toplumsal tezahürleri bağlamında inanç

senmurw senmurw
müthiş zararlıdır.

bedelsiz bir şeyin olmadığı varsayımı ile yola çıkıldığında: götürüsü, getirisinden daha az olan olanlara (kabaca) kâr; daha fazla olanlara ise (kabaca) zarar diyebiliriz.

kârdan zararın güzel örneklerinden biri de geçmişte ceausescu'nun son konuş(ama)masıdır herhalde.



dipnot: çavuşesku bunun bir bağlamda politik ama bir o kadar da ufak örneğidir. her saramago okuru, her bergman izleyicisi bilir ki; inanç bireyden kurtulup toplumsallaştığı an aklı devre dışı bırakır ve buna müteakip bulunduğu ortamı kaosa sürükler.
senmurw senmurw
oz'da şöyle bir açıklama var: "değişime uğrayan herkes, komünist iken kapitalist olan da veya alkolikken iken yeşilaycı olan da, eski inançlarını kötülerler. çünkü onların işine yaramadıysa kimsenin işine yaramamalıdır. bakış açısı daralır, ışıktan kör olur. fanatikler tanrının kendi saflarında olduğuna inanırlar."

kanaatler insanı inanca yönlendirir. hatırı sayılır bir ikilik ile karşılaşmadan, aynı kanaate sahip kitle ile düzenli hasbihâlin belli bir yaştan sonra devamı da; aynı insanı (o) inançta birliğin kaçınılmaz getirisi olan gruplaşmaya iter. gruplaştıkça aidiyet artar; tartışma yetisi azalır, aidiyet arttıkça; mensubiyet ve kişisel cesaret güçlenir: fedai ve fail olma itkisi desteklenir.

hani olmaz ya bir gün olursa diye, iş, başlığı da aşıp bireysel infialden kitlesel olana dönerse;
sempati ile empati arasındaki farkın ne olduğunu bile idrak edemeden: "bence bin galatasaraylı on bin fenerliyi yok eder" bile denebilir, hatta daha da ileri gidilip kanaatin; şeref, namus gibi kavramların altı dahi doldurulmadan, inançtan da öte bir ödev ve ahlâk meselesi hâline getirilmesi sonucu, çok garip "temizlik" adı altında kirlenebilir.
olaya işin ehli birileri de duhul edebilir (bu hiç olmaz ama velev ki oldu diyelim). pek sevinmemek icap etmeli, haklı olarak emekliliklerini isteyebilirler.

bilemiyorum, bilemiyorum altan. kanaatin böylesine kutsallaştığı yerde asıl kutsal olan her daim sönük kalmaya zorlanacaktır elbet.
bazı kanaatler zamanla o kadar kutsallaşır ki, kendi elinle tozunu dahi alamaz hatta kirlenmesine izin verir hâle getirirsin.
ya kendine gelmeli ya da kendinden geçmeli. yol, sana senden de yakın. yeter ki terse yürüme.
senmurw senmurw
erich fromm'un psikanaliz ve din kitabında şöyle iki pasaj yer alıyor:

"yetkeci dinin ve yetkeci dinsel deneyimin vazgeçilmez bir unsuru, insanın kendini aşan bir güce teslim olmasıdır. bu tür dinde asıl erdem itaattir, başlıca günah itaatsizliktir. nasıl ilah
her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen olarak tasarlanıyorsa, insan da güçsüz ve önemsiz olarak tasarlanır. insan ancak tam bir teslimiyet ile ilahın lütfunu ve yardımını kazanırsa kendini güçlü hissedebilir.
güçlü bir yetkeye teslim olma, insanın yalnızlık ve eksiklik duygusundan kaçışını sağlayan çıkış yollarından biridir. insan teslim olma edimiyle bağımsızlığını ve bütünlüğünü yitirir, ama adeta bir parçası haline geldiği huşu telkin eden bir güç tarafından korunduğunu duyumsar."

"insancı dinlerde insanın amacı en büyük gücü elde etmektir, en büyük güçsüzlüğü değil; erdem kendini gerçekleştirmektir, boyun eğmek değil. inanç, kişinin duygu ve düşünceleriyle edindiği deneyime dayanan yargılarının kesinliğidir, "önerene duyulan saygıdan dolayı önermeleri kabul etmek" değildir. hüküm süren ruh hali sevinçtir, yetkeci dinlerde ise hüküm süren ruh hali keder ve suçluluktur.
insancı dinler tanrılı olduğunda, tanrı insanın hayatı boyunca kavramaya çalıştığı kendi doğal yeteneklerinin bir sembolüdür; gücün ve buyurganlığın sembolü değildir, tanrının insanın üzerinde bir gücü yoktur."
senmurw senmurw
"kişisel adanmışlığı devlete ya da bir siyasi partiye karşı olan, değer ve doğruluk ölçütleri
yalnızca devletin ya da partinin çıkarları olan, kendi grubunu simgeleyen bayrağı kutsal bir nesne olarak gören biri de klan ve totemcilik dinine sahiptir. her ne kadar kendi gözünde bu
(elbette kendini ilkel dinlere adayan herkesin de inandığı gibi) son derece akılcı bir sistem olsa da."

"bir grupça paylaşılmak koşuluyla insana teselli olmayacak insanlık dışı, kötücül ve sağduyudan yoksun hiçbir şey yoktur. bunun için en ikna edici kanıt da geçmişte tanık olduğumuz ve hâlâ tanık olmaya devam ettiğimiz kitlesel delirme olaylarıdır. bir öğreti akıldışı da olsa bir kez toplumda güç kazandı mı milyonlarca insan, o öğretiye inanmayı toplum dışına itilmek ve yapayalnız kalmak duygusuna yeğler."



senmurw senmurw
yoksul bir terzi, günah çıkarma günü'nden bir sonraki gün, bir hasidik hahamına gider ve şöyle der: "dün tanrıyla bir tartışmaya girdim. ona dedim ki, 'ey tanrım, sen günahlar işledin, ben de günahlar işledim. ama sen çok ciddi günahlar işledin, bense önemsiz günahlar. sen ne yaptın? anaları çocuklarından ayırdın, insanların açlıktan ölmesine razı oldun. peki, ben ne yaptım? bazen bir kumaş parçasını bir müşteriye geri vermeyi unuttum ya da kurallara uyma konusunda pek titiz davranmadım. ama sana söylüyorum tanrım. senin günahlarını bağışlayacağım, sen de benimkileri bağışlayacaksın. böylelikle eşit olacağız.'"
bunun üzerine haham şöyle yanıt verir: "seni aptal! neden bu kadar kolayca sıvışmasına izin verdin? dün onu mesih'i göndermesi için zorlayabilirdin."




iş, işten geçtiği zaman, işin ne olduğundan ziyade, işlenenin ne olduğu önem taşır.

"işlenen", "iş"ten fazla ise; zaman bir "taşar"; bir "taşır".
omuzlara kuvvet, akıllara külfet...
senmurw senmurw
"zeki, girişken, başarılı bir iş adamı gitgide fazlaca içki içmeye başlar. adamın hayatı tümüyle rekabete ve para kazanmaya adanmıştır. başka hiçbir şey onun ilgisini çekmez; kurduğu kişiler arası ilişkiler de aynı amaca hizmet eder. arkadaş edinme ve insanları etkileme ustasıdır. fakat dibe vurmuştur ve temas halinde olduğu herkesten, rakiplerinden, müşterilerinden, işçilerinden ve sattığı ürünlerden nefret etmektedir. bu ürünlere de para kazanma aracı olması haricinde özel bir ilgi duymaz. nefretinin bilincinde değildir, ama rüyalarından ve serbest çağrışımlarından kendini; işinin, sattığı ürünün ve işiyle ilgili herkesin kölesi gibi hissettiğinin yavaş yavaş farkına varır. kendine karşı saygısı yoktur ve içkiye sığınarak kendini aşağılık ve değersiz hissetmenin acısını körleştirir. hiç aşık olmamıştır, ucuz ve anlamsız ilişkiler ile cinsel arzularını doyurur."

bu vakayı erich fromm şöyle çözümlüyor:
"bu adamın sorunu nedir? içki içmesi mi? yoksa içki içmesi, yalnızca asıl sorununun anlamlı bir hayat sürmeyi beceremeyişinin bir belirtisi midir?
kendine bu ölçüde yabancılaşmış bir insan, bu kadar çok nefret eden ve bu kadar az seven bir insan kendini aşağılık ve ruhsal olarak çökmüş hissetmeden yaşayabilir mi?

hiç kuşkusuz, herhangi bir belirti göstermeden ve herhangi bir rahatsızlığın farkına varmadan böylece yaşayan pek çok insan vardır. bu insanların sorunları, meşgul olmadıklarında, yalnız kaldıklarında ortaya çıkar. şu var ki; insanlar özlerinden kaçmak için pek çok yolu başarıyla kullanır, kültürümüz özün doyumsuzluğunun herhangi bir biçimde açığa çıkmasını baskılamayı öğütler.
apaçık bir belirti gösteren insanlar doğal duyularının tümüyle bastırılmamış olduğunu ortaya serer. onların içinde bir şey itiraz eder, böylelikle de bir çatışmanın sinyalini verir. onlar tam bir başarıyla uyum sağlamış olanlardan daha hasta değildirler. aksine insancıl açıyla düşünüldüğünde daha sağlıklıdırlar.

bu bakış açısına göre: bir belirti, bozguna uğratılması gereken bir düşman değildir; tam tersine bir şeylerin yanlış gittiğini gösteren bir dosttur. hasta ne kadar bilinçsizce de olsa, daha insancıl bir yaşama biçimi için savaşım verir. onun sorunu içki içmesi değil ahlaksal olarak çöküşüdür. hayat düzeninde başka hiçbir değişiklik yapmaksızın içki içmeyi bırakırsa huzursuz ve gergin olacak; tekrar tekrar aktif rekabet içine girecek ve büyük olasılıkla bugün yarın doyumsuzluğunu açığa vuran başka bir belirti gösterecektir..."


"nasıl gece kuşları güneşin parlaklığıyla kör gibi oluyorlarsa, aklımızın gözleri de parlak gerçeklere bakınca öyle davranırlar."
taklacı güvercini izlemeyi bırakınca elbet minerva'nın baykuşu da mütefekkirin zihnine konmaya tenezzül eder.