türkiye de ingilizce eğitimi

1 /
versatile versatile
acun ılıcalı.yıllardır bir yetenek sizsiniz adında bir program yapıyor.
yabancı insanlar da katılıyor bazen.
3 kişi sahnede biri yabancı.türkçeyi bilmiyor gibi.
acun ılıcalı soruyor: nasılsın?
adam: iyiyim sen nasılsın.
insanlar gülüyor sonra.hoşlarına gidiyor çünkü.

ben mesela abd'ye gitsem o adamın yerinde olabilirdim.
nasıl mı?

adamın ses tonundan ce verdiği cevaptan anladığım şu:
kalıp kullandı.bize ingilizceyi de zaten öğretmeye başlarken nasılsın ın cevabını falan vermiştiler.
o adamda bence bizim gibi öğrenmiş.
yani öğrenememiş.

biz.öğrenemiyoruz.
çoğu anadolu lisesi mezunu bile bu dili yıllarca görüp öğrenemiyor.
öğretemiyorlar.yöntemde hata olmalı.
coccinella coccinella
ilkokuldan itibaren eğitimi verilmesine karşın yeterli bulmadığım sistemdir.
dördüncü sınıftan itibaren ingilizce eğitimi başlıyor(daha erken olanlar da vardır muhakkak) yıllar boyu eğitim veriliyor. fakat hala bazı insanların ingilizce düzeyleri yeterli durumda değil.başka ülkelere baktığımızda ise bizim ingilizce eğitimi gördüğümüz süre boyunca iki üç dil öğrendiklerini görüyoruz. bu da türk eğitim sisteminin hatasıdır.
kiralık katil zülküf kiralık katil zülküf
muhteşem eğitimdir. öyle muhteşemdir ki; 6-7 sene ortaokul, lisede ingilizce dersi görmüş insanlar sonra üniversitede en azından 1 sene bu dersi alırlar.sonra tömer,english time gibi kurslarda 1. kurdan başlarlar.düz liseden gelip 2. kurdan başlama hikayesi anlatan birisini görmedim daha.o kadar muhteşem yani.
soru olmadan, konuşmadan yabancı dil eğitimi olamaz.35-50 kişilik sınıfta kime sıra gelecek de soru soracak da ölme eşeğim ölme. 150 sene alıştırma çözsün çocuklar 151. sene kursa başlayınca yine 1. kurdan başlarlar. her işimiz göstermelik. işte deprem olunca ya da karşımıza turist çıkıp adres sorunca anlıyoruz bu durumu
neredennereye neredennereye
yıllarca derslerine girip bir türlü öğrenemediğimiz dildir ingilizce. acaba suç öğrencilerde mi yoksa eğitim sisteminde mi? eğitim sistemimizde (en azından bizim zamanımızda) ingilizcenin sürekli dil bilgisi öğretiliyordu. yok zamanlardı, yok bilmem neydi (bak onları bile hatırlamıyorum şu anda). peki biz türkçe yi nasıl öğrendik, dilbilgisi öğrenerek mi yoksa zamanları öğrenerek mi? bakın tatil beldelerinde çalışan, okumamış ve hiç ingilizce dersi almamış insanlara. hepsi çok iyi bir biçimde ingilizce konuşabiliyorlar. onlar nasıl öğrendi acaba?
kedivekarinca kedivekarinca
türkiye'den kasıt -üniversite dahil- okullardaki eğitim ise * bi s.kime yaramayan eğitimdir. ilköğretim 4. sınfıtan başlayıp üniversitenin 2. sınıfına kadar aynı şeyler farklı hocalarca tekrarlanıp durur. sonuç olarak 7 yıllık zorunlu ingilizce eğitiminde öğrenci vat is yor neyme'de kalır.
naunet naunet
sadece gramer kalıplarını öğretip konuşmayı öğretmediği için kısa süre bile geçse hemen unutulan eğitimdir. kısacası fazla bir işe yaramaz. daha doğrusu konuşmaya ağırlık verilmeden kuru kuru gramer bir halta yaramaz. unutulmamalıdır ki konuşurken "past perfect tense"ten ziyade pratik kalıplar işe yarar.
spancibab spancibab
bir ingilizce öğretmeni olarak konuşmam gerekirse, yerin dibine giresice eğitimdir. şimdi ben kendimi geliştiren ve modern dil edinim yöntemlerini uygulayabilen bir öğretmen olarak görüyorum. ingilizceyi de anadilim gibi konuşuyorum. bunların hepsini ben iyi bir lise ve iyi bir üniversitede eğitim görmem sonucu kazanıyorum. kendi adıma konuşuyor, diğer ünivetsitelerin eğitimi hakkında bir yorumda bulunmuyorum

sonra -bu iyi üniversiteden mezun olmama ve özel sektörde rahatça iş bulabilecek olmama rağmen- ben diyorum ki "yıllardır hayalimdi, öğretmen olmak istiyorum" ve milli eğitim bakanlığı'nın kadrolu ingilizce öğretmeni oluyorum.

okula gidiyorum, kitaplar geliyor önüme. kitaplara bir bakıyorum ki o da ne? hiç bir sistematik yok. ne hazırlanışında, ne sunuşunda ne de içeriğinde.

ilk olarak içerikten bahsedeyim. o kadar sıkıştırılmış ki, benim en erken lise 2'de falan edinmem gereken -ve edinebilecek kapasiteye ulaşacağım- yapıları, o yaşta anlamamın mümkün olmadığı şeyleri ben 7. sınıfta, 8. sınıfta öğreniyorum. bütün o müfredat* hazırlanırken sanki öğrencilerin çocuk oldukları unutuluyor da makinaymışlar gibi düşünülüyor. yahu öğrenci ne verirsen onu kaydedebilecek kişi değildir, gelişim psikolojisi var, hangi yaşta ne öğrenebileceği bellidir. sanki kovalayan var, çocuğa 8. sınıfın sonuna kadar saçmasapan şeyler öğretiyosun.

sonra, hocam, öyle bir üniteler modern deyişle "temalar" bulmuşlar ki beş benzemezler. aralarında hiç bir alaka olmayan konuları paldır küldür sıralamışlar, sonra gel de tematik öğren diyorlar çocuğa. e sen bunun zeminini hazırlıyor musun? bakın örnek veriyorum. 8. sınıf ingilizce kitabı art arda üç ünite "rüyalar", "atatürk'ün hayatı", "dtektif öyküleri". 7. sınıf art arda dört ünite "burçlar", "turistik yerler", "doğal mirasımız", "bilgisayarlar". hadi gel de öğret bakalım. nasıl bağ kuracaksın? bir de diyorlar " e ama program esnek, sen istediğin gibi şekillendir". ah be kardeşim sen bana şekillendirebileceğim bir şey vermiyorsun ki, uygulamazsam soruşturma açıyorsun, bi de ulusal standartlar var, sınavlarda aynı yerlerden soruyorsun. bu nasıl esneklik.

daha bitmedi. ünitelerde bir parçalar var ki akıllara zarar. tek bir ünite içinde 9-10 tane okuma parçası olur mu allasen? hem de öyle kısa kısa da değil, baba baba. yanında dinleme metinleri, sanki çocuğun ikinci anadili ingilizceymişçesine zor ve uzuun dinleme metinleri. hiçbir çekiciliği yok. ne bir şarkı türkü ne bir şey. ve tüm bunları bitirmem için sen bana 8 saat vermişsin. hadi gel de sen yap sayın milli eğitim. sıcak koltuklarınıza yapışmayın.

devam ediyorum. o kadar rezil kitaplar ki, yazım yanlışları, bilgi yanlışları diz boyu. 5. sınıf ingilizce kitabında gökçeada ve bozcaada'nın istanbul'da olduğu söyleniyor. bunu kim görüyor. nasıl bir kafada bu kitaplar türkiye'nin tüm okullarında okutuluyor? ben bilmiyorum. yahu çocuklar kavram öğrenecek, öğrenecek ama sen oraya sweet yerine sweat yazarsan afedersin nah öğrenir. çıldırıyorum. hava bülteni "weather news" midir sayın kitab onayıcıları yoksa "weather report" mudur? sorarım size bu kitapları hazırlayanlar ingilizce biliyor mu yoksa siz ihaleleri peşkeş çekerken onlar copy paste yapmakla, chicken translation yapmakla mı meşguller.

bakıyoruz meb üst kademelerine, bu kitapları onaylayan kurumlara, tek bir çekirdekten yetişme eğitimci var mı? eğitimin her kademesinden geçip oraya gelmiş adam var mı? yok. eğitimden, eğitimciden, onaylayıp dağıttığı kitaptan zerre haberi olmayan insanlar orada oturuyor.

oraya işi bilen insanlar oturacak ki düzelecek.

at koşturur gibi çocukları yormayan, eğlenceli konular içeren, şekil ve içerik bakımından zengin malzeme olacak. okulların standartları yükseltilecek. standart dediğime bakmayın siz, bir bilgisayar bir hoparlör yeter. neden bu dili öğreniyoruz, ne işime yarayacak sorularına çocuklar cevap bulacak. senin bir dil eğitimi felsefen olacak. çocuk daha hiçbir şeyden haberi yokken lömbürt diye gel ingilizce öğreneceksin denmeyecek. s+v+o tipi saçmalıklar yerine sen iletişim becerisini, dil kullanmayı ölçeceksin. ondan sonra bakalım bakalım dil öğrenimi yerlerde mi sürünüyor, tavan mı yapmış.

dertliyim bu konuda ve daha da olsa yazarım ama şimdilik bu kadar sevgili yazarlar. sıkılmayıp da sonuna kadar okuyanlara teşekkür ediyorum.

not: bu yazı meb'e ithafen yazılmıştır.
rorschach rorschach
laf olsun torbada olsun diye bir deyim vardır ya hani işte bu da sırf okulda öğrenciye ders olsun die verilen derstir.çocuk sınavda 100 alır ama ingilterenin bir sokağında kaybolsa yolunu bulamaz,kimseye hiç bi derdini anlatamaz,bahse girerim...
nhntly nhntly
lisede dil bölümünde okudum ben. nearby kelimesini nörby diye telaffuz eden ingiliz dili ve edebiyatı mezunu bir ingilizce hocamız vardı. varın gerisini siz düşünün.
atpglikozfosfotransferaz atpglikozfosfotransferaz
eğitim bir kenara.. o zaten bok gibi de...

bizim sıkıntımız aslında dil olarak yalnız kalışımızdır...

genelde herkes avrupalıların en az 2-3 dili konuşup, bizim bir ingilizceyi bile sökememizden yakınır... çok yanlış değil ama asıl nokta bizim dilimiz farklı bir dil ailesinden gelmektedir.

türkçe, -bildiğim kadarıyla, filolog değilim çünkü- japonca, çince, korece ve fince gibi dillerin bulunduğu bir dil ailesinden geliyor. ve uzun zaman boyunca ortak noktalarını hep kaybetmiş bir dil oldu. ortak kelimeler gitti, onun yerine özellikle fransızca, arapça, farsçadan kelimeler geldi, türkçeleşti falan derken ne bir ural-altay dili olarak kaldı ne de avrupa dilleri gibi oldu..

avrupa dilleri ile türkçe arasında çok fazla gramer farklılıkları var

kelimeler hiç benzeşmiyor..

yani hiç ortak noktamız yok...

avrupalılar dilleri arasındaki farklılıkları bulup, ki; bunlar özellikle kelimelerin yazılışları ve telaffuzlarındaki farklılıklar.. bunların pratiğini yaparak diğer dilleri çok rahat öğrenebiliyorlar..

bir türk ingilizce veya diğer dilleri öğrenecekken; önce yeniden kelimeleri öğreniyor, sonra yeni bir gramere başlıyor... derken hepsini öğrenecek diye kendini kasıp ezberlemeye başlıyor.. bu sefer gramere takıp, grameri adam akıllı öğreniyor.. derken pratik yapamıyor... konuşmak istese kelimeleri kendi diline göre dizemiyor...

sonuçta o dil öyle güdük kalıyor...


sonradan gelen edit: okumayın bunu, yok öyle şey... az önce bir düzeltme geldi de.. ben bildiğimden utandım, bakmayın buna *
rosinantaly rosinantaly
gençler için bir sene kayıp demektir benim gibi prof kurbanları için 1.5 sene hatta 2 seneye kadar uzamaktadır... dersi anlamaktan öte anlatılanı anlamak , sanıyorsun ki hocanın anlattıklarını ingilizce olarak anlıyorsan tamamdır gel gelelim ki öyle midir tabi ki değildir ...
1 /