the fountain

iao
bölüm bölüm incelemeden önce duygusal bir tanım cümlesi ile başlayayım: braveheart'tan beri beni en etkileyen ve en sevdiğim filmlerden biri diyebileceğim bir yapım.

öznel olarak bakmak gerekirse bir filmde aradığım özelliklerin çoğunu bünyesinde barındırıyor. bu öğeleri takır takır açıklamak yerine yazının sonunda "okuduğumuzu anladık mı cevap verelim" sorusunu sormadan yazıyı bitirenlerin anlayacağını düşünüyorum.

film için ön bilgi verelim, darren aronofsky'nin hikayesi için çok uzun süre emek verdiği, çekmek için maddi bir birikime ulaşmasını beklediği ve bunun sonuncunda hem cannes film festivalinde ilk gösterimde yuhalanmış sonra da hem çok fazla seveni hem de nefret edeni oluşmuş bir yapım bu.

başrollerden tom creo rolüne öncelikle brad pitt'in seçildiğini, ancak sakal bırakmasının imajıyla çelişmesi gibi acayip muhabbetler sonucunda filmden vazgeçip büyük bir tazminat ödediğini ve sonunda hugh jackman'ın rolü kabul ettiğini birinci magazinel bilgi olarak vereyim. ikinci olarak diğer başroldeki rachel weisz'ın aronofsky'nin sevgilisi ve çocuğunun annesi olduğu da bu kategorideki diğer bir bilgi. ayrıca requiem for a dream'de kırmızı elbisesiyle seyiriciyi hapseden ve filmi sürükleyen ellen burstyn'nin de ufak bir rolde görüldüğünü de belirteyim.

tamam, derin bir nefes aldık filme geçelim.

ön bilgi olarak yazı haliyle filmin analizi olduğu için film hakkında fazlasıyla bilgi, film sonu ıvır zıvırı içermekte. ama filmin gösterime girmesinden uzun bir süre geçtiği için bu başlığa filmi merak edip girenlerin sayısı çok daha fazladır diye tahmin ediyorum.

nefes uzun sürdü, daha fazla uzatmadan filmi incelemeye başlıyorum.

üç zamanda geçen bir hikaye bu. 1500'lü yıllarda ispanya'da, günümüzde ve gelecekte geçiyor. fragmanından yansıtıldığı kadarıyla gelecek olarak betimlenen zaman dilimi 2500'lü yıllar.

filmin odak noktası yaşam ağacı.*bu ağacın mitolojik referansları açısından kutsal kitaplarda geçen yasak meyvenin olduğu ağaçtan çıkıp, keltlerin kutsal ağacına, kabala ağacına, kuzey mitolojisinde dokuz dünyayı birbirine bağlayan büyünün kaynağı yggdrasil ve mayaların yaşam ağacına kadar giden bir çok öğeyi sıralayabiliriz. kısıtlı bilgime rağmen diyebilirim ki filmde bahsi geçen ağaç, paralellikler bulunsa da kabala ağacına değil esasen mayaların yaşam ağacına daha uygun duruyor.

geçmişte başlıyoruz. hugh jackman rolüyle büyük bir uyum içinde. filmin başında daha konuyu bilmesek de hugh jackman bir bekçi ile karşılaşıyor. ve filme damgasını vuran cümleyi duyuyor bekçiden: "death is the road to awe."

bekçinin saldırısı, aldığı ölümcül yara ve ateşle karşılaştığı anda tom büyük bir çığlık atıyor: "hayır!"

gelecekteyiz. tom meditasyon duruşunda ve havada duruyor. saçı ve giysisi uzak doğu motiflerine uygun ve her yerin altın renklerine bezeli olduğu bir yerde bir kürenin içinde duruyor. ve kürenin içinde de yaşam ağacı var.

tom'un meditatif bir halde önceki hayatında yaptıklarıyla yüzleşmeye çalıştığını ve red çığlığı ile henüz yaşadıkları ile barışmadığını anlayabiliriz. dürüst olayım bunu filmin başında nah anlayabiliriz. bu karizmatik cümleleri filmi bilhassa dördüncü izleyişimde çok daha rahat satırlara dökebiliyorum. hemen anlayanlara msn falan verebilirim.

en başta tom'un bulunduğu gelecekteki küre karanlık. gece diye geçiştirebiliriz ama esasen karanlıkta olması ve altın renklerinin solukluğundan tom'un ne kadar normal bir insandan ötede yeteneklere gelecekte kavuşmasına karşın hala bir çok açıdan kendisini kilitleyen sorunlara çözüm bulamadığını anlamak mümkün.

tom bu reddedişten sonra ağaç ile konuşuyor. sarı özleri karartarak ağaç halkalarını kendine işliyor. burada belki de oradaki büyük potansiyeli geçmişe saplanarak kullanmamanın ve kararmanın sembolü olarak görebiliriz bunu. zira tom bu olaydan sonra karısıyla ilgili günümüzde yaşanmış görüntüleri tekrar yaşıyor.

kendi yorumuma gelirsek tom'un gelecekte bulduğu küre bir tekamül evresi olarak görülebilir. ancak üçüncü zamanda bile aslında tom ağacın içinde bulunduğu küre içinde geçmişiyle başbaşa kalmış hapis bir ruhtan fazlası değil. ilerleyemiyor, bilakis küre içinde anılarıyla boğuşmakta, hatta bunları çözmeyi geçtim belki de o takılı kalmışlıkta durmak istemekte.

günümüze dönüyoruz. tom bir doktor ve maymunlar üzerinde araştırma yapıyor. bu araştırma aslında kansere deva bulmak amacıyla yapılıyor. ameliyathane sahnesinde önemli detaylar mevcut: birincisi, tom'un yukarıya bakıp altın sarısı motife kilitlenmişken bir ağacın özünü kullanarak bir tedavi geliştirebileceğini anlıyor: "tanrısal ilham." ya da şöyle diyelim, the fountain, "kaynak", "ab-ı hayat". kaynağa, "ana bilgisayara" bağlanıyor, ve gerçek bilgiye ulaşıyor.

bu arada bir bilgi vermek de gerekli. filmin her yanına hakim altın sarısı renklerin bir anlamı ve yukarıda anlattığım sahnenin yorumlanışında tanrısal ilham kelimesini kullanmamım sebebi ortak. altın rengi tanrısallığın rengidir. tanrısallığa ulaşmak da insani kalıpları kırmakla gerçekleşir. aslında filmin anlattığı hikaye de bu.

ana bilgisayara ulaştıktan sonra önemli bir detay olarak tom'un evlilik yüzüğünü kaybedişi var. yüzüğün iki kişi arasındaki bağın sembolü olmasının yanı sıra, altın yüzüğü bu filmde ya da mitlerde gerek yüzük olarak gerek taç ya da başka bir ziynet eşyası olarak; güç, bilgelik ya da tekamül sembolü olarak görebiliriz. tom'un günümüzde yüzüğünü kaybetmesini de bu üç öğeye dönük bir kayıp olarak kabul edebiliriz.

tom yaşatma hırsından, yaşamı gözardı edecek kadar körleşmiş ve böylece karısıyla olan bağı zedelenmiş. çünkü gerçek bağ saf sevgiyle kurulur.

filmdeki en önemli karaktere dönelim şimdi: izzy creo. izzy tom'un karısı. cıvıl cıvıl ve yaşama sevinciyle dolu bir kadın. ancak filmin başlarında anlıyoruz ki izzy kanser. burada kanser motifi duygu sömürü malzemesi olarak görülebilir. neticede bilhassa türk dizilerinde hikaye tıkanınca kanser olmayan karakter yok.

kanser konusuna geldiğimize göre şimdi filmin odağını belirtmekte fayda var. the fountain'ın temel konusu aslında yaşam, ölüm ve bu öğelerin bilincine ulaşma ve en önemlisi kabullenme sürecini anlatıyor. bu süreçlerin sonunda da karizmatik tekamül kavramı ya da boyut atlamak diyebileceğimiz bir basamak mevcut. bunu ilerlemek, algının genişlemesi ya da bilinçlenme olarak da adlandırabiliriz. keza bir çok ruhsal disiplin ve kültürde de tekamül ve tekamülün evreleri en önemli odaklardır. ve bunu gerek tasavvuf gerek uzak doğu kültüründe de görebileceğimiz gibi tekamülün en önemli ve en zor koşullarından biri kişinin ölüm, yani "hiçlik" ile barışmayı öğrenmesi, ölümü bir lanet değil bir armağan olarak görmesi ve aynı zamanda da ölümün getirdiği kayıp hissiyatı ile yıkılmak yerine buna göğüs germek ve en ötesi de bunu kabullenmek hatta yüce bir şey olarak görmektir.

ölüm bu düşünce sistemlerine göre zaten yaşam döngüsünün en doğal parçasıdır. ve bu doğal işleyişi reddetmek ve öfkelenmek yerine kaçınılmazı kabullenmek ve hatta bu döngünün tamamlanması sonucunda kıvanç duymak gerekir. ancak burada bir parantez açmak gerekirse bu elbette hasta bir insanı nasılsa döngünün parçası diye tedavi etmemek gibi düşünceler değildir.

bilhassa uzak doğu kültüründe, hatta ek olarak kuzey kültürleri, maya kültürünü de katarsak ölüm bir bitiş değildir. bunu enkarnasyon inancıyla da özdeşleştirebilir aynı zamanda semavi dinlerin ruhun sürekliliği ve ruhun cennet ya da cehennem olarak tasvir edilen başka bir boyuta geçişi olarak da adlandırabiliriz. özetle bu düşünce sistemlerinde şekli ne olursa olsun ruhun bir şekilde varlığını sürdürmesi ve ölümün bir son olmadığı sürekli vurgulanan bir detaydır.

kanserin hala çaresiz kalınma oranı yüksek ölümcül bir hastalık olmasından ötürü bu detay bence doğru bir seçim. tanrılar ölümsüz olarak tasvir edilir, burada tom'un yaptığı savaş aslında ölümlülükle de ilgilidir bir yandan.

filme geri dönersek izzy filmin başına hastalığına ve geleceğine dair korku içinde. ancak bu kesinlikle histerik bir ölüm korkusu değil. zaten film boyunca izzy giderek artan bir ivmeyle ölüm ve yaşamın özünü kavrıyor ve hatta günümüzde tom'un gelecekte bile ulaşamadığı o algı seviyesine ulaşıyor. ölümü kucaklayarak ölümsüzlüğe ulaşma fikrini başaran o oluyor zaten. nitekim hikaye boyunca izzy'nin tom'a yol gösteren kişi olması da bunu kanıtlar nitelikte.

izzy bir kitap yazıyor ve adı filmle aynı: "the fountain." bu kitap izzy'nin hayal gücüyle kurgulanmış olsa da aslında filmin temasına göre izzy ve tom'un önceki hayattaki yansımasını dile getiriyor da diyebiliriz. izzy kitabın sonlarına gelmiş olsa da henüz bitirmemiş durumda. ve tom'dan kitabı bitirmesini istiyor. "finish it."

bu tom için kabullenemez bir durum, zira izzy'nin kitabı bitireceğine inanıyor; en azından inanmak istiyor. nitekim ortada iki insanın arasındaki güçlü bir sevgi bağı ve onu asla kaybetmeme isteği var. ancak izzy'nin kitabı bitirme ricası aslında onun kendi sonu açısından fikri olduğunu kanıtlar nitelikte.

tom kitabı okumaya başlarken geçmişe dönüyoruz.

izzy, kraliçe isabel* olarak tasvir ediliyor. belki satırlarda kraliçenin o olduğu yazmıyor, ya da kraliçe'nin şampiyonu tomas'ın tom olduğu ancak görüntülerden de anlaşılacağı üzere pek çok insanın yaptığı gibi izzy de bu öyküde kendi hayatındaki en önemli insanı ve kendini kullanmış.

engizisyon dönemi ispanyasındayız. kraliçe ülkenin kaderinin değişmesi için şampiyonunu ve bir ekibi mayaların diyarına yollamak, hayat ağacını ve ölümsüzlüğü keşfetmek istiyor. ama bu bencil bir istek değil. kraliçenin hayali daha önce de hikayesini okuduğu güçlü ve efsanevi hayat ağacı ile ülkesini ve her şeyi iyileştirmek.

ancak kraliçenin büyük bir düşmanı var: engizisyon heyeti ve heyetin başı büyük engizatör* silecio. kraliçenin kafir olduğunu ve fani dünyada ölümsüzlük gibi sapkın bir amacın peşinde koşan bir günahkar olduğunu düşünüyorlar ve en önemlisi onun yok olmasını istiyorlar.

ancak kraliçe çok kararlı. şampiyonunu huzura çağrıyor. gene altın sarısı ışıklandırmalar ve altın sarısı giysiler içinde bir kraliçe görüyoruz. filmin en önemli sahnelerinden birinin öncesine kraliçe kapıların açılmasını ve yeni doğan günün ışığının içeri girmesini istiyor. yeni bir günün doğuşu; yükselişin başlangıcı. ayrıca renk kullanımları, ışıkların gelişi ve duruşuyla, kraliçenin burada "insanüstü" bir figür olduğunu düşünebiliriz.

yeni doğan gün, yeni bir başlangıç, aydınlanma. parlak beyaz sarı ışıklar içeriyi ve kraliçeyi kaplıyor. şampiyon diz çöküyor.

kraliçe şampiyonundan yaşam ağacını bulmasını istiyor. ve ona yüzüğünü veriyor. gene yüzük ön planda. onu verirken de şöyle diyor, "bu yüzüğü sözümün anısı olarak alın ve cenneti bulduğunuzda takın. döndüğünüzde sizin havvanız ben olacağım."

bu cümlede aslında iki açılı bir anlam seziyorum. zira yaşam ağacı ile ilk deneyiminde tomas'ın sonu iyi olmuyor ve yok oluyor: havva'nın isteğini reddedemeyip cennetten kovulup günahkar olan adem.

aynı zamanda yüzüğün bence daha güçlü bir anlamı var. zira tomas yaşam ağacını bulup ölümsüzlük ve iyileştirme gücünü keşfettiği sırada açgözlülüğüne yenik düşüyor. yarasını iyileştirdikten sonra ağacı kesip özünü büyük bir açgözlülükle içiyor ve sonuçta ağacın bir parçası oluyor. ve ağaca dönüşmeden önce yüzüğü takmak istese de başaramıyor.

özetle, yüzüğü takamadı, tekamül edemedi, ilerleyemedi. en somut şekilde, ilerlemesi için zaaflarından arınması gerekirken açgözlülüğe yenildi.

"sonsuza dek birlikte yaşayacağız."*kraliçe, tomas'ın başına dokunuyor. başa dokunması da aslında bir tetik ve aydınlanma sembolü olarak düşünülebilir. doğu kültürüne göre başın tepesinde taç çakra bulunur. taç çakranın açılması da bu kültüre göre bir insanın "insanötesi" olma yolundaki en önemli dönüm noktalarından biridir. aynı şeyi filmin sonlarında tekrar görüyoruz.

ama unutulmaması gereken bir detay daha var ki geçmişte de izzy kraliçe tomas da onun kulu olsa da gene aralarında çok güçlü bir bağ mevcut. ve ben sizin havva'nız olacağım derken de aslında kraliçe kendilerini eşit olarak gördüğünü belirtiyor.

geçmiş bölümünü geçmeden önce bir noktaya da daha değinmek istiyorum. baş rahip toplantı sırasında şunları diyor: "bedenlerimiz ruhlarımız için bir hapisanedir. ölüm bedeni küllere dönüştürür ve ruhu özgür kılar."

iki zıt görüşün aslında aynı noktada buluştuğunu görüyoruz. gerçi yöntemler çok daha farklı ama iki tarafın da filmin sonunda ölümün bir geçiş noktası olduğunu ve ruhun özgürleşip ilerlemesi için bir sıçrama tahtasına dönüştüğünü değişik bir şekilde dile getirdikleri açık. tabii engizisyon heyetinin bunu çok daha kısıtlı ve acı dolu bir şekilde yapmaya çalıştıkları da aşikar.

günümüze dönüyoruz. izzy'nin hastalığı ilerliyor. ve bu sırada xibalba'dan bahsediyor. xibalba bir yıldız, maya inanışına göre öldükten sonra ruhların geldiği yer. filmin başında da izzy'nin bunu vurgulaması zaten izzy'nin ruhunun devamı için bir beklentisi olduğunu gösteriyor.

izzy’nin durumu ağırlaşıyor ve hastaneye kaldırılıyor. tom'un bulduğu tedavi işe yarıyor ancak emin değil ve kesin bir deneme sürecinden sonra bunu karısının üzerine uygulamak istiyor. tüm odak noktası onun yaşaması. belki de öyle ki karısına duyduğu sevginin ötesinde bir tutkuyu onu yaşatmaya duyuyor. ama aslında bunların ikisi de birbirine bağlı.

ve izzy ile tom konuşuyorlar. izzy artık ölümden korkmadığını söylüyor. gözlerinde derin bir iç huzuru var. tom ise elbette bunu reddediyor ve korkuyor. ama aralarında artık belirgin bir fark mevcut. izzy filmdeki odak olan ölümü kabullenmeyi başarıyor.

izzy ölüm düşüncesinin tam aksine hayat dolu ve gülümsüyor, ve tekrar tom'dan kitabı bitirmesini rica ediyor. gelecekte tom geçmiş hayatındaki en acı ana odaklanıyor. bu sırada karanlık yerine sarılar ortama hakim olmaya başlamış durumda.

izzy ölüyor. bu sırada geçmişte tom yaşam ağacını bulup zaafına yenilmiş durumda. "yaşama" olan aşkına yeniliyor. ve o sırada aslında daha da büyük bir yenilgi alıyor. kendi hayatı yerine en sevdiği şeyi kaybediyor.

tom kabullenemiyor, büyük acısıyla boğuşuyor. ve o sırada tedavinin başarılı olduğu haberini alıyor. tekrar bir test olmasa izzy kurtulabilirdi. suçluluk duygusu da omuzlarına biniyor.

kitabı bitirmeye karar veriyor. ancak bunu yapamadan, karısının yokluğunu kabullenemeyeceğini anlıyor ve tom kaybettiği yüzüğün yerine mürekkeple siyah bir dövme yapmaya başlıyor. gelecekte ise dövmeler giderek büyümüş ve bir ağacın halkaları gibi tom'un tüm vücudunu kaplamış. tom'un giderek buna saplandığını hatta gelecekte çok daha uzun süren zaman diliminde buna kilitlenerek acı çektiğini daha iyi anlıyoruz.

izzy'nin cenazesi, gelecek. küre artık parlıyor ve her yer ışıl ışıl. son basamağa çok az kalmış durumda.

"finish it." tom "kitabı" ve acısını bitirmesi gerektiğinin bilincine varıyor. ama nasıl yapacağını hala bilmiyor.

tekrar karısını görüyor. izzy'nin geleceğe ait bir görüntüsü yok. çünkü o çoktan evresini geçmiş ve xibalba'ya gitmiş.

onu görünce tom onu bırakması için bağrıyor. ama aslında orada olan izzy değil, tom'un zihni. ve tom'un bu esaretten kurtulması gerekiyor.

kraliçesi. karısı. "ülkemi esaretten kurtaracak mısın?" ülkeni, kendini, beni.

kraliçe gene tom’un başına dokunuyor.

"nasıl yapılacağını bilmiyorum." tom ağlıyor.

"biliyorsun. yapacaksın." kraliçe. karısı. sevdiği kişi. tom ona gülümsüyor. geçmişi görüyor. kaybı ve acıyı tekrar hatırlıyor.

"öleceğim."

karısı gülümsüyor. "sonsuza dek birlikte yaşayacağız."

"sonsuza dek."

burada aslında tom'un çoktan öldüğünü, karısının ve kendi ölümünü kabullenemeyip kendi yarattığı mental hapishanede tutsak olduğunu düşünebiliriz. "bedenine hapis bir ruh."

filmde sık sık tekrarlanan bir sahne var. izzy yılın ilk karı yağdığında tom ile gezintiye çıkmak istiyor ama tom çalışması gerektiği için bunu reddediyor. tek isteği karısının hayatını kurtarmak. ama karısının esas isteği olan mutlu “hayat dolu” bir anı gözardı ediyor.

ama hayır bu sefer tom yürüyüşe çıkmak için karısının peşinden koşuyor ve tedaviyi unutuyor. bu sırada gelecekteki tom yükselmeye başlıyor.

önce geçmişi ile yüzleşiyor. ilk sahne. ağacın bekçisi. ona saldırıyor ve yaralanıyor.

gelecekti tom kaçmıyor izlemeye devam ediyor. yaralı. bekçi ona ateşle saldırıyor ve yılmıyor. kan ve ateşin imtihanını geçti. "arındı." ancak kalbinden yaralı ve ölüme yakın.

tam o sırada tom küresinden ayrılıyor. hapishanesini terkediyor. her yer ışıl ışıl parlıyor. tom'un esas yolculuğu başlıyor. artık bir tutsak değil.

görüntüsü de geçmişteki hali değil. yükselmiş gelecekteki tom bekçinin huzurunda duruyor. bekçi diz çöküyor.

"affet beni ilk baba*sen olduğunu bilmiyordum. ölümsüz olacağız ve kanımız yeryüzünü besleyecek."

bekçi ölüme karşı koymayarak vazifesini yapıyor. tom bekçiyi öldürüyor.

tom (tomas) ağaca doğru yürüyor. yarasını iyileştiriyor. sonra yaşam özününün fazlasını istiyor, kraliçenin isteğini unutuyor ve büyük bir aç gözlülükle içiyor, ağaca dönüşüyor. daha çok "yaşam" isteği ölümü oluyor. ama gene de yaşamaya devam ediyor.

aslında karısının yürüyüşe çıkma isteğini reddetmesi ve ısrarla o sırada tedaviye odaklanması da bu açıdan paralel sayılabilir. gene yaşama değil yaşatmaya duyulan bir tutku var. ama son seferde bunu yapmıyor.

gelecekteki tom açgözlülüğünü de izleyip kabulleniyor ve geçmişinde yapamadığını yapıyor: yüzüğü parmağına takıyor.

evet sonunda başardı. artık hazır. gereken her şeye ulaştı. artık bir tutsak değil ve özgürleşmesi için gereken ödülünü daha doğrusu nişanını da aldı. sevdiği insanla olan bağı da onarıldı. böylece her şey arındı.

filmin en görkemli sahnelerinden birine tanık oluyoruz. tom yüzüğü taktıktan sonra bir an her yer kararıyor. ölüm. hiçlik.

hiçlik?

hepsi bunun için miydi?

sonra birden tom'u saran ufak küre de parçalanıyor. sonra giysileri en sonunda da bedeni. esaret bitiyor.

yükseliyor.

yükselirken tıpkı xibalba'daki gibi altın ışıklar saçıyor ve en sonunda ruhu özgür bir şekilde o da oraya gidiyor.

yükseliş pozisyonu da mayaların kukulkan'a insan adarken seçilen kurbanın duruşuyla aynı. "ölüm duruşu."

bu esnada tom'un eski hapishanesi ve yaşam ağacının durduğu küre de parçalanıyor. artık ağaç da özgür. ve ağaç yeşilleniyor.

uzun satırlar sırasında unuttuğum bir detayı da ekleyeyim. yaşam ağacı ile tom'un sevdiği kadının bedeni arasında sürekli geçiş ve göndermeler var. aslında filmde vurgulanan yaşam ağacının özünün -kendisinin- de arınmış bir sevgi olduğunu söylebiliriz.

çok iclal aydın gelecek belki ama zaten bu satırlara kadar gelindiyse düşüncem de anlaşılmıştır. gerçek sevgi hem ölümsüzlüğün hem de özgürlüğün kaynağıdır. gerçek sevgide sınır yoktur, kısıtlama ya da başka bir perde yoktur. sadece kendisi vardır ve bu da insana "yaşadığını" hissettirir. yaşamı yaratır.

aynı zamanda bu insanı korkuya ya da açgözlülüğe de sürükleyebilir.

kim daha çok sevgi istemez ki, ya da neden insanın bundan gözü dönmesin, kibre ya da aç gözlülüğe kapılmasın. film bir yandan da kişinin ilerleyişi için bu zaaflardan arınma basamaklarını gösteriyor. ne zaman her şeyden arınarak sadece sevgi ile ruh buluşunca "ağaç yeşeriyor" ve ruh özgür kalıyor.

"ölüm harikadır, çok gizemlidir, neden yaşıyoruz ki?" değil filmde bahsedilen düşünce. ölüm; yeni bir başlangıç, ölüm; kabullenme, ölüm; en sevdiğin şey için saflığa ulaşma, ölüm; ötesinde de onunla buluşma, ölüm; yaşamın diğer yansıması. ölüm; sonsuza dek beraber yaşamaya devam edeceğiz. özetle; ölüm, yaşam.

tom yükselirken hem kendisinin hem de karısının ruhu özgür kalıyor. ağaç yeşeriyor.

en son sahnede günümüzde tom'un karısının mezarına ağaç tohumu diktiğini görüyoruz.

film bitti. mutlu son.

daha fazla lafı uzatmayayım diyecek yüzüm yok ama şunu da eklemek isterim ki filmin konusuyla ve mükemmel görselliği ile birebir örtüşen çok önemli bir yanı var ki o da muhteşem müzikleri.* requiem for a dream'in müziklerine imza atmış clint mansellmogwai gibi sağlam isimlerle bir arada görüyoruz ve bu çalışmanın sonucunda filmin bütünlüğüne daha da bir görkem katan müzikleri dinliyoruz. bilhassa kilit sahnelerde görüntüler ile müzikleri ayırmak olanaksız.

her sahnesi, her detayı özenle incelenmiş, bana hayatımın en uzun yazılarından birini yazdırmış bu film için diyeceğim aslında daha çok şey var ama en iyisi şimdilik burada bırakmak.

karizmatik finalimi de yapayım filmden bir alıntı ile:

"together we will live forever."
bu başlıktaki 126 giriyi daha gör