the raven

3 /
urania urania
edgar allan poe hayranları için mükemmel bir film. gerilim de var, bunun yanı sıra en hoş detay, ara ara serpiştirilmiş poe eserleri.

(bkz: the raven)
(bkz: annabel lee)
(bkz: the pit and the pendulum)
(bkz: the masque of the red death)
(bkz: the mystery of marie roget)
(bkz: the facts in the case of m valdemar)
(bkz: the cask of amontillado)
(bkz: a dream within a dream)

-spoiler-

poe'nun şu cümlesi adeta kendini özetler:

-"dark and morbid melancholy that has followed me like a black dog all my life."

ve bir de poe'nun ölürken söylediği "may god have mercy on my poor soul" cümlesinin, gerçek cümlesi olduğu söylenir.

film biterken okunan şiir de muhteşemdir: a dream within a dream

"all that we see or seem
is but a dream within a dream."

-spoiler-
ed wood jr ed wood jr
gayba daldım gittim, kafamı arkaya yaslayarak lamba ışığının bezediği kadife yastığa,

ki ışığın bezediği o kadife mor yastığa başını yaslayamayacak o, bir daha asla!
titus pullo titus pullo
konusuyla beni benden almış über film.


ölümcül spoiler

finalde geçen müzevir yürek'ten alıntı.

odanın tabanından üç döşeme tahtasını söktüm ve parçaladığım cesedi döşemelerin arasına yerleştirdim. sonra da tahtaları öyle akıllıca öyle kurnazca geri yerleştirdim ki hiçbir insan gözü -- onunki bile -- bir gariplik olduğunu farkedemezdi. temizlenecek hiçbir şey yoktu -- hiçbir iz – ne bir kan lekesi ne başka bir şey. bunun olmaması için çok tedbirli davranmıştım. küvette halletmiştim hepsini – ha! ha!

-----------------------------------------------------


ne olursa olsun, bu ızdıraptan daha iyiydi! ne olursa olsun, bu alay edişten daha dayanılırdı! o sahte gülümsemelere daha fazla katlanamazdım! haykırmazsam ölecekmişim gibi hissettim! -- ve şimdi -- işte yine -- dinleyin! daha yüksek! daha yüksek! daha yüksek! daha yüksek! --

“adi herifler!” diye bağırdım, bırakın ikiyüzlülüğü artık! kabul ediyorum suçumu! -- tahtaları sökün! -- burada, burada! -- bu onun korkunç kalbinin atışı! ”

ölümcül spoiler
deniz büyücüsü deniz büyücüsü
olmuş film. edgar abimizin etkileyici eserlerinden kesitler ve yazılar ile süslenmesi en güzel yanı olmuş. bir parkta-kar yağarken, bankta oturarak ölmek, koskoca edgar bir kurşundan ölmeyecekti herhalde...
urania urania
müthiş bir kasvetin hakim olduğu şiir. okuyorsunuz; okudukça kuzgun göğsünüzün içinde büyümeye başlıyor. ve çırpındıkça "nevermore" diyor sadece.

"other friends have flown before-
on the morrow he will leave me,
as my hopes have flown before."
then the bird said "nevermore."
ezgininbullugu ezgininbullugu
bir başyapıttan çok, tribute diyebileceğim bir film. edgar allan poe'ya saygı duruşu yapmışlar o kadar. çok yüksek beklenti ile izlenmemsi gereken film.
muammer jackson muammer jackson
unutmaya çalıştığım bir zamanda sözlüğün bir dallamalığın altına daha imza atıp bana hatırlattığı boş beleş bir filmdir. gerek senaryo gerek işleniş bakımından edgar kişisiyle tam teşekküllü tanışmadan nefret ettirmeyi başaran yönetmene ne kadar hakaret etsem azdır.
crimson crimson
edouard manet tarafından siyah beyaz çizimler ile tasvir edilmeye çalışılmış, edgar allan poe'nun ilmek ilmek dokunmuş, kendine özgü kasvetli anlatımının insanın yüzüne çarptığı müthiş şiiri. christopher lee yorumu da muhteşemdir.








çizimlerin tamamı:
édouard manet ıllustrates edgar allan poe's the raven, in a french edition translated by stephane mallarmé (1875) edgar allan poe achieved almost instant fame during his lifetime after the publication of (1845), but he never felt he received the recognition he ... open culture


annabel within a dream annabel within a dream
içinize sinip çıkmayan edgar allan poe şiiri. ruha çizilmiştir bu kuşun çığlıkları her "nevermore" deyişinde. susmak bilmez satırları var bir de... kulaklarınızı tıkasanız da kaçamazsınız o satırların üşüşmesinden.

"dedi ki kuzgun 'birdahaasla'
ve kuzgun asla kıpırdamadan hala oturuyor, oturuyor hala
sessiz pallas büstünün üzerinde tam kapımın yukarısında;
ve gözleri düş kuran bir şeytanın gözleri gibi,
ve üstünden akan lamba ışığı zemine düşürüyor gölgesini;
ve ruhum zeminde dalgalanan bu gölgeden
bir daha asla-alamayacak kendisini."
bona fide bona fide
lisedeyken üniversite sınavına kütüphanede hazırlanıyordum. çalışmaya ara verdiğimde içeri girer kitaplara göz gezdirirdim. bazen dalıp gittiğimde bir saati aşkın süredir okuduğumu farkettiğim olurdu hatta. işte o zaman edgar allen poe'ya rastladım. ve tabiki kuzgun şiirini ilk orda okudum. türkçeye çevrilmiş haliydi çok hoşuma gitmemişti ilk okuduğumda. daha sonra youtube'da rastladım ve dinledim. benim okuduğum şiir bu muymuş be dedim. ara ara açar dinlerim. insanı karamsarlığa itebilir şimdiden dinlemeyenleri ya da okumayanları uyaralım.
quoth the raven acid quoth the raven acid
hayatımın şiiri.

ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin
o acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan,
neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden,
çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan;
"bir ziyaretçidir" dedim, "oda kapısını çalan,
başka kim gelir bu zaman?"

ah, hatırlıyorum şimdi, bir aralık gecesiydi,
örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman,
işısın istedim şafak çaresini arayarak
bana kalan o acının kaybolup gitmiş lenore'dan,
meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili lenore'dan,
adı artık anılmayan.

ipekli, kararsız, hazin hışırtısı mor perdenin
korkulara saldı beni, daha önce duyulmayan;
yatışsın diye yüreğim ayağa kalkarak dedim:
"bir ziyaretçidir mutlak usulca kapıyı çalan,
gecikmiş bir ziyaretçi usulca kapıyı çalan;
başka kim olur bu zaman?"

kan geldi yüzüme birden daha fazla çekinmeden
"özür diliyorum" dedim, "kimseniz, bay ya da bayan
dalmış, rüyadaydım sanki, öyle yavaş vurdunuz ki,
öyle yavaş çaldınız ki kalıverdim anlamadan."
yalnız karanlığı gördüm uzanıp da anlamadan
kapıyı açtığım zaman.

gözlerimi karanlığa dikip başladım bakmaya,
şaşkınlık ve korku yüklü rüyalar geçti aklımdan;
sessizlik durgundu ama, kıpırtı yoktu havada,
fısıltıyla bir kelime, "lenore" geldi uzaklardan,
sonra yankıdı fısıltım, geri döndü uzaklardan;
yalnız bu sözdü duyulan.

duydum vuruşu yeniden, daha hızlı eskisinden,
içimde yanan ruhumla odama döndüğüm zaman.
irkilip dedim: "muhakkak pancurda bir şey olacak;
gidip bakmalı bir kere, nedir hızlı hızlı vuran;
yatışsın da şu yüreğim anlayayım nedir vuran;
başkası değil rüzgârdan..."

çırpınarak girdi birden o eski kutsal günlerden
bugüne kalmış bir kuzgun pancuru açtığım zaman.
bana aldırmadı bile, pek ince bir hareketle
süzüldü kapıya doğru hızla uçarak yanımdan,
kondu pallas'ın büstüne hızla geçerek yanımdan,
kaldı orda oynamadan.

gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca
hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan;
"gerçi yolunmuş sorgucun" dedim, "ama korkmuyorsun
gelmekten, kocamış kuzgun, gecelerin kıyısından;
söyle, nasıl çağırırlar seni ölüm kıyısından?"
dedi kuzgun: "hiçbir zaman."

sözümü anlamasına bu kuşun şaşırdım ama
hiçbir şey çıkaramadım bana verdiği cevaptan,
ilgisiz bir cevap sanki; şunu kabul etmeli ki
kapısında böyle bir kuş kolay kolay görmez insan,
böyle heykelin üstünde kolay kolay görmez insan;
adı "hiçbir zaman" olan.

durgun büstte otururken içini dökmüştü birden
o kelimeleri değil, abanoz kanatlı hayvan.
sözü bu kadarla kaldı, yerinden kıpırdamadı,
sustu, sonra ben konuştum: "dostlarım kaçtı yanımdan
umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan."
dedi kuzgun: "hiçbir zaman."

birdenbire irkilip de o bozulan sessizlikte
"anlaşılıyor ki" dedim, "bu sözler aklında kalan;
insaf bilmez felâketin kovaladığı sahibin
sana bunları bırakmış, tekrarlıyorsun durmadan.
umutlarına yakılmış bir ağıt gibi durmadan:
hiç -ama hiç- hiçbir zaman."

çekip gitti beni o gün yaslı kılan garip hüzün;
bir koltuk çektim kapıya, karşımdaydı artık hayvan,
sonra gömüldüm mindere, sonra daldım hayallere,
sonra kuzgun'u düşündüm, geçmiş yüzyıllardan kalan
ne demek istediğini böyle kulağımda kalan.
çatlak çatlak: "hiçbir zaman."

oturup düşündüm öyle, söylemeden, tek söz bile
ateşli gözleri şimdi göğsümün içini yakan
durup o kuzgun'a baktım, mindere gömüldü başım,
kadife kaplı mindere, üzerine ışık vuran,
elleri lenore'un artık mor mindere, ışık vuran,
değmeyecek hiçbir zaman!

sanki ağırlaştı hava, çınlayan adımlarıyla
melek geçti, ellerinde görünmeyen bir buhurdan.
"aptal," dedim, "dön hayata; tanrın sana acımış da
meleklerini yollamış kurtul diye o anıdan;
iç bu iksiri de unut, kurtul artık o anıdan."
dedi kuzgun: "hiçbir zaman."

"geldin bir kere nasılsa, cehennemlerden mi yoksa?
ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!
bu çorak ülkede teksin, yine de çıkıyor sesin,
korkuların hortladığı evimde, n'olur anlatsan
acılarımın ilâcı oralarda mı, anlatsan..."
dedi kuzgun: "hiçbir zaman."

"şu yukarda dönen gökle tanrı'yı seversen söyle;
ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!
azalt biraz kederimi, söyle ruhum cennette mi
buluşacak o lenore'la, adı meleklerce konan,
o sevgili, eşsiz kızla, adı meleklerce konan?"
dedi kuzgun: "hiçbir zaman."

kalkıp haykırdım: "getirsin ayrılışı bu sözlerin!
rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan!
hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın!
dağıtma yalnızlığımı! bırak beni, git kapımdan!
yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!"
dedi kuzgun: "hiçbir zaman."

oda kapımın üstünde, pallas'ın solgun büstünde
oturmakta, oturmakta kuzgun hiç kıpırdamadan;
hayal kuran bir iblisin gözleriyle derin derin
bakarken yansıyor koyu gölgesi o tahtalardan,
o gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan
kalkmayacak - hiçbir zaman!
3 /