tirat

1 /
abdüş şuküfe abdüş şuküfe
uzun uzun yazılardır/konuşmalardır efenim... bir oyuncu sahneye çıkar anlatır da anlatır, ulen sussa da diğer oyuncular girse diye bakarız ya hani işte odur efenim...
ayrıca bu tiradlar konservaruvara giricek öğrenciler tarafından ince eliyip sık dokunarak hazırlanıp oynanmaktadır,
en çok oynanan tiradlar ise cyrano de bergeracın burun tiradı
hamletin herhangi bir tiradı
martı oyununun bir tiradı
üç kız kardeş
siz siz olun pek tercih etmeyin ne de olsa herkes tercih ediyor...
(bkz: yazarlardan değişik ipuçları)


ayrıca kendiniz de tiradlar yazıp oyunculara beğendirebilirsiniz... o tiradlar bazılarına koyar hatta beğenenler olur, alkışlamaya gelirler... şahsen benim tiradımı beğenen bir oyuncu var, oyunlaştırırsam oyunuma gelip alkışlıcakmış... prömiyerine bekliyoruz efenim... saygılar
günah duygusu gibi bir şey günah duygusu gibi bir şey
en acı, en gerçek olanları henüz söylenmemiş olanlarıdır. hayatın aslında en büyük oyun olduğunun anlaşılmasından sonra onu bir tiratla bitirmek gerektiğine inanılır. ancak bu göt ister. zira bu cümlelere boş bir evin duvarı bile dayanamayabilir.
buraların en büyüğü o bir başka buraların en büyüğü o bir başka
"bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. mevlanakapı’da. babası zabıtaydı. alkolik hasta bi adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. bu anasıyla yoksul, perişan... bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bi şeyler. bi de zagor vardı. bizim eski evin kiracısının oğlu. babası filimciydi yeşilçamda. cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. ama sevimli, yakışıklı oğlandı. bizimkine aşık etmiş kendini. ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. öylece büyüdük gittik işte. ne bok varsa hep askerliği beklerdim. dört sene kaldı, üç sene kaldı... sonunda o da geldi gittik. bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan... nikahlandık. iki taksi bi dükkan verdi peder... dükkanda koltuk moltuk satardım. bi gün bu orospu çıkageldi. hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. böyle basma bi etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar... pırlanta anlıyacağın. şunun bunun fiyatını sordu, dalga geçti benimle. kanıma girdi o gün. tabii taktım ben bunu kafaya. ertesi gün bi soruşturma... dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede. ama asıl zagor’a kesikmiş. zagor’da kaftiden içerde o sıra. bi gün, süslenmiş püslenmiş; zırt geçti dükkanın önünden. yazıldım peşine. tuhafiyeciye gitti, pastaneden çıktı; minibüs otobüs, geldik sağmalcılar’a; benim içimde bi sıkıntı. işi anladım tabii: zagor’u ziyarete gidiyo. bi tuhaf oldum, piçi de kıskandım. uzatmayalım çaresiz evlendik ötekiyle. o ara zagor içerden çıktı. sonra bi duyduk; kaçmış bunlar. altı ay mı bi sene mi; kayıp. hep rüyalarıma girerdi orospu. o gün dükkana gelişini hiç unutamadım. benimkine bile dokunamaz oldum. sonra bi daha duyduk ki iki kişiyi deşmiş zagor: biri polis, ikisinin de gırtlağını kesmiş. karakolda beş gün beş gece işkence buna. arkadaşlarının öcünü alıyorlar. kaltağa da öyle... önce öldü dediler zagor’a, sonra komalık. ankara’da oluyor bunlar. bizimki bi gün çıkageldi mahalleye. zagor içerde, en iyisinden müebbet. bi sabah dükkana geldim, baktım bu oturuyo. önce tanıyamadım. anlayınca içim cız etti. cız etti de ne? tornavida yemiş gibi oldu. çökmüş, zayıflamış, bembeyaz bi surat... ama bu sefer başka güzel orospu. orhanın şarkıları gibi. kalktı böyle, dimdik konuşmaya başladı. dedi para lazım, çok para. zagor’a avukat tutacakmış. ilerde öderim dedi. esnafız ya biz de, “nasıl?” diye sormuş bulunduk. orospuluk yaparım dedi, istersen metresin olurum. içime bişey oturdu ağlamaya başladım, ama ne ağlamak! işte o gün bi inandım orospuyla tam yirmi yıl geçti. uzatmayalım, zagor’a müebbet verdiler. ama rahat durmaz ki piç! ha birini şişledi, ha firara teşebbüs; o şehir senin bu şehir benim, cezaevlerini gezip duruyo. orospu da peşinden. sonunda dayanamadım, ben de onun peşinden...
önce dükkan gitti, ardından taksiler. karı terk etti, peder kapıları kapadı. yunus gibi aşk uğruna düştük yollara. iş bilmem, zanaat yok. bu tınmıyo hiç. ilk yıllar ufak kahpeliklere başladı, sonra alıştı. gözünü yumup yatıyo milletin altına.
gel dönelim diye çok yalvardım. evlenelim, pederi kandırırım, zagor’a bakarız: yok. kancık köpek gibi izini sürüyo itin. n’aptı buna anlamadım. kaç defa dönüp gittim istanbul’a. yeminler ettim. doktorlar, hocalar kar etmedi. her seferinde yine peşinde buldum kendimi.
bi keresinde döndüm, biriyle evlenmiş bu, hamile... beni abisiyim diye yutturduk herife. nedense rahatladım, ohh dedim, kurtuluyorum. bu da akıllanmış görünüyo. yüzü gözü düzelmiş, çocuk diyo başka bişey demiyo. sinop’ta oluyo bunlar. ben de döndüm istanbul’a. doğumuna yakın, zagor bi isyana karışıyor gene. hemen paketleyip diyarbakır cezaevine postalıyorlar. çok geçmeden bizimki depreşiyo gene, o halinle kalk git sen diyarbakır’a, üç gün ortadan kaybol... herif kafayı yiyo tabii. dönünce bi dayak buna, eşşek sudan gelinceye kadar. kızın sakatlığı bu yüzden.
sonra çocuğu doğuruyo. durum hemen anlaşılmamış. ortaya çıkınca bi gece esrarı çekip takıyo herife bıçağı. çocuğu da alıp vın diyarbakır’a, zagor’un peşine. allahtan herif delikanlı çıkıyo da şikayet etmiyo.
ben o ara istanbul’da taksiden yolumu buluyorum. epey bi zaman böyle geçti. yine her gece rüyalarımda bu. zagor’un diyarbakır cezaevinde olduğunu duymuştum o sıralar. bi gece bi büyükle eve geldim. hepsini içtim. zurnayım tabi. bi ara gözümü açıp baktım: karlı dağlar geçiyo. bi daha açtım, başımda bi çocuk, kalk abi, diyarbakır’a geldik diyo. baktım, sahiden diyarbakır’dayım. bi soruşturma... kale mahallesi vardır oranın, bi gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim? görünce hiç şaşırmadı. hiç bişey demedik. o gece oturup düşündüm. oğlum bekir dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını,usul usul yürü şimdi.
o gün bugün usul usul yürüyorum işte." (haluk bilginer masumiyet/1997)
avendesora avendesora
babam ve oğlum'da fikret kuşkan'ın hayran bıraktığı anlardan biri;

-bana gittin diyorsun ama baba, ben gitmedim. gidemedim, kalamadım da ama. evim nerede bilemedim, çünkü aklımın bir köşesinde, bir tarafında hep sen vardın. seninle bu, bu olmamışlık, bu küslük. i̇nsanın dönebileceği bir evinin olmaması ne demek biliyor musun baba? elimi neye attıysam kurudu. karım öldü. bir zamanlar aynı yola baş koyduğum arkadaşlarım reklam şirketlerinde iktidar borazanı çalan gazetelerde acıyıp bana iş verdiler. köpeğin önüne kemik atar gibi! kendilerini temizlemek, ruhlarını temize çıkarmak için... dur! konu bu değildi. ben başka bişey diyordum. hah tamam! ev diyordum. baba buraya niye geldim biliyor musun? denize bir oda ver. onu yanına al. burada büyüsün, bir evi olsun. gidecek başka hiçbir yeri yok!

-yah... göğdün mü evlat ni demek? zor geldi de mi? bakamıyon de mi çocuğa? göğdün mü, evlat ni demek?

-gördüm baba. görmem mi hiç... peki sen bir çocuğun büyüyeceğini bilememek onu bildin mi? hiç bilir misin bu duyguyu? hayat devam edecek. birileri yeni kitaplar yazacak, okuyamayacaksın. yeni filmler çekilecek, izleyemeyeceksin. sevdiğin bir şarkıyı bir daha dinlemek isterken, dinleyemeyeceksin. bunlar kolay. alışır insan... ama onu büyürken izleyememek, yanında olamamak, ilk kız arkadaşını göremeyecek olmak... baba, yüreğim yangın yeri gibi biliyor musun? gözü arkada kalmak böyle bişey galiba! kaç gündür onu itmek istiyorum bana sarılınca. beni sevmesin diye kaç gündür uğraşıyorum ama elim varmıyor. onun hayatında yutkunamadığı bir yumru olacağım için de kendimden nefret ediyorum! ona bir oda ver baba. bir evi olsun. ama zaman zaman da çıkıp gidebileceği bir ev. ona söylemek istediğim o kadar çok şey var ki, sen söyle ona baba. ona de ki....

-sadık!! sadık oğlum!! kendine gel!!


bir acayip bir acayip
tiyatro öğrencilerinin sabırsızlıkla beklediği, okuldaki en heyecanlı ve ilk sahne deneyimi vesilesidir. çalışmaya başladıktan sonra karnınıza giren ağrılardan tutun da, uykunuzu bölecek rüyalara kadar vesile olabilir. canı sağolsun, bunların da tadı apayrıdır.
bona fide bona fide
eğer bir tiyatrocu olsaydım ilk romeo'yu oynamak isterdim ve bu tiradı yapmayı. tabi juliet'i de güzel bir kız oynamalı.

yarayla alay eder, yaralanmamış olan.
( juliet yukarıda pencerede görülür )
dur, şu pencereden süzülen ışık da ne?
evet, orası doğru, juliet de güneşi!
yüksel ey güzel güneş, öldür şu kıskanç ay'ı,
bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederden
sen ondan daha güzelsin diye.
kıskandığı için vazgeç ona bağlılıktan,
sayrılı ve toydur bakirelik giysisi.
soytarılar giyer bunu ancak
sen çıkar bu giysileri, at üzerinden.
kadınım benim, ah benim sevgilim bu!
ne olur ah, bilseydin sevgilim olduğunu!
konuşuyor, ama bir şey de demiyor;
ne çıkar, anlatıyor ya gözleriyle
karşılık vereceğim ben de!
amma da yüzsüzüm, konuştuğu ben değilim ki!
tüm göklerin en güzel yıldızlarından ikisi,
yalvarıyorlar onun gözlerine işleri olduğundan:
biz dönünceye dek siz parıldayın diye.
gözleri gökte olsaydı, yıldızlar da onun yüzünde,
utandırırdı yıldızları yanaklarının parlaklığı,
gün ışığının kandili utandırdığı gibi tıpkı.
öyle parlak bir ışık ağlayanı olurdu ki gözleri gökte,
gece bitti sanarak kuşlar cıvıldaşırdı.
bak, nasıl da dayamış yanağını eline !
ah, eline giydiği eldiven olaydım da
dokunaydım yanağına.
konuşuyor.ey parlak melek, konuş yine!
sen, göz kamaştıran bir parlaklık veriyorsun geceye;
cennetin kanatlı ulağısın başımın üstünde,
tıpkı ölümlülerin hayretle açılan gözlerine gördüğün gibi.
tembel bulutlara binip uçarken o havanın kucağında,
onu seyreden insanlar gibi hayranlıkla,
öylece bakıyorum ben sana.
1 /