve donanımla oynayamadığı bu tuhaf sandığımız hakikinin birer yalanı olmak. burda shevek in kabusu suratımıza vurduğu o yalan imlanın bir göstergesiydi.

biliyorum ki zor! hepimiz için bunlarca bir çok şeyin sadece konuşulan fakat önünde ne durduğumuz ne de durmak isteyeceğimiz gerçekler olduğunu bilmek... ya içimizi rahatlatıyor ya da yaşamımıza sürekli dürtüklendiğimiz bi sahne de artık alışarak oynadığımız o kabus perdesinde hayata devam etmek kalıyor.

çünkü aslında "bir hırsız yaratmak için bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız yasalar koyun" şiarında herşey oldukça ve biz inandıkça kolaydı.

mülksüzler, ursula k. le guın , syf. 116, 122
radiance radiance
hayret. şuraya tek satır yazmadığımı farkettim.

aşırı detay yazıp spoil etmek istemem. iki zıt sistemin farklılığı ve ortak yönleri üzerine eleştirel bir kitap. yansız okunduğu zaman iki taraftan da çok hoşnut kalmadığınızı farkediyorsunuz.

hayatımda okuduğum en güzel kitaplardan biridir.
sezcat sezcat
ursula k. le guin'in şu sıra okumakta olduğum kitabıdır. yazar ağır bir dil kulanmış. okumakta fayda var, anarşizm hakkında ki düşünceleriniz biçimlenecektir.
yerdeniz büyücüsü yerdeniz büyücüsü
herkesin okuyabileceği tek ursula k. le guin kitabıdır. diğer kitapları için özel olarak bilim kurgu- fantastik olarak adlandırılan türe yakınlık duymak gerekir. mülksüzler dünyada mevcut siyasi sistemleri 'başka dünyalar' metaforunu kullanarak her türden okuyucuya hitap edecek şekilde anlatır. diğer le guin kitapları da başka dünyalar, ekümen vb. kavramları kullanır ve mülksüzlerle aynı rafta satılırlar ama onların meseleleri başkadır. genelde doğa, denge, cinsiyetler arası eşitlik gibi konular bilim kurgunun altına gizlenmişlerdir. mülksüzlerin ana meselesi ise mülkiyet kavramıdır ve bu mesele iyi bir anlatımla ucundan kulağından her tür yetişkin okuru yakalar.
kerr kulik kerr kulik
vakti zamanında okumuştum bu kitabı, lakin yıllar sonra tekrar elime alıp okumaya başladığımda çok daha ilginç detaylar keşfedip tekrardan severek okudum. keşke herkes tarafından okunsa...

urras ve annares isimli iki gezegende geçen bir bilim kurgu - ütopya. urras devletçi, yönetimci, annares ise anarşisttir.

le guin'in kitapta bahsettiği 'anarres' gezegeninde yasamak isterdim. (sanırım bir tek orası uygun bana.)
kitabı okurken ve bitirdikten sonra kendinizi yaşamakta olduğunuz toplumsal hayata dair sorular sorarken ve sorgularken buluyorsunuz.

" bir hırsız yaratmak için sahip yaratın, suç yaratmak istiyorsanız yasalar koyun."

"toplumun yarısının kendini iyi hissetmek için diğer yarısını aşağıladığı bir dünya düşünülebilir mi?" sorusuyla kadın-erkek ilişkisini de tek cümleyle özetlemiştir.



"veremediğiniz şeyi alamazsınız, devrimi satın alamazsınız. devrimi yapamazsınız. devrim olabilirsiniz ancak" dostoyevski'nin possessed (ecinniler) adlı kitabına bir cevap niteliği de taşıyor ve muhteşem bir kitap.

(bkz: mülksüzler )(bkz: ursula k le guin )
kiya kiya
mülksüzler çoğunlukla roman okumak için ele alınan ve bu yüzden hayalkırıklığı yaratabilecek bir kitap.

le guin burada bilimkurgu kökenini de kullanarak iki gezegen karşılaştırması yoluyla anarşizmi ele alıyor ve anarşist bir toplumunda asla -mükemmel- olmadığı ve buna rağmen tercih edilebilirliğini irdelemeye çalışıyor. le guin'in diğer kitaplarını da okursanız onun bir dünyayı en ince detayına kadar kurgulayabilmesindeki başarısını görmüş olusunuz aslında.

mülksüzler romanının arkasında şöyle yazar:

"vermediğiniz şeyi alamazsınız,
kendinizi vermeniz gerekir.
devrimi satın alamazsınız.
devrimi yapamazsınız.
devrim olabilirsiniz ancak..."
demo demo
bir ursula k le guin romanıdır.

kapitalist ve anarşist iki farklı yaklaşımı bir araya getirerek anlatmıştır romanda. anarşistlerin kapitalistlere bakış açısı ve kapitalistlerin anarşistlere bakış açıları kitabın her noktasında gösterilmektedir.

aslında yazar romanı yazarken bir ütopya yaratmaya çalışmamış aksine bir ütopya yaratmanın zorluklarından bahsetmiştir. hatta ütopya olarak nitelendirdiğiniz şeyi bile sorgulamanızı sağlamak istemiştir.

dostoyevski'nin ecinniler romanının ingilizceye the possessed başlığıyla çevrilmiştir. ve sahiplenilmiş mal anlamı da taşımaktadır. yazarımız buradan yola çıkarak sahiplenecek şeyi olmayan anlamına gelen bu ismi seçmiştir.

ayrıca alıntılanacak bir çok güzel sözü mevcuttur;
"bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız yasalar koyun"
"kardeşlik, acının paylaşılmasıyla başlar"
egecita egecita
komünizm vs. kapitalizm döngüsünü alttan altta vermesi bünyemde "kızım sana söylüyorum gelinim sen anla" etkisi yarattı diyebilirim. ince ince her tür yapılanmaya laf çakmaktan esirgemiyor yazar kendini. neden basılır basılmak klasiklerin arasına girdiğini anlamanız çok kolay, öylesine bir kitap!
mülksüzler bambaşka diyarlarda hatta gezegenlerde süren yaşamlar, yaşadığımız dünyaya paralel yapılar olması ise tam isim vermeden gönderme yapmak için birebi... egecita
hunninizm hunninizm
urras mı yoksa anares mi?
toplumun yarısının kendini iyi hissetmek için diğer yarısını aşağıladığı bir dünya düşünülebilir mi?
kitap boyunca akıl kurcalayan esas soru buydu. kitap iki farklı sistemi, sembolik kavramlar üzerinden ele alarak işlemiş ve bunu öylesine iyi yerine getirmiştir ki, içinde bulunduğumuz sisteme sıkışıp kaldığımız bir kez daha gün yüzüne çıkmaktadır. uras'lı bir anarşistin isyanı, en içimizde yer almış ve onun da yaptığı gibi, kendimiz gibi düşünen insanları alıp annares'e göç ettikten sonra, dikta rejiminden çektiğimiz şu günlerde hiçbir otoritenin olmadığı uydu gezegende yaşama isteği uyandırmıştır. bu isteğin ütopikliği tartışılamaz kaldı ki eseri ütopik olarak değerlendirmemeliyiz, çünkü yazar her iki tarafından insan doğasından kaynaklanan olumsuz yanlarını da ele alarak, gerçekten de bunun var olabiliceğine inandırıyor. fakat ursula le guin'in de altmetinde verdiği gibi, tüm bunlar için illa ki devlete, paraya ve mülkiyete gerek yoktur. yazarın oluşturmak istediği bir başka figür de, insanı düşünme yetisinden uzaklaştıran, kendi kaderlerini tayin edememe konusunda bir kalıp sunmuş olan davranış, başkalarının onun adına kararlar vermesidir. yani otorite insanlar için temel bir engel teşkil etmektedir ve biz bu düşünceyi, yazarın salt perdesini aralamaya çalıştığımızda fark edebiliriz. insanlar böylece bireysel özgürlüklerinden uzaklaşarak, farkında olmadan topluluğun devamını ve iletişimini sağlayan kurumları merkezileştirirler. ve bu sistematik düzen de bizi otoritenin gerekliliğine yöneltir.

farklı bir konuya değinmek gerekirse, feminist yazar ursula k. leguin'in, kadın bakış açısıyla 'mülkiyet' sorununa geniş perspektifler sunar. kitapta anlatılan devrimi başlatan odo bir kadındır. urras'ta kadınlara görevler ve özellikler tanınmıştır. diğer insanların dayatması ile biçimlenen bu özelliklerin dışına çıkan kadın, "kadın" faktörünün de dışına çıkmış sayılmaktadır. shevek'e anarres'te karşılaştığı kadınları ele alırken, "matematiği beceremiyorlar, kafaları soyut düşünceye çalışmıyor, uyamıyorlar. nasıl olduğunu biliyorsunuz, kadınların düşünmek dedikleri şey rahimle yapılır! tabii, her zaman birkaç aykırı örnek görülebilir, vajinaları körelmiş, suratsız, zeki kadınlar." urras'taki kadın figürü yaşadığı toplumun çok dışında olduğundan yadırgar ve meraklanır. bu merakını gidermek için de urras'ta tanıştığı bir kadın olan vea'ya "toplumunuzdaki her şey erkekler tarafından yapılıyor sanki. endüstri, sanat, yönetim, hükümet, kararlar. bütün yaşamınız boyunca da babanızın ve kocanızın adını taşıyorsunuz. erkekler okula gidiyorlar, siz gitmiyorsunuz; hepsi öğretmen, yargıç, polis, hükümet üyesi oluyorlar, değil mi? neden her şeyi denetlemelerine izin veriyorsunuz? neden istediğinizi yapmıyorsunuz?" diyerekten dile getirir.

bahsettiğim gibi, kitabı bir ütopya olarak ele alınması doğru gelmiyor fakat tüm özette anlatmak istediği gibi, devrim fikri esas olarak hiç gerçekleşmeyecek ama aynı zamanda da hiçbir şekilde bitmeyecek olan bir fikirdir. sistemler ve yaşayış biçimleri her zaman olarak farklılık gösteren oluşumlardır ve benliğimiz için esas olan, aynı derede bir daha yıkanmayacağımızdır. bu bağlamda devrim olan biten bir şey değil, sürekli olan değişen ve sürekli bir etkin halde olan kavramlardır. "devrim her yerde, her şeydedir. sınırsızdır. en son devrim, en son sayı yoktur. devrim yasası toplumsal yasa değil, çok daha büyük bir yasadır." cümlesi ile tüm bu iki evreni açıklayabiliriz. devrimi yapamayız ama devrim olmak için hayatımızın her alanında mücadele verebiliriz ancak.
4 /