thomas stearns eliot

1 /
pandoranın email kutusundan pandoranın email kutusundan
1888'de amerikada doğmuş, ingiliz şair ve edebiyat eleştirmenidir. 1965'te ölmüştür. 1948 yılında nobel ödülü kazanmıştır. hiçbir kitabı thomas stearns eliot adıyla yayımlanmamıştır, t. s. eliot olarak geçer adı.
“olgunlaşmamış şairler taklit eder, olgunlaşmış şairler çalar” sözünün sahibidir.
bilinen eserleri; çorak ülke, kokteyl parti, denemeler, katedralde cinayet.
yesilcuppelipenguen yesilcuppelipenguen
eliot amca, kendisine nobel ödülü verildiğini duyunca resmen bunalıma girmiş. "nobel, insanın kendi cenazesine gitmesi gibidir. bugüne kadar hiçkimse bu ödülü kazandıktan sonra adamakıllı bir şey yazmadı" mealinde bir şeyler yumurtlamış.

adamın yazarlığından öte öngörüsüne hayran olmamak elde değil!..
mabel mabel
"keşfetmenin peşini bırakmamalıyız

ki tüm bu keşiflerimizin sonunda

başladığımız yere varmış

ve o yeri ilk defa anlamış olacağız."


(bkz: little gidding)


hamiş:bu dizeler aynı zamanda john fowles 'un aşmış kitabı

the magus 'ta da yer almakta ve olacakları önceden anlatmaktadır.
yeşil dilenci yeşil dilenci
edebiyatımızı batı kanalına çevirdiğimiz yenileşme devrinde aydınlarımızın sıkça okuduğu valery, proust, gide gibi isimlerin ardından, ikinci paylaşım savaşı sonrası tercihler biraz değişmiş apollinaire, poe, whitman gibi edebiyatçılar okunmaya ve tercüme edilmeye başlanmıştır. sözüm o ki eliot ın türkiyede tanınmaya başlaması işte tam bu döneme tekabül eder.
yedicücesiolmayanbirpamukprenses yedicücesiolmayanbirpamukprenses
t.s. eliot olarak bilinen yazar üniversitelerin ingiliz dili ve edebiyatı bölümlerinde modernizm konusu anlatılırken incelenir ve modernizmi anlaşılır hale getirir. şiirlerindeki imgeler dönemin olumsuzluğunu gözler önüne serer, nesneldir zamana ışık tutar ve kesinlikle okunmalıdır.
inanna salome inanna salome
''ingiliz şair t.s. eliot, şiir anlayışını fizikötesi şairleri adlı denemesinde şöyle açıklar: "uygarlığımız, büyük bir çeşitlilik ve karmaşıklık sergilemektedir; bu çeşitlilik ve karmaşıklık, katıksız bir duyarlığa yansıyarak, çeşitli ve karmaşık sonuçlar yaratmalıdır. şair, gittikçe daha kavrayışlı olmak zorundadır, daha imalı ve daha dolaylı bir ifade edinmelidir; dili, söylemek istediği şeye uygun kılmak için zorlamalı, gerekirse bozmalıdır.''

''"eliot, geleneğini avrupa`da, fransız simgecilerinde ve kendisine çok şey borçlu olduğu `jules laforgue` 'da, ingiliz elizabeth ve james çağı oyun yazarlarında, metafiziksel şairlerde, akdeniz'de ve `dante`'de bulur. dinsel sezgisi, kendisinin ötesinde ve üstünde bir şeye bağlama konusundaki bilinçli kararı ve duyarlığının şaşırtıcı yoğunluğu ile düzeni eksiksiz bir eser yaratmaya yönelir. duyan, düşünen, kendisiyle savaşan ve sanatına büyük bir disiplinle, nerdeyse gizemli bir yoğunlukla bağlanan eşsiz bir şair örneğidir."
-yorgo seferis
matte kudasai matte kudasai
bugün doğum günü olan büyük ingiliz şair.

j alfred prufrock un aşk şarkısı

s’io credesse che mia risposta fosse
a persona che mai tornasse al mondo,
questa fiamma staria senza piu scosse.
ma perciocche giammai di questo fondo
non torno vivo alcun, s’i'odo il vero,
senza tema d’infamia ti rispondo. (*)

gidelim öyleyse, sen ve ben,
eterlenmiş hasta gibi bir masada
serilmişken akşam göğe karşı;
bildik yarı ıssız sokaklar arasından geçerek gidelim
tek gecelik ucuz otellerdeki huzursuz gecelerin
mırıldanan inziva köşelerine
ve bıçkı tozlu ve istiridye kabuklu lokantalara:
sinsi bir niyetin usandırıcı bir savı gibi
ezici bir soruya seni sürükleyen sokaklara…
ah, “bu nedir? ” diye sorma.
gidelim ve yapalım görüşmemizi.

gelir ve gider kadınlar odada
konuşurlar michalengelo hakkında.

pencere camlarına sırtını sürten sarı sis
pencere camlarına burnunu sürten sarı duman
akşamın köşelerinde dilini yaladı,
lağım sularının gölcüklerinde oyalandı,
bacalardan yağan kurumun sırtına düşmesine aldırmadı,
akıp gitti taraçada, ansızın sıçradı,
ve görerek bunun yumuşak bir ekim gecesi olduğunu,
kıvrıldı bir kere evin etrafında, ve uykuya daldı.

ve zaman olacaktır mutlak
sokak boyunca kayan o sarı duman için,
sürterek sırtını pencere camlarına;
zaman olacaktır, zaman olacaktır
karşılaştığın yüzleri karşılayacak bir yüzü hazırlamak için;
öldüreceğin ve yaratacağın bir zaman,
ve bütün çalışmalar için ve yükselten
ve tabağına bir soru bırakan ellerin günleri için;
senin için zaman ve benim için zaman,
ve daha da zaman yüz tane kararsızlığa,
ve yüz tane görüntü ve düzelti için,
kızarmış ekmekten ve çaydan önce.

gelir ve gider kadınlar odada
konuşurlar michalengelo hakkında.

ve zaman olacaktır mutlak
“cüret edebilir miyim? ” diye sormaya ve “cüret edebilir miyim? ”
geri dönmeye zaman ve merdivenlerden inmeye,
saçımın ortasında kel bir lekeyle –
[diyecekler: “nasıl da seyrelmiş saçı! ”]
yakası sıkıca yanağımı bastıran sabah ceketim,
soylu ve gösterişsizdir kravatım, fakat basit bir iğneyle fark edilir –
[diyecekler: “nasıl da ince kolları ve bacakları! ”]
cüret edebilir miyim
kâinatı rahatsız etmeye?
bir dakikada yeterli zaman vardır
bir dakikayı ters yüz edecek kararlara ve düzeltmelere.

zaten biliyordum onların hepsini, biliyordum hepsini:
biliyordum akşamları, sabahları, ikindileri,
ömrümün ölçüsünü aldım kahve kaşıklarıyla;
biliyorum uzak bir odadaki müziğin altında
ölen bir düşüşle ölmekte olan sesleri.
öyleyse nasıl yeltenebilirim?

ve zaten biliyordum gözleri, hepsini biliyordum -
ifade edilmiş bir ibarede seni mıhlayan gözleri,
ve ben ifade edildiğimde, yığılmışım iğne ucunda,
mıhlanmışken ve kıvranırken duvarda,
nasıl başlamalıyım öyleyse
günlerimin ve yollarımın bütün bu kırıntılarını tükürmeye?
ve nasıl yeltenebilirim ki?

ve zaten biliyordum kolları, hepsini biliyordum –
bilezikli ve beyaz ve çıplak kolları
[ama kumral saçlarla örtünmüş lambanın ışığında! ]
beni bu denli konudan uzaklaştıran
bir entarinin kokusu mu?
bir masa boyunca yatan ya da bir şalla sarmalanmış kollar.
ve nasıl yeltenmeliyim öyleyse?
ve nasıl başlamalıyım?

…..

söyleyeyim mi, alacakaranlıkta dar sokaklardan gittiğimi
ve pencerelerine yaslanmış, gömlek kolları kıvrık
yalnız erkeklerin pipolarından yükselen dumanları seyrettiğimi? …

suskun denizlerin tabanında seğirten
bir çift hırpani pençe olsaydım keşke.

…..

ve ikindiler, akşamlar, uyur huzurla!
pürüzsüz uzun parmaklarla,
uyumuş… yorgun… ya da hasta numarası yapar,
yayılmış yerde, burada seninle benim aramda.
acaba, çaydan ve pastalardan ve dondurmalardan sonra,
bu anı kendi bunalımına zorlayacak gücüm olur mu?
ama ağlayışıma ve orucuma rağmen, ağlayışıma ve duama rağmen,
[dazlaklaşmaya başlayan] kafamın bir tabakta getirildiğini görmeme rağmen,
bir kâhin değilim ben – ve büyük bir mesele değildir bu;
en yüce olduğum anımın titreştiğini gördüm,
ve gördüm o ebedi kavas’ın paltomu tuttuğunu, ve kıs kıs güldüğünü,
ve kısacası, korkmuştum.

ve değer miydi tüm bunlara,
fincanlardan, reçelden, çaydan sonra,
porselenler arasında, seninle benim konuşmamız arasında,
ve değer miydi tüm bunlara
ısırıp atarken meseleyi bir gülüşle,
kâinatı bir top gibi sıkıştırmak,
ezen bazı sorulara doğru yuvarlamak,
söylemek: “lazar’ım ben, ölümden gelirim
her şeyi size anlatmaya geldim, her şeyi anlatacağım size” –
eğer biri, kadının başına bir yastık yerleştirirken
deseydi ki: “bu değil kesinlikle benim meramım.
bu değil, kesinlikle”.

ve değer miydi tüm bunlara,
değer miydi
gün batımlarından ve avlu kapılarından ve çisentili sokaklardan sonra,
romanlardan, çay fincanlarından, yerde sürünen eteklerden sonra —
ve bundan, ve çok daha fazlasından? —
meramımı tam olarak anlatmak imkansız!
ama bir büyülü fener gibi bir ekran üstüne fırlatır sinir örüntüsünü:
değer miydi
eğer biri, yerleştirirken bir yastığı ya da fırlatırken bir şalı,
ve dönerek pencereye doğru, deseydi:
“bu değil kesinlikle,
meramım bu değil kesinlikle”.

hayır! ne prens hamlet’im ben, ne de olmak istedim;
bir saray mabeyincisiyim, öyleyim ki
geliştiririm süreci, bir ya da iki sahneyi başlatırım,
prens’e tavsiyede bulunurum; şüphesiz, önemsizim,
hürmetkârım, yararlı olmaktan hoşnudum,
becerikli, tedbirli, ve çok titizim;
övgü doluyum, fakat biraz kalın kafalıyım
bazen, aslında, neredeyse saçma –
handiyse, bazen, soytarı’yım.

yaşlanıyorum… yaşlanıyorum…
pantolon paçalarımı kıvırarak giyineceğim.

saçlarımı arkadan mı ayırsam? bir şeftali yemeye cüret edebilir miyim?
beyaz flanel pantolon giyineceğim, ve yürüyeceğim kumsalda.
duydum denizkızlarının birbirlerine şarkı söylediklerini.

sanmam ki benim için şakısınlar.

dalgalarda denize doğru açıldıklarını gördüm
tarayarak dalgaların geriye uçmuş beyaz saçlarını
ağartıp karartırken suları esen rüzgâr.

oyalandık denizin odalarında
kırmızı ve kahverengi deniz yosunlarıyla taçlanmış denizkızları yanında
insan sesleri bizi uyandırana ve boğulana dek.



t s eliot (1888-1965)

(1948 yılı nobel edebiyat ödülü sahibi)

çeviren: ismail haydar aksoy

(*) “eğer düşünseydim dünyaya yeniden dönebilecek birine yanıt verdiğimi, bu alev titremeyi bırakırdı. fakat eğer duyduğum doğruysa, yani bu derinliklerden kimse asla yaşayarak dönmeyeceği için, yanıtlarım seni rezilce korkuya kapılmadan”. dante’nin “cehennem”inden (canto 27, 61-67) .
yesilcuppelipenguen yesilcuppelipenguen
"and what you thought you came for

is only a shell, a husk of meaning

from which the purpose breaks only when it is fulfilled

if at all."


t.s. eliot - little gidding



bazen insanın nedenini anlaması için sadece yola çıkması gerekir.

bazen eylemlerimiz soru olurlar cevaplarımıza.
mr bloom mr bloom
t.s.eliot, ezra pound'la birlikte amerikan ve ingiliz şiirinde beğeni devrimi yaratmıştır. geleneğe bağlı tutucu, geleneğin olanaklarından yararlanan ama yenilikçi, geleneği benimseyen ama hep değiştiren, doğa ve doğaötesi ile durmadan hesaplaşma içinde olan bir şiir geliştirmiştir. 1948 nobel ödülü gerekçesinde "her ne kadar çare olarak önerdiği inanç ve düzenle her şeyin yoluna gireceğine inanmak pek olanaklı değilse de eliot'un şiiri gene de 'zamanımızın umutsuzluğuna en iyi tanıklık eden' şiirdir" diye yazılması, bütün aydın insanlar için bir uyarı sayılmalıdır. eliot'un amerika'dan ingiltere'ye göç eder etmez, başka bir uygarlık imgesi, canlı bir mit aradığı söylenir. kalabalık içindeki insanın ölgünleşmesini ve karikatürsü bir erdişiliğin acı alaylara konu olmasını dile getirdi (the love song of j.alfred prufock - j. alfred prufock'un aşk şarkısı, 1911). denemelerinde (essays on poetry and criticism - şiir ve eleştiri üzerine denemeler, 1920) kendini yeterli sanan bütün akımlara karşı, elizabeth döneminin ve 'metafizik' şairlerin dramatik lirizmini savundu. çorak ülke (the waste land,
1922) adlı yapıtında, kurguyu kullanarak ve ölçülü bir lirizmle içimizdeki donmuşluğu ve toplumsal kısırlığı, değerlerin insanı yeni bir hamleye götürebilecek çözülüşünü anlattı. yeniden doğan totaliterliğe -faşizme- kendini kaptırınca, görüşlerinde de bir sertleşme oldu: bu ingiliz katolikliği, bu kralcı, klasik ölçülerin bu savunucusu tekrar olumsuz coşkulara
yöneldi (ash wednesday - kutlu çarşamba, 1930). four quartets (dört kuartet, 1935-1943) adlı yapıtında kurtuluşu geçmişte ve geleneğe sıkı sıkı bağlanmakta aradı. lirik bir trajedi olan katedralde cinayet'te (murder in the cathedral, 1935), uzlaşmaya girmeyen, ödün vermeyen bir inanç uğruna çekilen acıyı övdü. the family reunion (1939) ile the cocktail party'de (kokteyl parti, 1950) burjuva bir aile ortamında inanç sorununu ele aldı.

şiirlerinden birkaçı:

j. alfred prufrock’un aşk şarkısı

gidelim öyleyse, sen ve ben,
eterlenmiş hasta gibi bir masada
serilmişken akşam göğe karşı;
bildik yarı ıssız sokaklar arasından geçerek gidelim
tek gecelik ucuz otellerdeki huzursuz gecelerin
mırıldanan inziva köşelerine
ve bıçkı tozlu ve istiridye kabuklu lokantalara:
sinsi bir niyetin usandırıcı bir savı gibi
ezici bir soruya seni sürükleyen sokaklara…
ah, “bu nedir? ” diye sorma.
gidelim ve yapalım görüşmemizi.

gelir ve gider kadınlar odada
konuşurlar michalengelo hakkında.

pencere camlarına sırtını sürten sarı sis
pencere camlarına burnunu sürten sarı duman
akşamın köşelerinde dilini yaladı,
lağım sularının gölcüklerinde oyalandı,
bacalardan yağan kurumun sırtına düşmesine aldırmadı,
akıp gitti taraçada, ansızın sıçradı,
ve görerek bunun yumuşak bir ekim gecesi olduğunu,
kıvrıldı bir kere evin etrafında, ve uykuya daldı.

ve zaman olacaktır mutlak
sokak boyunca kayan o sarı duman için,
sürterek sırtını pencere camlarına;
zaman olacaktır, zaman olacaktır
karşılaştığın yüzleri karşılayacak bir yüzü hazırlamak için;
öldüreceğin ve yaratacağın bir zaman,
ve bütün çalışmalar için ve yükselten
ve tabağına bir soru bırakan ellerin günleri için;
senin için zaman ve benim için zaman,
ve daha da zaman yüz tane kararsızlığa,
ve yüz tane görüntü ve düzelti için,
kızarmış ekmekten ve çaydan önce.

gelir ve gider kadınlar odada
konuşurlar michalengelo hakkında.

ve zaman olacaktır mutlak
“cüret edebilir miyim? ” diye sormaya ve “cüret edebilir miyim? ”
geri dönmeye zaman ve merdivenlerden inmeye,
saçımın ortasında kel bir lekeyle –
[diyecekler: “nasıl da seyrelmiş saçı! ”]
yakası sıkıca yanağımı bastıran sabah ceketim,
soylu ve gösterişsizdir kravatım, fakat basit bir iğneyle fark edilir –
[diyecekler: “nasıl da ince kolları ve bacakları! ”]
cüret edebilir miyim
kâinatı rahatsız etmeye?
bir dakikada yeterli zaman vardır
bir dakikayı ters yüz edecek kararlara ve düzeltmelere.

zaten biliyordum onların hepsini, biliyordum hepsini:
biliyordum akşamları, sabahları, ikindileri,
ömrümün ölçüsünü aldım kahve kaşıklarıyla;
biliyorum uzak bir odadaki müziğin altında
ölen bir düşüşle ölmekte olan sesleri.
öyleyse nasıl yeltenebilirim?

ve zaten biliyordum gözleri, hepsini biliyordum -
ifade edilmiş bir ibarede seni mıhlayan gözleri,
ve ben ifade edildiğimde, yığılmışım iğne ucunda,
mıhlanmışken ve kıvranırken duvarda,
nasıl başlamalıyım öyleyse
günlerimin ve yollarımın bütün bu kırıntılarını tükürmeye?
ve nasıl yeltenebilirim ki?

ve zaten biliyordum kolları, hepsini biliyordum –
bilezikli ve beyaz ve çıplak kolları
[ama kumral saçlarla örtünmüş lambanın ışığında! ]
beni bu denli konudan uzaklaştıran
bir entarinin kokusu mu?
bir masa boyunca yatan ya da bir şalla sarmalanmış kollar.
ve nasıl yeltenmeliyim öyleyse?
ve nasıl başlamalıyım?

…..

söyleyeyim mi, alacakaranlıkta dar sokaklardan gittiğimi
ve pencerelerine yaslanmış, gömlek kolları kıvrık
yalnız erkeklerin pipolarından yükselen dumanları seyrettiğimi? …

suskun denizlerin tabanında seğirten
bir çift hırpani pençe olsaydım keşke.

…..

ve ikindiler, akşamlar, uyur huzurla!
pürüzsüz uzun parmaklarla,
uyumuş… yorgun… ya da hasta numarası yapar,
yayılmış yerde, burada seninle benim aramda.
acaba, çaydan ve pastalardan ve dondurmalardan sonra,
bu anı kendi bunalımına zorlayacak gücüm olur mu?
ama ağlayışıma ve orucuma rağmen, ağlayışıma ve duama rağmen,
[dazlaklaşmaya başlayan] kafamın bir tabakta getirildiğini görmeme rağmen,
bir kâhin değilim ben – ve büyük bir mesele değildir bu;
en yüce olduğum anımın titreştiğini gördüm,
ve gördüm o ebedi kavas’ın paltomu tuttuğunu, ve kıs kıs güldüğünü,
ve kısacası, korkmuştum.

ve değer miydi tüm bunlara,
fincanlardan, reçelden, çaydan sonra,
porselenler arasında, seninle benim konuşmamız arasında,
ve değer miydi tüm bunlara
ısırıp atarken meseleyi bir gülüşle,
kâinatı bir top gibi sıkıştırmak,
ezen bazı sorulara doğru yuvarlamak,
söylemek: “lazar’ım ben, ölümden gelirim
her şeyi size anlatmaya geldim, her şeyi anlatacağım size” –
eğer biri, kadının başına bir yastık yerleştirirken
deseydi ki: “bu değil kesinlikle benim meramım.
bu değil, kesinlikle”.

ve değer miydi tüm bunlara,
değer miydi
gün batımlarından ve avlu kapılarından ve çisentili sokaklardan sonra,
romanlardan, çay fincanlarından, yerde sürünen eteklerden sonra —
ve bundan, ve çok daha fazlasından? —
meramımı tam olarak anlatmak imkansız!
ama bir büyülü fener gibi bir ekran üstüne fırlatır sinir örüntüsünü:
değer miydi
eğer biri, yerleştirirken bir yastığı ya da fırlatırken bir şalı,
ve dönerek pencereye doğru, deseydi:
“bu değil kesinlikle,
meramım bu değil kesinlikle”.

hayır! ne prens hamlet’im ben, ne de olmak istedim;
bir saray mabeyincisiyim, öyleyim ki
geliştiririm süreci, bir ya da iki sahneyi başlatırım,
prens’e tavsiyede bulunurum; şüphesiz, önemsizim,
hürmetkârım, yararlı olmaktan hoşnudum,
becerikli, tedbirli, ve çok titizim;
övgü doluyum, fakat biraz kalın kafalıyım
bazen, aslında, neredeyse saçma –
handiyse, bazen, soytarı’yım.

yaşlanıyorum… yaşlanıyorum…
pantolon paçalarımı kıvırarak giyineceğim.

saçlarımı arkadan mı ayırsam? bir şeftali yemeye cüret edebilir miyim?
beyaz flanel pantolon giyineceğim, ve yürüyeceğim kumsalda.
duydum denizkızlarının birbirlerine şarkı söylediklerini.

sanmam ki benim için şakısınlar.

dalgalarda denize doğru açıldıklarını gördüm
tarayarak dalgaların geriye uçmuş beyaz saçlarını
ağartıp karartırken suları esen rüzgâr.

oyalandık denizin odalarında
kırmızı ve kahverengi deniz yosunlarıyla taçlanmış denizkızları yanında
insan sesleri bizi uyandırana ve boğulana dek.

---


içi boş adamlar

- ı -

içleri boş adamlarız
içleri doldurulmuş adamlarız
birbirimize yaslanırız
samanla doldurulmuş kafa parçalarımız.
heyhat! kurumuş tınımız,
birlikte fısıldadığımız
suskuncadır ve anlamsız
kuru çimdeki rüzgâr misali
ya da kırık cam üstündeki
sıçanların ayaklarıdır kuru mahzenimizde.

biçimsiz şekil, renksiz gölge,
kötürüm olmuş güç, devinimsiz el hareketi;

ölümün öbür krallığı’na
geçip gidenler doğrudan bakışlarla,
anımsarlar bizi – mümkünse –
yitmiş hiddetli ruhlar gibi değil,
fakat yalnızca içi boş adamlar olarak
içleri doldurulmuş adamlar olarak.

- ıı -

düşlerde bakmaya yeltenemeyeceğim gözler
ölümün düş krallığında
şunlar görülmez:
orada, gözler
günışığıdır kırık bir sütunda,
orada, bir ağaç salınır
ve rüzgârın şarkısındaki
sesler
solan bir yıldızdan
daha uzak ve daha vakurdur.

daha yaklaşmayayım n’olur
ölümün düş krallığına
gezineyim n’olur
böylesi tebdil-i kıyafetle
sıçan paltosuyla, karga derisiyle,
çapraz değneklerle,
bir tarlada
rüzgâr gibi eseyim usulca
daha yakına değil –

alacakaranlık krallığında
istemem en nihaî karşılaşmayı

- ııı -

bu ölü ülkedir
bu kaktüs ülkesidir
burada taş görüntüler
doğrultulmuştur, burada kabul eder onlar
ölü adam elinin yakarışlarını
solan bir yıldızın pırıltısı altında.

böyle midir acaba
ölümün diğer krallığında
uyanıp yapyalnız
şefkatten titrediğimiz o saatte
öpebilecek dudakların
dualar oluşturması kırık taşa.

- ıv -

gözler burada değil
burada hiç göz yok
ölen yıldızların bu vadisinde
bu boş vadide
son krallıklarımızın bu kırık çenesinde

bu son toplanma yerlerinde
el yordamıyla arıyoruz
ve konuşmaktan sakınıyoruz
kabarmış nehrin kıyısında toplanmışız

o ölümsüz yıldız misali
ortaya çıkmazsa
gözler yeniden, görmez,
ölümün alacakaranlık krallığındaki
katmer katmer gülü
umut yalnızca
içi boş adamlarındır.

- v -

burada döneriz bir firavuninciri etrafında
firavuninciri firavuninciri
burada döneriz bir firavuninciri etrafında
sabahın beşinde.

düşünceyle
gerçeklik arasına
devinimle
eylem arasına
düşer gölge

çünkü senindir krallık.

gebe kalmakla
yaratma arasına
duyguyla
tepki arasına
düşer gölge

çok uzundur hayat

arzuyla
kasılma arasına
iktidarla
varoluş arasına
nüveyle
nesep arasına
düşer o gölge
çünkü senindir krallık

çünkü senindir
hayattır
çünkü senindir o

işte böyle kopar kıyamet
işte böyle kopar kıyamet
işte böyle kopar kıyamet
bir patlamayla değil bir sızlanmayla fakat.
1 /