the hours

1 /
anosias anosias
üç kadın, üç farklı yer, üç farklı zaman... bu kadınların hepsinin hayatında virginia woolfun yarattığı mrs dallowayin bir şekilde yeri. nicole kidman kitabın yazarı, julianne moore okuyucusu, meryl streep ise ed harris tarafından kendisine mrs dalloway adı takılmış günümüzdeki bir kadını canlandırmaktadır. her ne kadar farklı zamanlarda geçse de bu kadınların hayatları bir ortak noktada buluşmaktadır. ed harris aidsli bir adamı canlandırırken tanınamayacak hale gelmiş ama çok güzel bir oyunculuk sergilemiş.
cellman cellman
bir dram filminde beni ilgilendiren kısım, dram'ın dışındaki şeyler olduğundan bunlardan bahsedelim..
filmde nicole kidman'i tanıyamadım.. kadıncaaza ne yaptılarsa, anaannem'in gençlik resmindeki haline benzetmişler..
filmde en iyi rolü ise ed harris çıkarmış.. ancak bir durum var ki, bu konuda ed'in hiç bir suçu yok.. 2001 yılında ed nedense annesinden daha yaşlı gözüküyordu.. belki bunun nedeni ed harris'in julianne moore'dan 10 yaş büyük olmasıdır..
otel odasını su basma sahnesi ise, filmin en ilgi çekici bölümüydü..
dragonfly dragonfly
daha önce virginia woolf okumamışsanız sizde merak ve okuma isteği yaratır..homoseksüel ve lezbiyen ilişkileri hüznün,kıskançlığın,arzuların çerçevesinde anlatır.dünyaya kadın gözüyle bakmanın ne demek olduğunu düşünmeye zorlayan etkileyici bir film..
abdkl abdkl
''sanmıyorum ki başka iki kişi bizim olduğumuz kadar mutlu olabilsin'' cümlesinden ve toni collette'den başka etkileyici tarafı yok filmin. senaryoda birçok şey zaten bildiğimiz varsayılarak anlatılmıştır. bu sebeple bir çok şey havada kalmaktadır.
ayrıca filmde uzun süre nicole kidman ne zaman çıkacak diye bekledim ama zaten gözünümün önündeymiş. tanınmaz hale getirmişler kadını.
setheleh setheleh
michael cunningham'ın mükemmel kitabı.kendisi bu kitap ile 99 yılında pulitzer ve pen faulkner ödüllerini almıştır.(ayrıca çevirmeni ilknur özdemir de dünyada yılın en iyi kitap çevirisi ödülü gibi bir şey almıştı.)inanılmaz tasvirleri ile,farklı ama aynı zamanda halka gibi birbirinin içine geçmiş öyküleri ile harika br kitaptır.filme çevrildiğinde meryl streep de baş rol oynamıştı ki kendisin adı romanda da geçer.(çiçekçiden içeri giren ünlü "ya vanessa redgrave ya da meryl streep idi" diye geçer birkaç yerde).kesinlikle okunması gereken bir eserdir.(filmi ise ayrı bir giri konusudur.)
nott nott
hafızama güzel cümleleriyle yer etmiş film.

---- fazlaca spoiler ----

aids hastası richard, ölümün ona ulaşmasını sabırsızlıkla beklediğini her hareketiyle belli etmektedir. tam bu esnada clarissa ile konuşurken, richard'ın ağzından şu cümleler çıkar:

"insanlar birbirleri için yaşarlar... her şeyi birden istiyoruz değil mi?"

uzunca bu cümleler düşünülür. cidden birbirimiz için mi yaşıyoruz? bizi hayata bu kadar sıkı bağlayan bir başkası mı? ya da başkaları? üstelik her şeyi birden isteyecek kadar bencilken ?

clarissa ise bir başka sahnede kızıyla konuşmaktadır. kızına richard yokken kendini önemsiz hissettiğinden bahseder. yine bir konuşmasında richard'ın ona bugün o bakışığı fırlattığını söyler. hangi bakıştan bahsettiğini soran diğer karaktere şunları söyler:

"hayatın önemsiz, sen önemsizsin bakışı."

clarissa ölümü bekleyen richard'ın bakışını bilerek bu şekilde yorumlar belki de. çünkü onun gitmeye hazırlandığınıı biliyordur. olabilecek en acı bekleyişin içindedir ve bu durumda bile insanoğlu bencildir. kendini düşünür. onun olmayacağından çok, onsuz "önemsiz" olacağını düşünür.

ve kıskançlık... virgina woolf'un ablası kendi çocuklarına, hayattan tüm bağları kopartılmış ve delirmekte olan ablasıyla ilgili şunları söyler:

"teyzeniz çok şanslı çünkü onun iki hayatı var. birincisi yaşadığı hayat, ikicisi ise yazdığı kitaplardaki hayatı."

virginia woolf'un hayattan tüm bağlarının koparılmasında huzur arayışı yatar. oysa o bunu talep etmemiştir. londra'nın karmaşasından koparılıp bir kasabaya götürülmek onun için bir sürgündür. "bu kasabada öleceğim" der kocasına, kocası bunun ona zarar gelmemesi için yapılmış bir iyilik olduğunu anlatmaya çalışırken. en sonunda kocasını londra'ya geri dönmeye ikna eden virgina woolf şöyle der:

"hayattan kaçarak huzur bulamazsın leonard."

oysa ne kadar sık yaptığımız bir şey bu değil mi? sorun gördüğümüz an kaçıyoruz. öyle bencil olmuşuz ki başkasını dinlememek için yapmayacağımız şey yok. en yakınlarımıza bile yapıyoruz bunu. tam bu noktada clarissa'nın sözleri akla gelir:

"dağılıyor gibiyim."
biri dağılırken ve parçalarını toparlamaya çalışırken nasıl başka biri için üzülebilir ki? filmde dikkat çeken bir öğe "dağılmak". laura'nın oğluyla geçen birçok sahnede lego benzeri oyuncaklar dikkat çeker. richard'ın neden sürekli bu oyuncaklarla oynadığını düşündüğümüz vakit filmin sonu hakkında hemen bir fikir sahibi olabiliriz. richard en son kendinin de artık dağılma vakti geldiğini düşündüğünde aniden oyuncaklarıyla yaptığı evi yıkarcasına kendini başka birinin gözleri önünde öldürür.

ve woolf'a eşi "neden biri ölmeli? kitabında öyle yazıyordu..." diye sorduğunda woolf " diğerlerinin, hayatlarının değerini anlaması için" der. kardeşinin kızıyla konuşurken ise woolf kitabının karakteri için şunları söyler:

"kahramanımı öldürecektim ama vazgeçtim. onun yerine başka birini öldürebileceğimden korktum." tam bu anda sahne laura'yı otel odasında sular içerisinde gösterir. ama laura hayatı tercih eder ve sular geri çekilir. ailesini terk eder ama hayatı terk edemez. ve bu esnada kendini balkondan aşağı atmadan önce richard'ın clarissa'ya dedikleri akla gelir:

"senin için hayatta kaldım ama artık gitmeme izin vermelisin."

tam bu noktada anlaşılır ki hayatta kalmak aslında bireysel bir tercihdir. ve insanoğlunun pek çok kararında etkili olduğu gibi, "bencillik" bu kararda da etkilidir. richard; clarissa'dan vazgeçtiği için değil, hayattan vazgeçtiği için clarisa'dan vazgeçer. laura; çocukları ve eşi var diye hayatı seçmez, aksine onları terk eder ve kendisine yeni bir hayat kurar. virgina woolf, hayatından vazgeçerken çok sevdiği kocasından da vazgeçer.

tüm bunlara bakıldığında her gün şikayetçi olduğumuz "hayat" söz konusu olduğunda nasıl bencilleştiğimiz göz önüne gelir. eğer bunu sonlandırmıyorsak buna çeşitli bahaneler buluruz. sevdiklerimiz ya da korkularımız gibi... oysa o bir bütündür sevdiklerimizi ve korkularımızı kapsayan. ve biz onu, "o" olduğu için seçeriz.

aynı woolf'un eşine dediği gibi:

"you choose life for what it is."

---- fazlaca spoiler ----

edit: cümleleri çevirirken yeterince titiz davranılmamıştır, saçma sapan bir kafayla çeviriler yapılmıştır.
ne içersen iç su iç ne içersen iç su iç
**********************
cesaretle hayatın yüzüne bakmak,
her zaman cesaretle hayatın yüzüne bakmak.
ve ne için olduğunu bilmek.
en sonunda bunu bilmek.
onu olduğu şey için sevmek ve sonra bir kenara kaldırmak
leonard;
aramızda her zaman yıllar vard.ı
her zaman yıllar.
her zaman sevgi.
her zaman saatler.
**********************
philip glass - the hours

wirgina woolf bir kitap yazar, kitabın baş karakteri mrs. dolloway'dir, okuyan da laura brown. aslında üçü de aynı ruhtur. yanlış bir hayat yaşadıklarını düşünürler. onları tutsak alan bir takım şeyler vardır.

*******izlemeyenler okumasın*******
aynı ruhun üç farklı tercihi olurlar. biri kaçıp gitmeyi, diğeri kalıp sevmeye çalışmayı, ötekisiyse ölmeyi seçer.
********************************
yazar michael cunningham'ı ayrı, senarist david hare'i ayrı, yönetmen stephen daldry'yi ayrı, kompozitör philip glass'ı apayrı tebrik ederim.
1 /