türkiye den siktir olup gitmek

31 /
marimar marimar
öncelikle küfürlü yazılara ve başlıklara karşı tavrım net, karşıyım. küfür olmayan ama küfür etkisi yaratan kelimeler kullanılabilir mesela. neyse konuya döneyim. türkiye'den gittiğinde her şeyin güllük gülistanlık olacağını zannedenler var ise geçmiş olsun. o işler gerçekten öyle olmuyor. hangi nedenlerle ve motivasyonla gidildiğinin tabi ki çok önemi var ama geleneksel ve aile kavramının çok baskın olduğu bir yerden geliniyorsa gitmeyi iki kere düşünmek isabet olur. bir de şu var ki türkiye'de yaşayan eş dost, gidenlerin müthiş bir hayat yaşadığını falan zannediyor. yani genelde isteyerek gidenler türkiye'deki hayatından daha iyi bir hayat yaşıyor evet ama hayat sadece instagramda görülenlerden ibaret değil. sıfırdan bir hayat kurana, belli bir düzen oturtana kadar çekilen sıkıntıları kimse duymak ve ortak olmak istemiyor. herkes sonuca odaklanıyor çünkü. bazen de anlatılsa dahi anlaşılmıyor, bu sefer türkiye'de durumun daha kötü olduğu savıyla dert yarıştırılıyor. i̇mkanı olan ve isteyen herkes gitsin. yapamayan bu da tecrübeydi der döner geri. kaybedilecek bir şey yok yani.
avangard jazz avangard jazz
işin çok komik bir tarafı var, o da bu eylemin aslında yıllar önce yapılmış olması gerektiğiydi.

şu saatten sonra, dünyanın şu barut fıçısı vaziyetinde (bir de iç güvenlik tarafı var o ayrı) şu saatten sonra gitmek de büyük risk artık. zira gidildiğinde ülkeye alışıp, istikrarlı bir hayata, rahata kavuşmak 2-3 sene alıyor.
anabacı vokke anabacı vokke
bu hissi ilk çocukken yaşadığımı hatırlıyorum. sanırım fazla sorgulayan bir çocuktum ve bu sayede ortalama türk erişkinin kafasını kullanmayı pek sevmediğini farkettim. misal ilkokulda yazı yazmayı öğreniyorsun, bu çizgiyi neden yukarıdan aşağıya çekiyoruz da aşağıdan yukarı çekmiyoruz diye soruyorsun. eşşek kadar adam bunun cevabını veremiyor lan... hadi o ana kadar bilmiyordu da o an beynini kullanıp, mantıklı bir sebep de bulamıyor yani. hayır anasını satayım, bir inşaat ustasına gitsen o sıvayı neden öyle çektiğini bilir yani...

lanet olsun ki yurtdışında akrabalarım da vardı. almanya'da kimsenin 3 basamaklı bir sayıyla iki basamaklı bir sayının çarpımı verip, alttaki toplamlarının boş hanesindeki rakamları bularak ölçülüp, "hmmm sen zeki bir çocuksun sanırım" diye seçilip gymnasium'a gönderilmediğini biliyordum yani... dedim ya, sorgulayan bir çocuktum. bildiğin su doku çözdürüyorlardı bize, bilimsel hiçbir değeri yoktu bunun. buna ayrılan zaman ve paranın hiçbir toplumsal faydası yoktu yani. öte taraftan almanya'daki yaşıtlarımın benim kadar stres yaşamadığını, manevi borç altında büyümediğini de görüyordum. gymnasium'a gitmek bir şeydi ama gitmemek de hayatın sonu değildi. herkese hayata atılacak bir fırsat veriliyordu, spor yapacak, bir hobi edinecek fırsat da veriliyordu. ama bizde bunların hepsi anadolu lisesi denilen kavramda toplanmıştı. ya oraya gidip ediniyordun, ya da gidemeyip kaderne razı oluyordun ki gene bizim mahalledeki ortaokuldan neden daha iyi bir basketbolcunun çıkamayacağının da cevabını bulamıyordum kafamda... ve ben bunları sordukça büyükler sinirleniyordu. çoğunun da sosyal dmeokrat geçinen tipler olduğunu söyleyeyim, hiç öyle godoş iç anadolu sağcısı değillerdi yani.

asi ama becerikli bir çocuktum, sınavı kazandım neticede... ama sistemi ilk sorgulamaya başladığım an o andır yani. ailem hadep'e oy verirdi ama bana ulusal bilinç verdiklerini söyleyemem. ulusal bilinç bir hayli geç gelişti bende... sistemi sorgulamam orada n doğru olmadı. ama sistemi sorguladığım için ulusal bilince ulaştım belki de... her neyse...

anadolu lisesine yazılmışım, hazırlıkta deli divane gibi ingilizce öğreniyorum. bu en imkanlı okulun bile spor salonunun, müzik odasının almanya'nın allahın siktirettiği bir kasabasındaki gesamtschule'den daha kötü olduğunu görüyorum. ve orada kafama koydum, madem bu yaşta ingilizce öğreniyorum. bunun için de imanım gevriyor, gidicem bu ülkeden abi... üniversite bitince gidicem. tam böyle ucundan kıysıından anne babanın devlet dersinde gördüğü işkenceleri de öğrenmeye başladığın, ufak tefek kulak misafiri olduğun dönem...

bu duyguyu ilk o yaşlarda tattım, insan gitmeyi kafasına koyunca içinde bulunduğu kültürel alan her şeyiyle batmaya başlıyor. milliyetçilikten tut, oruç tutmaya her şeyle dalga geçmeye başlıyorsun ve ne kadar söylemeye can atmasan da ağzından dökülüyor işte... neden olduğunu anlamadığım bir şekilde bu ailemde korkunç bir panik yarattı, hemen beni bu sapık düşünceden uzaklaştırmak için girdiler yapmaya başladılar. serkan bayrak gibi anti sosyal kişilik bozukluğum olduğunu düşünmüyorum ama bir noktada ona benziyorum sanırım, kafamda hayalini kurduğum şeyi yapmak için girişimde bulunmaktan çekinmiyorum. belki evden kaçmıyorum ama buna şu yoldan ulaşılır diyorsam o yolda yürümekten çekinmiyorum yani... galiba bizimkileri benim bu düşündüğüm her şeyi pratiğe geçirme huyum ürküttü. o yaşta bile ortaya çıkması ürküttü... memur çocuğu sağlamcılıklarına ters geldi. biraz da kendi yürüdükleri yolla yapamadıkları hesaplaşmalarının, yenildikleri yetmezmiş gibi bir de bizzat kendi aile ortamlarında bir mağdur shaming yaşamalarının da payı vardır sanırım. benim de bunları yaşamamı istemediler. ama bugün hata yaptıklarını kendileri de kabul ediyorlar.

neyse beni avrupa hayalinden vazgeçirmek için yapacakları girdi "almanya bitti almanya'da hayat yok" olamazdı elbette... mevcut sistem sınırları içerisinde batı, türkiye'yi her türlü döverdi. işte bu girdiler direk kapitalist sisteme gömülerek yapıldı, sen orada sokakta açlıktan öl bir kiş dönüp bakmaz gibi evsizler var gibi... o girdiler olmasa leş bir liberal olurdum herhalde ve bugün çok daha mutlu bir hayatım vardı, ondan eminim. sosyalist olmamda o dönem ısrarla yapılan bu tarz girdilerin payı vardır. pişman mıyım? çok da değilim. ama günün sonunda gene kendi kıçımın derdine düşeceksem ilk günden düşmenin hiçbir sakıncası yoktu yani... bizimkiler bendeki bu yırtıklığı törpülerken aslında benim "ne çok önde ne çok geride" durarak kendimi korumamı sağlamadılar. aksine daha az yıpranacağım yolları kapattılar, bunu seçmediğim için gene bana sardılar. eh bunu anlamaları da nereden baksan bir 20 yılı buldu...

neyse o arada okulda farklı bir çevre edindim, ilk sigara ilk bira derken bir sosyalizasyon yaşadım ve o dünya da hoşuma gitti. sanırım overthinkingden kurtulduğum ve hayatın tadını çıkartmayı öğrendiğim evre o dönemdir. insanlar keyif adamı olduğumu ve yaşamayı bildiğimi söyler. o benim evden öğrendiğim bir şey değildir, ortaokul lise yıllarında yeni edindiğim çevreden aldığım bir şeydir. orada yavaş yavaş endüstri toplumu disiplininden latin romantikliğine de geçiş yaptım. hayatı çok ciddiye almanın gerekli olmadığını farkedince çalışmayı da çok ciddiye almıyorsun. kafanda kutsal bir değer olmaktan çıkıyor. eh işte rock'n roll ve kızlar da devreye girmeye başlıyor tam o sıralarda... ama bu da başka bir generation conflict çünkü ailem böyle bir hayattan gelmiyor. belki beni liboş olmaktan da kızıl komünist olmaktan da, kürt milliyetçisi olmaktan da, avrupa'ya gitme hayaliyle yanıp tutuşan atarlı bir ergen olmaktan da kurtardılar ama oğulları hiç yaşamadıkları ve tanımadıkları, işin kötüsü görünce de yadırgadıkları bir hayatı yaşıyordu artık. baya bir zorlandılar açıkçası... ben olsam ne yapardım, hiç bilmiyorum. bir şeyi tanımamak kötü şey velhasıl...

bu kuşak çatışması bende başka bir liberalizmi tetikleyebilirdi ama allahtan sıkı okuyan bir liseliydim. boş derslerde test çözen değil kitap okuyan tayfadandım da inceden politik metinlere yöneldim. serde alevilik de kürtlük de olunca, sorgulayan da bir kafan olunca sana inkılap tarihinde öğretilen resmi ideolojinin tel tel döküldüğünü de görüyorsun. kemalizm üzerine yazan fikret başkaya gibi, ismail beşikçi gibi, yalçın küçük gibi yazarları da okumaya başlıyorsun. evde var zaten... oradan da marksizme ilgi duyman fazla sürmüyor. o noktada annemin kaygıları çok fazla olsa da babamın örgütlenme noktasında olmasa bile araştırma, öğrenme noktasında çok teşvik edici ve destekleyici olduğunu söyleyebilirim. o zaman bile "bu ne ya" dediğim bir kitaptır ama bana "marksizme buradan başla" diye felsefenin temel ilkelerini veren llk kişidir... daha ulusal bilince ulaşmasam da bugünkü kimliğimin ilk zuhur ettiği dönemin o zamanlar olduğunu söyleyebilirim. ancak kafamda hiçbir gelecek hedefinin kalmadığı da bir dönemdi. ne avrupa'ya kapağı atmak ne de mühendis olmak istemiyordum. aslında sosyal bilimlere dadansam bu iyi bir okuyucu olmaqm sayesinde bir şeyler yapabileceğimin farkındaydım ama 13 yaşında "ben avrupa'ya gidicem" diyen çocuğun yırtıklığından da çok uzaktaydım işte... öte taraftan kimi yaşıtım olan liseliler gibi profesyonel devrimci olma hayali de kurmuyordum. sanırım bana o yıllarda yapılan en büyük kötülük hayal kurmayı unutturmak oldu... kalburüstü bir üniversite kazandım ama hiçbir hedefi olmayan avare bir genç olarak geldim açıkçası. o noktada babam da sarsıp, "bak olum şunu yap şu yüzden yap yaparsın da" demedi... bu benim kendi adıma çıkardığım derslerden birisidir, bir çocuğa hep ne olmayacağını söylerseniz sonunda bir şey olmaz. bir şey olma kapasiteisni öldürürsünüz. biraz da ne olacağını, ne yapacağını söylemeniz lazım. mesela benim lisede illegal bir sol örgütün üyesi olan arkadaşım da vardı, ailesi sağcıydı. ama çocukla onca tartışmalarına rağmen hiçbir şey için yapma demediler. yapma dedikleri bir şey varsa gerçekten ideolojik anlaşmazlıktan dolayıydı, yoksa "solcu ol ama örgütlenme" falan demediler. hatta odtü yazmasına önayak oldular... ben tüm bunları "gariplerim devrim odtü'de yapılacak zannediyorlar herhalde" diye küçümseyerek dinlerdim. ama şimdi farkediyorum, benim yaptığım kendi rengini belli etmeden herkese gömen bir liberal yavşaklıkmış aslında... adam doğru veya yanlış, oğluna "sen solcusun odtü de solcu üniversite oraya git" diyor. ama bir şey diyor... eh bir şey diyince adamı eleştirebiliyorsun. ama sen bir şey demeyince kimse sana bir şey de diyemiyor işte... ama bu daha başarılı olduğun anlamına gelmiyor.

tkp'lilerin bana elattığında herhalde en çok etkilendikleri vasfım tartışmalardaki bu muğlaklık ve bilimsel şüphecilik kisvesi altında net olan bütün önermelere gömebilme yeteneğimdi =) çünkü kendilerinin de sıklıkla kullandığı yöntem buydu. ha bir de daha çok alt kademeden duyduğum "yırtık çocuksun" lafı vardı bir de... ama bunun üst organlarda pek övüldüğünü zannetmiyorum. ama "siktiret içeride dönüştürürüz kanka" demişlerdir herhalde... çünkü yırtıklık taşın altına elini koymayı ve şef otoritesinden bağımsızlaşmayı da getirir. sonunda ne kadar kendime bir doğrultu çizme yeteneğimi kaybetmiş olsam da, net olmaktansa muğlaklığın konforunu tercih etsem de hala bile çocukluktaki doğru bildiğimi yapma iradem duruyormuş demek ki... ama süreç gösterdi, yoldaşlarda bendeki kadar bile yokmuş o irade...

neyse bu hikayeyi anlatma sebebim şunlar:

1- ben günümüzde gidenlerin ve gitmek isteyenlerin türkiye'nin her eyine gömme psikolojisini çocukken yaşadımi anlayabiliyorum
2- oradan iki çıkış vardı, ya leş liboş olmak ya da kıpkızıl komünist olmak... ben ikisini de olmak istemedim, ikisinden de kaçtım. ama sonuçta o muğlaklığın zararını gördüm hayatımda... faydasından çok zararını gördüm.
3- burası çokomelli, beni türkiye'ye bağlayan da tam bu muğlaklık ve adamsendecilikmiş aslında... ha bir de o hayat içinde sevdiğim, sevildiğim kadınlar.

o yüzden jülyen jülyen gitmektense siktir olup gitmek iyidir. kafada her şeyi net bir şekilde bitirmek iyidir. çemberin içindeyken kafanın dışında kalmasından yeğdir. ama dediğim gibi gerçekten siktir olup gitmek istiyorsanız, türkiye'yle tek sorununuz euro kuru olmamalı...
gulhane parkindaki ceviz agaci gulhane parkindaki ceviz agaci



twitter.com

tece ülkesi sadece kalifiye iş gücünü değil, istihdam edilebilecek tüm genç ve orta yaşlı nüfusunu da eritiyor, kaybediyor. bazısı uzaklara göçüyor, kimisi önlenebilir iş cinayetlerine kurban gidiyor (2023'ün ilk iki haftasında abd'ye kaçak yerleşip resmi kayıtlara geçenlerin sayısı, bu yıl hayatını iş cinayetlerinde kaybedecek işçi sayısından fazla). bazıları cinayetlerde öldürülüyor veya intihar ediyor. önlenebilir ölümlü trafik kazaları var tabi bir de. onlarda da artış olacak. en temel olanları dahil sağlık hizmetlerinin alınamaması da var...

böyle bir ülkeyi terk etmek isteyenler ve edenler, fazla suçlanmıyor mu acaba?
nils holgersson nils holgersson
açık konuşayım imkanı olan hiç durmasın kaçsın kurtarsın kendini. hiç bir şekilde bu ülkenin 2000 öncesine dönme imkanı yok. ülkenin ezberleri bozuldu, değerleri yerle bir edildi, toplumsal ahlak çürütüldü. milli bilinç yok edildi. üstüne ülke el birliğiyle işbirlikçi orospu çocuğu hainler tarafından soyuldu yağmalandı savaş ganimeti gibi bölüşüldü. yetmedi milyonlarca arabı doldurdular. sözde muhalefetin de göndereceği yok tam tersi amerikan ve pkk yanlısı danışmanları tutuyorlar. türklüğü anayasadan kaldıracağız diyorlar. i̇şidci ve siyasal islam artığı hainlerle iş tutuyorlar. bakın açık konuşayım bu altılı masa bir başka ihanet projesidir. akp v2.0 dır. bunların kendi çıkarlarından ve amirlerinin çıkarından başka düşünebileceği bir iradeleri yok. proje aktörleridir hepsi. ne denirse onu yapacaklar o şartla o imtiyaz tanındı onlara. tek dertleri rahatlarının ve dümenlerinin bozulmaması. altısını topla ismet inönü nün sol kulağı etmez. atatürk ü bile saymıyorum.

i̇çinizde biraz güç ve direnç hissediyorsanız kaçın kurtarın kendinizi. bu ülke için umut gözükmüyor.
anky anky
her isteyen ülkeden siktir olup gidebilir. ülkeye aidiyet hissetmeyen, vatan sevgisi, millet sevgisi bilmeyenler zaten 5 dakika bu ülkede mümkünse durmasın siktirolup gitsin.
atatürkten bahsedip atatürkün gençliğe hitabesini okuyup anlamamış gençliğe ne söylesek boş. zaten hayalleri ve yaşam tarzları bu ülkeye ait olmayan bir "güruh" gitse ne kalsa ne...
slowmotion slowmotion
siktir olup gitmek göt ister...

evini terketmemiş, okulu terketmemiş, sevgiliyi terketmemiş kişilerin yapamayacağı iştir. gitmek göt ister, gittiğin yerde sikilmeyi göze almak ister.

her şeyden kaçmak istiyorsan ve çevrenden memnun değilsen ancak bir sahil kadabasına siktir olup gidersin, asgari ücretle çalışıp en azından günbatımı izleyip huzurlu ölmek için.

(bkz: seferihisar)
anabacı vokke anabacı vokke
bu ülke bana ayrılıkları da özlem duygusunu da gani gani yaşattı. ilk kez tek başıma evimden başka bir yere yaşamaya gittiğimde 4 yaşındaydım sanırım, annem babam galiba 1-2 ay boyu gelmemişti. çok korktuğumu hatırlıyorum. herhalde anlamlandırmakta zorlanmışım ki geldiklerinde ilk gün konuşmamışım. sonra 7 yaşımda farklı bir şehire taşındık. ilkokulu 4 ayrı okulda bitirdim, her seferinde yeni insanlar yeniden alışmaya çalışmalar... yalnızlık duygusunu da ayrılık acısını da küçük yaşlarda tattım. ortaokul ve lisede de okuduğum okul şehrin iyi öğrencilerinin okuduğu, hemen herkesin birbirinin küçüklükten itibaren tanıdığı bir okulda. benim onlarla öyle ortak bir geçmişim yoktu. onların arasında hep biraz "el oğlu" olarak kaldım o yüzden. sonrasında okulu da sevgiliyi de terkedebilen bir adam oldum. yani hiçbir şeyimin olmadığı bir yerde her şeyi bırakıp sıfırdan başlamak yeni bir şey değil benim için. o yönden korkmuyorum. ama tek korkum şu, sürekli terketmekten ve terkedilmekten yorulmuşum be abi... ömrümün bir noktasında istikrarlı ve huzurlu bir hayata kavuşacağımı düşünüyordum. bu ülke vermedi maalesef... bazen en yakınlarınız tarafından başınıza çorap örülebiliyor. güçlüyüm, onu biliyorum. insanların hayatta ilk kez yaşadıkları yabancılık duygusunu ben çok yaşadım. ama yoruldum bilader... tek korkum bu.

bir de allaşkına türk milli bilinci yokedildi diye türkiye'den siktirolup gitmek nedir ya? avrupa'da mı bulucaksınız milli bilincinizi? almanya'da kemalizm mi var? bonzaiylşe mi kahvaltı yapıyorsunuz, nedir...
3
31 /