türk solu pkk savunucusu mudur

anabacı vokke anabacı vokke
şu veya bu şekilde memlekette sol'a karşı tutum alınırken yanıtı aranan soru bu oluyor. özellikle milliyetçi kesim için temel turnusol bu... neredeyse kürtler hariç kimse bu sorunu konuşmak istemiyor. ama kim konuşsa ortamda kürtler olmasa bile konu bir şekilde kürtlere ve pkk'ya geliyor mesela. alın işte 3 tane milliyetçi kendi aralarında konuşurken bile geliyor işte... ismail saymaz, sosyalist sol'dan kopuşunu pkk savunuculuğuna savrulmayla açıklıyor. en azından gerekçelerinden birisi bu... ama karşısındaki türkçülerden farkını da "bir de bu topraklarda kürtler de var" diye koyabiliyor. 1.47'ye bakın. başlangıç 1.40'larda turan kurulabilir mi diye başlıyor. o andan itibaren azmi karamahmutoğlu'nun biraz gerildiği ses tonundan belli oluyor. o kadar gergin ki "1000 yıldır birlikte yaşadığımız etnik unsur, adlandırmadan konuşalım" diyor:




neyse sonuçta "fazla pkk savunuculuğundan" rahatsız olup sosyalist sol'u terkedip chp'ye kayan ismail saymaz bile mhp'den ayrımını "kürt savunuculuğuyla" koyabiliyor. yani kimsenin konuşmak istemediği, hatta "adlandırmaktan" bile hoşlanmadığı ama kimsenin de pozisyonunu oraya girmeden tarif edemediği bir şey var ortada. ki hakikaten ismail saymaz'ın dediği doğru, turan'a giden yolun üstünde kürtler duruyor... ama turancılar meselenin "adlandırılmasından" bile rahatsız.

neyse soruya geri dönersek...

evet, 90'larda türk solu bugüne göre kürt meselesiyle daha ilgiliydi. kürtlerin mücadelesinin haklılığını ve meşruluğunu legali illegali her düzlemde savunurdu. soruna adını koymaktan da sorunu konuşmaktan da çekinmezdi. aydınlıkçılar o zaman da en şoven eğilimdi. türk ordusunun sınırötesi harekatını bile savunmuşlardı 1995'te. ama onlar bile anadilde eğitimi savunurdu mesela. ama kürtlerin hakkını savunmak geniş kitlelerde pkk'yi savunmakla eşdeğer tutuldu. bu minvalde geçmiş anti faşist tabanının bir kısmı sağ siyasete kaptırıldı da... dsp'nin shp oylarını sürekli bölmesi seçim aritmatiğinde bunun bir ifadesiydi. gene bu dönemde ismail saymaz'ın dediği gibi adı kurtuluş olan ülkücülere de rastlanmaya başlandı. 12 eylül'den sonra bitti denilen mhp'nin yeniden toparlandığı dönem de bu dönemdir. ama türk solu pkk'li miydi? değildi. aksine örgütsel bağımsızlığa çok önem verirdi. ideolojik ayrımların bugüne göre çok daha net koyduğunu söyleyebilirim. her örgüt kendisini "türk ve kürt halkından emekçilerin" öncüsü sayardı bir kere. yani pkk'ye karşı sosyalist öncülük iddiaları ve bu bağlamda pkk'den net ideolojik ayrımları vardı. gücü yeten bölgede örgütlenme çalışması da yürütürdü bu yüzden. pkk ya "küçük burjuva devrimcisi" ya da "devrimci milliyetçi" olarak tanımlanır, komünist olarak görülmezdi. yani dolayısıyla bugünkü gibi gelin hepimiz hdp'de birleşelim" türü bir çağrının hiçbir karşılığı yoktu türk solunda... pkk'yi her şeyiyle savunan bir tdp'liler vardı bir de ödp'nin kurtuluş kanadı herhalde... tdp, en küçük örgütlerden birisiydi. kurtuluşçular da eh işte... orta büyüklükte bir gruptu. bir de hadep'in kardeş partisi sip eklenebilir bunlara. bugünkü tkp'nin atası olduğuna bakmayın. sip, kürt hareketine o kadar angaje bir örgüttü ki kürt halkının sosyalist öncüsü hadep'tir diye bölgede örgütlenmezdi. ama onların bile dağdaki silahlı mücadeleyle belirgin bir mesafeleri vardı. kürtlere sürekli kürt sorununun kırlarda değil kentlerde çözüleceğini, bu yüzden silahlı mücadelenin miadının yavaş yavaş dolduğu propogandasını yaparlardı. onlar da sol'un en küçük gruplarından birisiydi... onun dışında kimse de pkk'yi kürt halkının komünist öncüsü olarak falan görmezdi. ezilen ulusun devrimci temsilcisi olarak görülür, bu minvalde kimi talepleri sahiplenilirdi. onun dışında her eylemleri de savunulmazdı. kendisi de silahlı mücadele veren dhkp c bile sayfalar dolusu eleştirmiştir bazı pkk eylemlerini örneğin...

daha acaip bir örnek doğu perinçek'tir. adam pkk'ye 1995 itibariyle emperyalizmin işbirlikçisi dedi. ama o bile anadilde eğitim dahil kürtlerin bütün haklarını savunurdu "barışçıl çözüm" derdi. yani sonuç olarak sol'un pkk'den bağımsız ama kürtlerin yok sayılan bütün haklarını da batı'da savunmaktan çekinmeyen bir tavrı vardı. bu tavır pkk'lilik olarak anlaşıldı geniş türk halk kitlelerinde... düşünün 1995 itibariyle atatürkçü, 28 şubat itibariyle de ordu savunucusu olan perinçek bile pkk'liydi işte. hatta yardım ve yataklıktan düzmece suçlamalarla hapse attılar adamı...

peki bu sol'un suçu muydu? kuşkusuz sol'un kendi yetersizlikleirnin de bir payı var. derdini daha iyi anlatabilirdi. bu sonucun ortaya çıkmasında kendilerini anlatamamalarının da bir payı var. ama gene de ben asıl sıkıntılı tarafın başta milliyetçiler olmak üzere geniş halk kesimleri olduğunu düşünüyorum. kürt kelimesini duymaya bile tahammülleri yoktu. kürdistan diyen herkesi de pkk'li zannediyorlardı... eh, siz de kendi pozisyonunuzu ne kadar iyi anlatırsanız anlatın. eni sonu anlatabildiğiniz karşı tarafın anladığı kadardır.

bence temel sorun da hala bu... azmi karamahmutoğlu'nun iddia ettiği "1000 yıldır beraber yaşanan etnik unsurun" kendisine türklerin milliyetini yaşamasını bir tehdit olarak görmesi durumu yok. aksine türklerin bu etnik unsurun kendi milliyetini yaşamasını kendi varlıklarına yönelen bir tehdit olarak görmesi durumu var. bu kadar nevrotik bir korku olmasa "sorunun adlandırılmasından" bu kadar korkulmazdı da aslında. azmi katramahmutoğlu kendi yaptığını kürtlere yansıtma mekanizmasını kullanıyor.

neyse 2000 sonrasına gelirsek...

türk solunun asıl pkk'den koptuğu dönem budur. daha doğru tarifi şudur, kürtlerin taleplerinden de koptu. çünkü 19 aralık açıkça bir krıılmadır türkiye sol'unda. devrimciliğin yerini büyük ölçüde parlementer hayaller aldı. kimse 90'lardaki gibi az olalım, öz olalım demiyordu. pratik anlamda da entelelktüel anlamda da devrimciliğe olan inanç büyük ölçüde sarsılmıştı. bunun yerine herkes gözünü parlementoya dikmişti. bu kimisinde daha çoktur, kimisinde daha azdır ama genel trend budur 2000'den sonra. ve lanet olsun ki kürt sorunu öyle bir sorun ki her şeye maydonoz oluyor. bir yandan insanlar "adlandırmak" bile istemiyor ama onu konuşmadan da bir siyasi pozisyon yada strateji belirleyemiyorlar. parlementer hayallere sapan sol da önce bir kürtlere dönük bir tutum belirlemek zorunda kaldı. çünkü meclise girebilmek için temelde iki yol vardı. birincisi kürt oylarıyla girmek. ikincisi de kürt sorununu geri plana atarak, hatta hiç bahsetmeyerek güç toplamaya çalışmak...

ikincisini ne kadar aksini iddia etseler de tkp uyguladı. perde önünde ne derlerse desinler, bölünmeleri vesilesiyle biliyoruz ki 2011 seçimlerinden sonra kemal de aydemir de "biz bu işi beceremeyeceğiz yeniden kürtlerle ittifak yapalım demişler mk'da... metin çulhaoğlu da mealen "akp'yle müzakere değil mücadele edeceğiz" diyor da öyle bağdat'tan dönüyor o iş. bir yerden sonra iş öyle bir hale geldi ki halk arasında "kürtçü" olarak anılmaktan artık bıkmış başkaları da eklendi ve birleşik haziran hareketi diye bir cephe de kurdular.. bunlar sadece pkk'den değil kürtlerden de kopan şoven bir çizgi izlemeye başladılar. bu sayede belli bir kitlesellikte ayakaladılar ama bu kitlesellik oya da dönüşmedi hiçbir zaman. durumlarını ismail saymaz gibi iki cami arasında beynamaz olarak tanımlamak mümkün. bir taraftan "kürtçülükle" anılmak istemiyorlar ve bu meseleyi konuşmaktan hiç hoşlanmıyorlar. ama islami tonu daha az olan bir türkçülükle karşılaşınca da kendileirni ancak kürt sorunundaki tutum üzerinden ayrıştırabiliyorlar. kürt sorununda tutum almadıkları noktada solcu olmaktan da çıkıyorlar....

birinci grup ise hdp'nin paytonuna binenlerdi. bunların hepsi salt parlementer niyet ve arzularla yapmadılar bu işi elbette... gene kabul etmek gerekir, yukarıda tarif ettiğimiz ulusolculara göre geçmişin devrimci iddiasını daha çok taşıyorlardı. ama çoğu 90'larda seçim bildirisinde yazan bir cümleden dolayı bile seçim bloklarından çekilebilirken, örgütsel bağımsızlıklarına aşırı önem verirken bir çağrıda hdp çatısı altında toplanabildiler. eski iddialarından çok şey kaybetmişlerdi... bunların içinde pkk'yi pkk'den bile daha çok sahiplenmek gibi anomaliler de çıktı, çıkmadı değil. ama asıl sıkıntı gene bu da değildi bence... türkiye halkının milliyetçi önyargıları o kadar güçlüydü ki bunlar türkiyeli sosyalistler olmaktan da çıktılar. pkk'nin siyasi temsilcileri gözüyle bakılmaya ve öyle dinlenmeye başladılar. iyice marjinalleştiler.... 7 haziran'a doğru giden süreçte bu marjinalliği de kırar gibi oldular, hatta önceden birleşik haziran hareketinin çeperinde olan mühim bir kitleyi de kendilerine kanalize edebildiler. geçmişe göre daha fazla insanla temasları olduğu da söylenebilir. ama çözüm sürecinin bitişiyle beraber kriminalize de edildiler. artık bu insanlar mitinglerde öldürülüyor, hapsediliyor, polisler tarafından kaçırılıp ajanlık teklif ediliyordu. öyle olunca çevreleri onlara sempati de duysa çok yakın durmamaya başladı. marjinallikten biraz kurtulur gibi olunca da terörize eidlmişlerdi...

yani sonuç olarak türk solu bugün kürtlerin taleplerinden tamamen kopmuş durumda. hdp'ye angaje olduğunda da pkk savunucusu bile değil direk pkk'li muamelesi görüyor. türkiyeli sosyalist olamıyor. ama türk sağı hala bile adını koyamadığı sorunun savunucularıyla gölge boksu yapmaktan bıkmadı.... sorun hem var hem yok, vardır diyen de ismail saymaz olsa bile pkk'li klasmanına alınıyor.
purge me purge me
başka bir sözlükteki, pkk nın türk solunu davar güder gibi gütmesi başlığını çok seven ve zamanında gülümsemiş birisi olarak, (bkz: evet) ya da daha kısa (bkz: he) diyerek yanıtlayabileceğim soru cümlesi.

uzun devrik cümle denemesi: ek olarak gecenin sessizliğinde, emek vererek hazırlanan bir başlığa, sözlük tozu yutmuş bir birey olduğunu her fırsatta belirten bir yazar profili olarak, soruya görüşüm zıt olsa bile en azından verilen efora saygı göstererek susmak veya detaylı bir yanıt vermek yerine, daha çok yeni jenerasyona yakışan bir biçimde verdiğim, alelade, alay edercesine yazılmış gibi duran, popülist ve ucuz bir laf sokma gayretinden öte bir amacı olmadığı izlenimini veren bu özensiz bu yanıtım yüzünden; yarın bir gün bu konu trend bir tartışmaya dönerse; solun her kesiminden yazarlardan tepki alabileceğimi, olaydan bağımsız ortayolcuların veya benim gibi siyasi konulara fazla bulaşmayanların bile gelip, "bizim de adımız bulunsun" dercesine yazacakları, "pkk ve sol bir değil, benim çok güzel solcu arkadaşlarım da var vatan sevdalısı ve komando olan" altyazısını taşıyan, senelerdir görmekten illallah dediğim ve kustuğum türdeki yanıtları görme olasılığımın olduğunu, politika ve yakın siyasi tarih ile ilgilenen ve benden bu konuda daha donanımlı olduklarını girilerindeki detaylardan anlayabildiğim, sözlükte sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen bazı yazar arkadaşlar tarafından cahilce ve boş konuşmak ile suçlanma olasılığımın da olduğunu, yine bir kısım benzer tarzda yazar tarafından aşağılayıcı bir biçimde, bu konulardaki cehaletimin yüzüme vurulabileceğini, bunun ulu orta ilan edilmesi veya topluluk içinde küçük düşürülmem amacıyla bir çeşit siyasi bilgi testine dahi tabi tutulabileceğimi, solun en son 4-5 milyar kadar olan her fraksiyonu ve kalıbı tarafından suçlanma ihtimalimin olduğunun farkındayım. bunu fırsat bilen eski sevgililerim bile, oluşabilecek kaos ortamından sebep bir tekme vurabilir. bu olay kelebek etkisine neden olup, olası tepkilere kontrolsüz öfke ile vereceğim küfürlü yanıtlar sebebiyle sözlükten uçurulmama kadar gidebilir. bunu kaldırmayacağımdan sebep, geçmişten gelen dertlerime son bir darbe olarak eklenen bu elim hadise sonunda -- (bkz: hepsi yaralar sonuncusu öldürür) -- yaşama azmimin iflası yüzünden içtiğim antidepresanlar sonucunda intiharıma ve ölümüme kadar gidebilir bu mesele.

bu olasılıkları bilmeme ve göze almama rağmen kısaca öyle bir yanıt veresim geldi çünkü öyle işte hemen hemen. çünkü ben kocaman bir lahanayım ve geceler uzamaya başladı. insanın canı sıkılıyor sessiz sakin sözlükte ya.
dumrul dumrul
insan topluluklarının doğadan kopuk kendinde bir şey olduğu algısı insana dair istisnasız her konunun yanlış anlaşılmasını koşullayan bir temel kırılmadır. şimdi aranızda "yağ bunu nasıl dine bağladın" dyenler olacaktır ama dinler insanı biyolojik bir mekanizma değil tam da kendinde insan olarak, şimdi olduğu haliyle yaratılmış kabul ettikleri için pek çok diğer yanlış anlama gibi bu zihinsel kırılmann kaynağı da dindir.

oysa insan hiçbir şekilde doğadan kopamaz. insan davranışları da doğa yasalarına tabidir. topluluk dinamiklerini de fiziksel anıştırmalar üzerinden tarif edebiliriz. buna siyasal tutumlar da dahildir.

toplumda ağırlık merkezleri vardır. bizler sosyolojiyi ya da siyaseti anlamak için aslında fiziksel modelleri kullanırız ama bu fiziksel modellerin fiziksel model olduğunu bir türlü ifade edemediğimiz için karşımızdaki verileri (bir kez daha) yanlış yorumlarız. türkiye'de siyasetin merkezi aşırı sağa doğru kaydıkça sol da bundan çeşitli biçimlerde etkilenir. solun solunun 1971, 1980 ve 2000 yıllarında peş peşe gelen üç derin yenilgisi hem bu aşırı sağa kayışı kolaylaştırmış hem de radikal solun da bahsettiğim ağırlık merkezinin kayışından çok daha kolay etkilenebilmesini sağlamıştır. siyasetin merkezi bu denli sağa kaymamışken ve sol en azından son yenilgisini almamışken siyaseten çok daha bağımsız takılabiliyordu. çünkü kendilerine atfettikleri genellikle aşırı abartılmış gücün getirdiği ciddi bir özgüven vardı. diğer her konu gibi kürt solu ve pkk meselelerine de bu özgüven üzerinden yaklaşıyorlardı. solun geneli kürt sorununun farkındadır ve bunun çözüm merkezinin de kendisi olduğu iddiasındadır. pkk ise kürt siyasetinin en etkin parçası olarak bir yerde doğal olarak bu bakış açısına tahammül edemeyecektir. solun pkk ile ilişkisi 2000'e kadar sıklıkla çatışma hali içerir. dhkp/c pkk ile doğrudan hiçbir zaman çatışamamıştır yani aralarındaki gerginlik silahlı çatışmaya kadar evrilmemiştir ama 2000'ler boyunca azalmak kaydıyla bu gerginlikler devam etmiştir. tdkp, tikko gibi örgütler pkk'ya fiilen karşı koyacak bir güce sahip olduklarını hiç düşünmemişlerdir ama aralarında silahlı çatışmaya varan olaylar yaşanmıştır.

19 aralık 2000 yenilgisinden sonra hızla etkisizleşen radikal solda anabacının dediği gibi iki farklı eğilim ortaya çıkmıştır. esasen birinci grup pkk'yı bırakın kürt lafını ağzına alamaz hale gelmiştir. yani kürt sorununda kendisini çözüm adresi olarak görme tavrı fiilen ortadan kalkmıştır. bu durumda da pkk'nın bu alana dönük esneme kabiliyeti yükselir. gerilimler azalır. yani ağırlık merkezindeki değişim pkk'nın hareket alanını genişletmiştir. çünkü toplumsal - siyasal alan da doğa gibi boşluk tanımaz. türkiye siyasetinde ağırlık merkezi aşırı sağa kayarken uçlar hemen hemen yerinde kalır ama toplumsal vasat bir tarafa yığılmış olur. pekii diğer ucu kim dolduracak? daha hacimli olan yapı dolduracak ve orada çekim merkezi haline gelecek. yani aslında "sol" bir yapı olduğunu söyleyemeyeceğimiz pkk sol kanat boşaldıkça en sola yerleşmiş olur ve orayı fiilen domine eder.

yeterli hacme sahip olmayanlar ise iki ayrı ucun çekim alanlarına bağımlı olacaklardır. ağırlık merkezi aşırı sağa kayarken türkiye'deki radikal sol da sistematik şekilde sağa doğru çekilir. yani solun kitle tabanı geçmişteki gerilimler fiilen ortadan kalksa da kürt sorunu gibi bir şeyi gündemlerinden çıkaracaklardır. haliyle sorun senin için görünmez hale geldiğinde sorunun merkezindeki yapı da gündemden çıkmaya başlar. dolayısıyla türkiye solu ana gövdesi itibariyle ve zihinsel açıdan bugün pkk'nın çok uzağındadır. ikincisi, pkk diğer kutupta tek başına tutunan bir ağırlık merkezi haline geldiği için onun çekim alanı bir takım yapıları daha fazla etkisi altına almıştır. ama burada daha güçlü bir çekim alanı daha var. o da sağcılaşma eğilimleri. bu süreçte pkk'nın etkisi altına giren mlkp gibi sol yapılar aynı zamanda legalize olmaya doğru gitmişlerdir.

bugün yetmez ama evet tayfası koca bir sürecin tek günah keçisi haline getiriliyor ama türkiye solunun geçmişteki en kapalı, en sekter yapılarından biri olan tikb mesela 2010'a doğru (anayasa değişikliğine karşı açık tavır içinde olsalar bile) türkiye'nin demokratikleştiğini, dolayısıyla burjuva demokrasisinin hakim olduğunu, faşizm sorununun ortadan kalktığını filan öne sürüp "sosyalist devrim" tezine doğru yönelebilmiştir ki tikb'deki son bölünme bu tartışma içinde ortaya çıkmıştır. şaka gibi değil mi? faşizmin klasik formuna en yakın duruma geldiğimiz bir dönemde radikal solun en ortodoks tayfası içinde birileri demokrasiden filan söz etmeye başlayabiliyor. işte bu solun sağa kayışının en net örneklerinden biridir. aynı dönemde o kadar çok sol parti kuruldu ki solu gayet iyi tanıdığım halde ben bile kim kimdi karıştırmaya başladım. bu sağa kayışın birinci temel göstergesi legalizasyondu. örgütlerin yasal partilere dönüşmesiydi. kürt hareketi çözüm süreci sayesinde o alanı da hızla doldurduğu için legalize olan solu da hdp aracılığıyla yedekleyebildi. ikincisi solun sağa kayışı ya da liberalizasyonunun bir diğer çok önemli göstergesi kimlik siyasetlerine doğru kayıştır. düne kadar salt köylü hareketi olan tikko bile bugün lgbt yapılanmasına sahip. işte bu bizim 10 sene önce bile hayal edemeyeceğimiz bir şeydi. sen bir kez kimlik siyasetinin alanına girdiğin zaman o alanı da domine edebilen pkk'nın çekim alanından kaçamazsın. niye? çünkü pkk kendisini marksist leninist olarak lanse ettiği 1993 önceside bile her şeyden önce bir kimlik hareketiydi.

şimdi işler daha da karıştı değil mi? geçmişte türkiye solunun daha sağında yer alan pkk bir nebze daha sağa kayıyor ama türkiye solu dediğimiz radikal örgütler çok büyük bir hızla sağa kaydıkları için pkk soldaki tek ağırlık merkezi haline gelmiş oluyor. bu nedenle de kendi eksenini kaybetmiş olan solun bir kısmı onun çekim alanına giriyor. en yalın haliyle fizik konuşuyor burada.

elbette burada vasatın yargılarıyla ilgilenmiyorum. şurada 15 temmuz'un tanka atlet tıkamışlar geyikleriyle taşak geçtiğimiz için bile pkk'lı ilan edilebiliyoruz. vasatın hoşuna gitmeyen ne söylersen söyle, ne yaparsan yap hemen pkk'lı oluyorsun. şimdi bu malakların gözünde türkiye solunda pkk'ya her dönem en uzak durmuş bulunan örgüt olan dhkp/c'yi bile pkk'ya yamıyor bu tipler. çünkü baştan aşağı zır cahiller.

bunların asla anlamayacağı şey şu: siyaseten sağa kayış rasyonel alanın tamamen boşalmasıdır. sol örgütler fikren pkk ile aralarındaki mesafeyi açarken, ondan uzaklaşırken pratikte onun etki alanına daha çok girebilmişlerdir. buradaki dinamik de şudur. fark açılıyor çünkü pkk hala kürt hareketi olması bağlamında bir kimlik hareketidir. ama her şeyden önce legalizmin en uzağında duran bir örgüttür. hacmi çok büyük olduğu için legal alanı çok etkin kullanabilir ama ipler elinde silah olanların elindedir. solda ise böyle bir hacim bulunmadığı için siyasi partiyi bırakın dernek kursalar fiilen legalleşmeye doğru evriliyorlar. legalizmin bunlardaki başat etkisi kendi gündemini yaratmaktan uzaklaşmaktır. bu nedenle de kendi gündemine sahip her hareket bunları etkisi altına alabilir ve ne yaptıklarının farkına bile varmazlar. allahın kıytırık lgbt hareketi bile bunları yedekleyebilir. bu durumda bir de artık ordulaşmış olan. bazı avrupa ülkelerinden daha çok silahlı elemanı bulunan pkk bunları pratikte hayli hayli yedeğine çeker.

bu nedenle de "türk solu pkk savunucusu mudur?" sorusunun cevabı çok net şekilde "hayır"dır. ama soruyu fiziğe doğru çekersek ve "türk solu pkk'nın etki alanında mıdır" dersek bu sorunun cevabı da kesin şekilde "evet" olur. çünkü fizikten kaçmak mümkün değildir. mevcut durumun çözümü de vasatı aşırı sağdan en azından makul seviyelere çekebilmektir. sol sola kaymayı başarabilirse her türlü kimlik siyaseti gibi pkk'nın da etki alanından uzaklaşacaktır. oysa kuş beyinli aşırı sağ solu bütün gücüyle sağa çekmeye çalıştıkça pkk'nın oyun alanını genişletiyor. çünkü kutuplaşmanın doğası hakkında da en ufak bir fikir sahibi değiller.

nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça...
3