the great gatsby

1 /
azwepsa azwepsa
1920'lerdeki ekonomik krizi en iyi anlatan kitaplardan biridir. krizin, nasıl ve neden ortaya çıktığından ziyade insanları nasıl etkilediğini anlatmaktadır.
hürrem hürrem
1920'li yıllarda west egg'de nick'in tanık olduğu bir çöküş hikayesi. bay gatsby, herkesin tanımak istediği, şöhretinden faydalanmak istediği bir adam. nick'in karşısında görkemli bir malikanede oturuyor.

hikayenin başladığı yaz dolup taşıyor gatsby'nin meskeni. onu tanıyan, tanımayan bir sürü vasıfsız insan gatsby'nin hakkında hikayeler uyduruyorlar. bir hiçken önüne çıkan fırsatları değerlendirmiş, ucundan da karanlık işlere bulaşmış bir adam o. bir amerikan rüyası.

nick'in, tom ve daisy buchanan'ın akrabası olduğunu öğrenmesiyle arkadaş oluyorlar. gatsby ve daisy beş sene önce sevgililermiş. o zamanlar beş parasız bir asker olan gatsby, hiçliğiyle zengin bir ailenin kızı olan daisy'i korkutmuş olacak ki daisy, sevgilisinin uzaklarda olmasını bahane ederek tom'la evlenmiş.

aradan yıllar geçiyor. daisy, nick'in de yardımıyla gatsby'le bir araya geliyor tekrar. bu sefer de adamın parasına vuruluyor daisy. o boğucu yaz sıcağının fonunda gatsby, sevdiği tek kadınla doya doya aşkını yaşıyor.

bu mutlulukları çok uzun sürmüyor. tom, parasını, şöhretini, her şeyini çok kıskandığı gatsby'nin karısını çalmasına dayanamıyor. nick, sevgilisi jordan, gatsby, tom ve daisy'nin beraberce çıktıkları new york gezisidaisy ve gatsby'nin sonu oluyor. tom, karısının ve aşığının yüzüne vuruyor suçlarını. tom'un karısını azarlarken büründüğü ahlakçı bir kimilk var ki ironik. tom, karısını aylardır benzinci wilson'un karısı myrtle ile aldatıyor.

tom, daisy'e sevgilisinin karanlık geçmişini anlatıyor. çıkarcı karısının duyduklarından sonra evini bırakıp gitmeyeceğine emin olduktan sonra da eve gatsby'nin arabasıyla dönmesine izin veriyor.

dönüş yolunda arabayı kullanan daisy, bir faciaya sebep oluyor. myrtle'yi eziyor. sonra da çok korkup kaçıyor. araba gatsbynin garajında saklı kalıyor.

metresini kaybeden tom, wilson'a kazaya sebep olan arabayı, gatsby'nin kullandığını söylüyor. ardından, korkak, işe yaramaz karısını da alarak şehri terk ediyor.

acısından deliren wilson, gatsby'i hemen sonra da kendini öldürüyor. bu ölümün ardından gatsby'nin yanında sadece nick ve maktulun gözü yaşlı babası kalıyor. yaz boyu gatsby'nin malikanesini hınca hınç dolduran kuru kalabalıktan geriye bir hiç kalıyor. daisy'den haber yok, diğerlerininse cenazeye gelmemek için türlü türlü bahaneleri var.

gatsby'nin acıklı sonu breakfast at tiffany sin baş kahramanı holly'i hatırlatıyor. herkes, holly'i tanımak istiyor, herkes ondan bir parça koparıyor. domates sally yüzünden hapse girdiğinde o kalabalık çevresinden eser kalmıyordu hatırlayınız.

romanı okurken yazar hakkında biraz araştırma yaptım. scott fitzgerald'ın eserini ithaf ettiği karısı zelda da daisy ve romandaki diğer kadınlar gibi flörte açıkmış. gatsby'nin o sonsuz yalnızlığı bay fitzgerald'ı yansıtıyor olabilir.

muhteşem gatsby'nin (türkçe çevirisinin adı bu, çevirmen `can yücel) muhteşemliğinden geriye çimleri uzamış bakımsız malikanesi ve onu tanıma fırsatını yakalama mutluluğuna erişmiş dostu nick kalıyor. hayat, o kuru kalabalık için devam ediyor.

"gatsby, her yıl önümüzde biraz daha gerileyen o yeşil ışığa, o bel getirici geleceğe inanıyordu. kaçırdık o vakit elimizden onu, ama ziyanı yok, yarın daha hızlı koşacak, kollarımızı daha ilerlere uzatacağız... ve bir sabah, aydınlıklar içinde...

o ümitledir ki şimdi sefer etmekteyiz, biz o akıntıya karşı giden tekneler, durmadan geriye, geçmişe çarpılıp atılsak da ne gam..."
gutter ballet gutter ballet
türkçe çevirisini can yücel yapmıştır bu kitabın. east egg ve west egg sosyal sınıflar arasındaki eşitsizliği temsil eder. kapitalist sistemin insanı rezil de,vezir de edebileceği vurgulanmıştır diye düşünüyorum.
bridget jones bridget jones
gatsby, daisy'nin de onu tekrar sevmesi için yapması gereken tek şeyin zenginliğini göstermek olduğunu biliyor. ilginçtir ki, taktik işe yarayınca daisy'ye olan sevgisi de azalmıyor. en başından belli aslında herkesin yalan ve yapmacık olduğu ama fitzgerald hikayenin sonunda resmen gerçekleri yüzümüze vuruyor.
kirmastılı kirmastılı
ilk cümlesi "whenever you feel like criticizing any one...just remember that all the people in this world haven't had the advantages that you've had" olan kitap.
edmond dantes edmond dantes
"west egg köyüne nasıl gidilir?" diye sordu.
anlattım ben de, gitti. tuhaftı, yalnızlık filan kalmadı bende. gayrı kılavuzdum, yol göstericiydim, oranın yerlisiydim. adamcağız bana ayaküzeri, o semti bağışlamıştı sanki."
wave in the ink wave in the ink
en yalın haliyle bir 'sistem eleştirisi' (american dream) olarak algılanmış olsa da, içerisinde birbirine ilintili, çok farklı pencerelerden aynı manzaraya açılan hayatın bir kesitini, içerdiği imge ve semboller sayesinde, tüm insanlığa genelleyebilmiş bir f.scott fitzgerald romanıdır.

hikaye, bütün öykü örüntüsünü bizzat yaşamış, gelişen olaylara dışarıdan bakabilmiş üçüncü bir kişi, nick carraway tarafından anlatılmıştır. diyebiliriz ki, bizim okuduğumuz hikaye, aynı sistem içinde sisteme yabancılaşmış, bu sistemi satır aralarında 'mide bulandırıcı' bulmuş, bir adamın algıları ve gözlemleriyle yoğrulmuş bir akistir.

kitap, nick'in kendi öz geçmişini betimlediği bir kaç sayfa ile başlıyor. ardından da anlatım gücüyle, sizi hikayenin içine alıyor. sisteme doğuştan şanssız ve kaybetmiş bir şekilde başlayan gatsby ve tercihini bilinçli bir şekilde, zorunluluktan ya da güdülenmişlikten sistemin kazandırdığı bir adamdan (tom) yana yapan daisy'nin arasındaki ilişkinin, geçmiş ve şimdiki zaman arasında gidip gelen sonu çoktan belli olan hikayesini okuyoruz. ana olay, bu karakterler üzerinden yansıtılsa da, yan karakter diye adlandırabileceğimiz bir çok karakter bize sistemin satır aralarını sunuyor.

gatsby, para ve statü sahibi olmadığı için, sevdiği kadını kaybetmiş ve onu tekrar geri kazanabilmek için, sistemi kullanmış ve her şeyi olduğunda, yine de kaybetmiş bir karakterdir. çünkü şuan da geçerli olduğunu bildiğimiz, sistem, ona eğer çok çaba gösterirse herkesin fiyakalı bir adam olabileceğini güdülemiş ama bunu becerdiğinde onu kabul etmemiş, sırtını dönmüş, yapayalnız bırakmıştır.

'american dream'e bakacak olursak eğer, diyebiliriz ki, insanlara umut veren, umutlu bir sistemdir. çünkü insanların umuda ihtiyacı vardır. eğer bir sistem, insanlara, içinde debelendikleri bu aşağılık duygusundan ya da altında ezildikleri bu yeni dünya için umut vaat ediyorsa, bu insanlar sistemden şikayet etmez, bunu sorgulamaz bile. bize bir çuval bulgur verdiklerinde biz sistemden şikayet ediyor muyuz? ona şükrediyoruz. çünkü bizim o bulgura ihtiyacımız var, bizim bulgur için görmezden gelebileceğimiz ve belki de hiç düşünmeyeceğimiz kaideler var ve bu kaideler bizi adam yapmıyor, bu kaideler daisy'yi geri getirmiyor.

zamanla da sadece insan olmak bize bir şey ifade etmiyor. bunu pazarlayacak, yağlayacak, ballayacak, satacak bir isime, bir sıfata, statüye, banka hesaplarına ihtiyaç duyuyoruz. dikkat ettiğimiz, değer verdiğimiz bunlar oluyor. bu noktada, death of a salesman kitabında, karısının dayanamayarak, söylediği şu sözler, içte büyüyen isyanı çok iyi özetliyor.

-"attention must be paid! at least, attention must be paid to my husband who has no money."

kitapta geçen beni çok etkilemiş olay ise, gatsby öldüğünde, cenazesi için o çok kalabalık çevresinden insanları aradığında, insanların gelmeyecek olduğunu öğrenmesidir. tam umudu kesmişken bir gün telefon çalar ve gatsby'nin arkadaşı olduğunu söyleyen bir adamla konuşacak olması onu yeniden umutlandırır ve ama arayanın asıl amacının gatsby'nin evinde kalan spor ayakkabılarını istemek olduğunu anlar ve telefonu kapatır.

çünkü aslında üzerine milyonlarca satır yazılmış, filmler yapılmış, şarkılar söylenmiş bu yeni dünya bu kadar basittir. halk diliyle söyleyecek olursak, öküz ölür, ortaklık bozulur.
darksideofthemoon darksideofthemoon
bu güzel klasik kitabın filmini çekiyor işim baz luhrmann, kendisi moulin rouge ı çekmiş abimizdir.
ahanda:
`http://www.youtube.com/watch?v=mgzhtUeER7o&feature=youtu.be`
1 /