the serpent s egg

bilebilebiikikere bilebilebiikikere
ingmar bergman filmi olmakla birlikte bir de dead can dance albümdür... sene oldu 1988, dead can dance grubu 4. albümünü çıkarıyor, ben hala lanet dünyaya gelmemişim, neyse... grup bu albümünde şu ana dek duyduğum en içli çığlığı salıyor dünyaya, the host of seraphim adında, albümün giriş parçası olarak sunulmuş, duvardaki sıvaları döken cinsten bir çalışma... lafı uzatmıyor, olaya giriyorum;

1. the host of seraphim -

2. orbis de ignis -

3. severance -

4. the writing on my father's hand -

5. in the kingdom of the blind the one-eyed are kings -

6. chant of the paladin -

7. song of sophia -

8. echolalia -

9. mother tongue -

10. ullyses -


albüm kapağı;



bitti.
kan kırmızı kan kırmızı
ilk cümle: "sahnemiz berlin" diyor. 1923 almanya'sı. hatta tam tarih veriyor: 3 kasım 1923. "bir paket sigara için 4 milyon mark" ödeniyor.

bu kesinlikli belgeselvari girişin sebebi elbette tesadüf değil. biz hep bergman'ı kişilerin içine bakarken gördük. bu sefer aynı zamanda bir toplumun içine de bakmaya niyetli yönetmen. bu konuya döneriz.

tarihe bakalım: birinci dünya savaşı sonunda bitmiş almanya. elbette ülkeler yalnızca bayraklardan ve haritada koyu renkle gösterilmiş çizgilerden ibaret değiller. ülkeler kocaman bir organizma bizim hep birlikte oluşturduğumuz. almanya'yı o tarihte oluşturan parçaların her birinin yüreğinde kocaman bir umutsuzluk ama en çok korku var.
başkişimizin yerine koyalım kendimizi: bir amerikalı ve kökleri avrupa'da kalmış bir yahudisiniz. berlin'e geldiniz bu tükenmişlikte ve ağabeyinizin intihar etmiş cesedi ile karşılaştınız. bu zaten sizi altüst etmeye yetecekken sokaklarda o umutsuzluğun içinden yükselen yahudi karşıtlığını gözlerinizle gördünüz. iyice korkmuşken bir de polis gelip geçen ay işlenen yedi cinayet ile ilgili sizi gözaltına aldı. mutlak paranoyaya sürüklenmek için bundan daha uygun bir kuluçka bulunabilir mi?

şimdi tekrar baştaki konuya gelelim. filmografi açısından bergman'ın en "tekinsiz" filmiyle karşı karşıya olabiliriz. filmi farklı kılan sadece bununla sınırlı değil elbette. teknik açıdan bakarsak film yönetmenin ölümüne kadar yerleştiği faroe adaları'nda çektiği ilk film ve ingilizce. içerik olarak bakarsak ise bergman'a bütün bu değişiklikler yetmemiş (veya cesaret vermiş olacak ki) o en başta söylediğim, kişilerin akıllarının ta en dibine bakan adam bu sefer, kamerayı bütün bir topluma çeviriyor. o günün şartlarını, başarılı sanat yönetimi ve setlerle yaratırken, nokta atışıyla oluşturduğu yan karakterler ile genişletiyor durmadan açıyı. bu konuda esas önemli olan 1977 yılında bu filmi çekerken 1923 yılındaki şartlara gözünü diktiğinde sadece gözlemlemekle kalmıyor oluşu. bergman işi o belgesel duruşuyla bırakmayıp 1923 sonrasında yükselecek nazizmin kökenine dikiyor gözlerimizi. başkişinin deliriş sayılabilecek gariplikleri ile toplumun olası(ikinci dünya savaşıyla gerçekleşen) delirişlerini birbirine doluyor bir halatı oluşturan iki ip gibi.

söyleyeceğim son şey ise, filmi süre olarak dört parçaya bölsek ilk üç parçası gözlemler ve akışlar içinde geçerken, son kalan parça birden "ne oluyor" diyerek koltukta dikleştirecek bir hale bürünüyor ve harika bir çözümleme ile son buluyor. bütün o karmaşa ve gariplikler yerlerine oturuyor, cevapsız bırakılmıyor izleyici. hakkında belki en çok konuşulacak yer hakkında keyif bozucu bir şey söylememek için susuyorum.

zor izlenen, zor hazmedilen filmleri seven izleyici için biçilmiş kaftan.