türkiye ekonomisi

1 /
mesaisaati
beceriksiz yöneticiler sayesinde patlamış olan ekonomidir.
üretmeden tükettirerek geçen 14 yılın ardından yediklerimizi çıkarttırma vakti gelmiştir.
daha halen olayın faizlerle alakalı olduğunu düşünen parlak zekalı yöneticilerimiz sağolsun ekonomiyi çökertmeyi başarmışlardır.

derecelendirme kuruluşlarının puanlarını bir kenara bırakın. bir ülke sadece konut yaparak kalkınabilir mi? konutu kendin yapıyosun kendin oturyosun. ihracat şansın yok. adam senin eline durmadan iphone veriyor. adam senin kıçına durmadan wolkswagen veriyo, adam senin gözüne durmadan samsung amoled ekran sokuyo. senin paran durmadan dışarıya akarken, dışardan içeriye hiçbirşey girmiyor. sağolsun bir turizm vardı para akışının içeri yönlü olduğu o da sevgili demokrasi kahramanlarımızın savaş politikaları sebebiyle heba oldu gitti.

git putini yala, git rotschild i yala dur şimdi. bu siyasal islamcılar her zamanki gibi ülkenin ağzına sıçıp yine götüm götüm birilerinin mandası olabilecek seviyeye getirdiler güzelim ülkeyi.

hadi hayırlı tıraşlar...
azwepsa
dışarıdan borç para geliyor, o parayla evler yapılıyor. dışarıdan gelen borç para ile o evler satın alınıyor, ekonomi canlanıyor.

dışarıdan gelen o borç parayla, otoyollar, köprüler çılgın projeler yapılıyor. yabancılara satabildiklerimizin parasıyla geri öderken kalanını da yine dışarıdan gelen borç para ile biz alıyoruz.

inşaat şirketlerimizi dünyanın dört yanına salmışız. biz de parayı oradan kazanıyoruz. yabancılara, yabancıların parasıyla tesisler, havaalanları, yollar vs. vs. inşa ediyoruz.

ve ekonomi büyüyor.

öte yandan üretim ekonomiden yavaş büyüyor. kapasite kullanımları yerinde sayıyor. ithalat artıyor ve artıyor...

eninde sonunda dışarıdan gelen borç paranın sahipleri diyecekler: "e hadi, imf'ye nasıl ödedinse bizim paraları da öde." işte buna ekonomik kriz deniyor. işte o zaman neyle ödeyecez? ekonomik hareketliliğimizin büyük kısmı dışardan gelen borç paraların bir cepten diğerine girmesinden ibaret. ne hizmet sektörü ne üretim ülkeyi geçindiremiyor. gün olur, "ya bu ara bize de para lazım, ben sana borç veremeyecem" deseler kredi notumuz yıldızlı pekiyi bile olsa yunanistan gibi ispanya gibi bir gelecek bekliyor bizi.

bisiklet benzetmesi doğru. bindik bisiklete gidiyoruz. ittiriyorlar gidiyoruz. ayağımız pedala tam yetişmiyor. arkamızdan bi çekilseler, bıraksalar, asılsalar ya da itmeyi azaltsalar biraz ilerde devrileceğiz. ne kadar hızlı gidiyorsak mutlaka o kadar sert düşeceğiz, kafamız yarılacak.

bizi ittirmeyi bırakmamaları için, götümüzden ellerini eksik etmemeleri için dördüncü köprü de ikinci tünel de, altıncı çılgın proje de şart. götümüzün selametini götümüzden ittiren ellerin devamlılığına bağladık çünkü.
bizi bozguna uğratan yargılarımız
fed'in tahvil alımını aktif olarak azaltmasından sonra ciddi derecede darboğaza giren ve sonuçları felakete varacak olaylar silsilesinde başrolü oynayan diken üstündeki ekonomidir.

öncelikle bu tahvil alımının neden piyasaları bu kadar etkilediğini belirteyim. tahvil alımının azalması gelişmiş ülke ekonomilerinde para arzının azalacağı beklentisi yaratır. buda bu ülkelerin ekonomilerindeki faiz oranlarını yükseltir. mevduatlarını gelişmekte olan ülkelerdeki yüksek faizde tutan mevduat sahipleri bu ülkelerdeki paralarını çekerek kendi ülkelerindeki güvenilir limana kaçarlar. türkiyede durum bu şekilde vuku bulmuştur. hemen tahviller satılmış ele geçen parayla dolar ve euro alınmış. bu değerlere olan talep arzı geçince ani ve kalıcı yükselmeler göstermiştir.

şimdi bu ekonomideki tehlikeleri söyleyelim;

1- türkiye ithalatanın yaklaşık %75'i petrol, doğalgaz ve elektrik gibi hammadde ürünleri oluşturuyor. biz doğalgazı ithal etmekle kalmadık aynı zamanda elektriği de doğalgaza bağlayarak hayati bir yanlış yaptık. yükselen dolar fiyatlar bu ürünlerin fiyatları da bizim açımızdan aşırı yükselterek çok büyük dış ticaret açıklarına neden olacaktır.

2- tüketim toplumu yapısına iyice geçmiş olmamış ve ithal ürünlerine olan aşırı talep bu dış ticaret açığını arttırmakla beraber enflasyonu da tetikliyor. bu toplum yapısını değiştirmek mümkün olmadığı için hükümet kredi sınırlaması ve kredi kartlarının taksitlerinin azalması gibi bir takım önlemler aldı. bunun önüne geçilemezse 2-3 yıl içinde öyle sorunlarla karşılaşacağız ki çözümü bile düşünülemeyecek.

3- işsizlik 9.4 seviyelerinde. gizli işsizliği de katarsak %14'lere geliyor bu oran. türkiye ne kadar gelişse de genç nüfusun çok fazla olması işsizlik rakamlarının düşmemesinin önünde büyük bir engel olarak duruyor. yatırım eksikliği yine bu istihdamın yaratılamamasının en büyük nedenidir.

4- son olarak yatırımların azlığı ve bu azlığa neden olan yüksek faizli yabancı tasarrufun bolluğu. yatırımların gerçekleşmesi için bireysel iç tasarrufun artması gerekiyor. bunun içinde şu anda aktif bir şekilde uygulanan bireysel emeklilik sistemlerinden çok şey bekleniyor.

not: türkiyeyle ilgili hep mi kötü şey var diyeceksiniz? buna cevabım hayır olacaktır. kamu maliyesindeki disiplin oldukça iyi fakat bu disiplinin arttırılan vergi oranlarıyla değil denetlenmesi gereken şirketlerle sağlanması gerektiği için yine cezayı bütün halk ödüyor. o yüzden bu kısımda da sorunlar bulunmakta.

türkiye ekonomisi 2015 sonuna kadar çok sert bir süreçten geçecektir. parası olan insanlara tek tavsiyem hiçbir şekilde mevduatlarını tl olarak tutmasınlardır. türkiye ekonomisi bu kadar dışarıya bağımlıyken ne dolar ne de euro kalıcı olarak düşer. bol şans.
göçebee
tarım ülkesi iken ve farklı iklimlerin yaşandığı bir coğrafyada bitki çeşidi fazla iken çöl ülkesi israil'den tarım ürünü ithal eden; istanbul büyüklüğünde 12 milyon nüfusunun sadece 1 milyonu tarımla uğraşan hollanda'nin bizden daha fazla yarın ihraç ettiği bir ülkenin ekonomisidir türk ekonomisi. fabrikalarda üretim yapacak teknolojiyi ithal etmeden üretim yapamayan cari açığı kapatamayan fabrikalar açmayan sadece insanların geleceğini bankada ipotek altına alan ve insanları olumlu ya da olumsuz istikrara sürükleyen korku ekonomisidir. türk ekonomisi= avm+yol + korku+ endişe - sanayi - tarım - nitelikli işgücü = 0
nautilus
doların 2 tl' ye çok yaklaştı, sepet kur, 2,30' u geçti ve gösterge faiz %4,3 den %9,5' a geldi. ekonomi paraşütsüz düşüyor. 2013' de büyüme %3' ün altında olacak.

şimdi ana konunun niye mısır, musri olduğunu anlıyormuyuz.

not; unuttuğum önemli veri cari açık. normalde büyüme düştüğünde azalması gerekirdi, azalmıyor. ekonomide topluca bir bozulma var ve artık dikiş tutmuyor.
dumrul
dört kişilik bir aile için açlık sınırının 1019, yoksulluk sınırının 3022, asgari ücretin ise 803 tl olduğu muhteşem ekonomidir.

ama siz üç çocuk yapın. üç de yetmez beş çocuk yapın tamam mı...

bu arada küçük bir kıyaslama yapmak isterseniz türkiye'deki asgari ücret 400 euro'nun altındadır. hollanda ve belçika'da 1500 euro, fransa'da ise 1400 eurodur... fransa'da hayatı boyunca çalışmamış ve halen çalışmayan bir kişiye devlet sosyal devlet ilkeleri gereği 425 euro maddi yardımda bulunur. çalışmayan dört kişilik bir aileye 1100 euro kadar yardımda bulunur. eğer bu kişiler kirada oturuyorsa kiranın da dörtte üçünü devlet öder... kriz içindeki batık irlanda'da asgari ücret 1460 euro'dur. batık derken mecaz kullanmadığımı zaten biliyorsunuzdur. resmen iflas etmiş olan bir avrupa ülkesindeki asgari ücret türkiye'nin tam dört katı.

pekii bu ülkelerde hayat türkiye'den ne kadar pahalı? şöyle düşünün avrupa'nın en pahalı ülkesi isviçre'dir ve ortalama olarak konuşursak türkiye'de 1 liraya alacağın ürünü isviçre'de yaklaşık 1,5 frank'a alırsın. fark 2 kattır. hadi ben de kafadan bir kat ekleyeyim 3 kat olsun... buna karşın isviçre'de asgari ücret ise 2.500 euro seviyesindedir. yani türkiye'nin 6 katı arkadaşım...

ama akp süper yani... tayyip erdoğan'a laf yok taam mı. tayyip'e laf söyleyen ergendir, puşttur, esedci, sisici ve faiz lobicidir...

(bkz: açlık sınırı açıklandı! araştırmaya göre; 4 kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 1019 ... milliyet )
the barz
bankacılık sektöründen küçük bi kesit ile özeti yapılabilir.

--- alıntı ----
bilançoları büyüdüğü kadar bankaların en istikrarlı kaynağı olan mevduat büyümüyor. bilançolarındaki toplam krediler ve tahvil portföyünün toplamı 2002 yılında mevduatlarının yüzde 98'i idi. bu oran 2010 yılında yüzde 130'u aştıktan sonra 2013 yılı sonunda yüzde 140'ı geçti. yani bankalar artık plasmanlarının önemli bir bölümünü mevduat dışı kaynakları kullanarak yapıyor.

avrupa'da baş ağrısı yaratan en büyük etken bu değil miydi? bilanço dışında takip edilen yükümlülükler (teminatlar ve türev araçlar) hızla artıyor.
--- alıntı ----
bankacılık sektörü oynamaya gelmez javascript protected email address] bankacılık sektörü ile yaşamaya bir türlü alışamadık. işleri para olduğu için bankaları hep " soyulacak kaz" gi... haberturk

elin parası ile büyüme sağlanırken elin parası kesildiğinde büyüme yavaşlar (bazen durur, bazen de kriz çıkar)!
bibiş
ot ve samanı dahi ithal eden, doğrudan değil dolaylı vergilerle ayakta kalmaya çalışan, ar-ge yatırım harcamaları volkswagen'in harcamalarının yarısı kadar bile olmayan bir ekonomidir.bugün tüm dikkatimizi dolar karşısında eriyen tl'ye çevirmişken, karnımızı doyuracak temel besin maddelerini bile üretemediğimiz gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. toprak mahsülleri ofisi 90 bin ton ab menşeili buğday ithalatı için ihaleye çıkmıştı.
(bkz: türkiye, ab'den 90 bin ton buğday almak üzere ihale açtı toprak mahsulleri ofisi (tmo), ab'den toplam 90 bin ton buğday alımı için bir dizi uluslararası ihale açtı. sputniknews )
meseleyi biraz araştırınca sadece arpa buğday değil, beğenmediğimiz ot ve samanı dahi ithal ettiğimiz gerçeğiyle karşılaştık.
(bkz: türkiye tarihinde ilk kez saman ithal edecek nisan ayında yağış az olunca türkiye'nin hayvan yemi olarak kullanılan ot ve saman üretimi düşük çıktı. fiyatlar 4 kat artınca bakanlar kurulu itha... mynet )
ot ve saman üretemeyen ülke aynı zamanda sığır da yetiştiremez durumdaymış.
(bkz: devletin sığır ithalatı 2017'de de tam gaz sürecek! et ve süt kurumu'nun (esk) 2017 sonuna kadar sıfır gümrük vergisiyle ithal edebileceği damızlık hariç büyükbaş canlı hayvan tarife kontenjanı 500 b... tarım analiz )
cornelius
geçen gün iki farklı gazete iki sayfayı ekonomimizin avrupa'nın en hızlı büyüyen ekonomisi olduğuna, şöyle hiper, böyle güçlü gibi yorumlanmasına ayırmış. altlarda da bakanların şaşırmadıklarına, bunun acayip bir başarı olduğuna dair yorumlar. öyle bir anlatılıyor ki o battı-bitti dediğimiz avrupa ülkelerine, "çalışmıyorlar yea, ondan sonra batarlar tabii" diyerek aşağıladığımız akdeniz ülkelerine kemik atacak düzeye gelmişiz. iyi de canım kardeşim, o avrupa ekonomileri tabii ki senin kadar büyümeyecek, görünen sermaye artışına ve büyük rakamlarına rağmen sen gelişmekte olan ekonomi sınıflandırması içindesin. "gelişmekte olan" diyorum bak. "gelişmiş" başka bir anlama geliyor yani. makroekonominin karşılaştırmalı veri çeşitlerinin fazlalığıyla da ilgili konuşmanın manası yok. şimdi biraz düşünmeyle ben de elimde olan 5 lirayı senin 500 lirana rağmen sana bir analizde illa ki ben daha iyiye gidiyorum gibi göstererek yediririm. hatta bunu dolar bazında istediğim kur üzerinden oynayarak da yapabilirim. tıpkı bakanımız mehmet şimşek gibi. oysa ki düz adam olarak baktığında tavuk döner+ayran alırım biter o para mna koyim. sonrası olmaz. yani demem o ki, nereye bakacağını bilmezsen sadece gösterileni görürsün. türkiye ekonomisi, dev bir sıcak para sevicisidir. dışardan gelen parayı alır, kendine kattığını sanarak büyür de büyür. ama üretkenliğin olmadığı yerde o büyüme maalesef midedeki gaz şişkinliğinden farksızdır.





tablo the economist kaynaklı olup, gelişmekte olan ekonomilerde sermaye girişinin kesilmesi durumunda ülkelerin risk seviyelerini gösteriyor. maksimum risk seviyesi 20 olarak belirtilmiş. bizim büyük ekonomimiz de oralarda bir yerlerde. bir gün çok gürültülü osuracağız.. ve bayağı pis kokacak. kısfmet.
polonya ordusu
allaha emanettir. daha çok yakın zamanda borsadaki düşüşü ve dövizin düşmesi için merkez bankasının faiz oranlarını bir gecede % 10'ların üzerine çıkarıp ekonominin değişeceğini düşünenlerin yanıldığı ekonomidir. euro 3.09 ,dolar 2.21 civarlarında. olayların daha da karışacağını düşünürsek evet kesinlikle amerika'ya bağlıyız. fed piyasaya dolar sürsün diye ağızlarının içine bakıyoruz. bilemiyorum yıllarca hep diken üstündeydik ve öyle devam edecek. bir oraya bir buraya sürünmekten başka yapabileceğimiz birşey yok ekonomiyi yönlendiren kişiler değişmediği sürece. bahsettiğim burada hükümet ve merkez bankasının başındakiler.

allah sonumuzu hayır etsin zira başbakanımızın ağzından düşürmediği tek laf bu.
azwepsa
amerika'daki istihdam verilerinin açıklanmasına müteakip iki saat içinde merkez bankasının müdahalesine rağmen doların 2,58'den 2,65'e fırlaması ister istemez "acaba yeniden amerika aksırdığında yatak döşek yatan türkiye'ye mi dönüyoruz?" sorusunu akıllara getiriyor.
maraba sevdası
ekonomiden pek anlamam ama anladığını iddia eden arkadaşlarla tartıştığımda canımı çok sıkan bir iki mevzu var. geçen sinirimi acayip bozan bir tanesiyle tartıştık. türkiye ekonomisinin yürümemesinin sebepleri üzerine.

ben ar-ge mühendisiyim. donanım tasarım bölümünde çalışıyorum. iyi bir üniversiteden elektronik mühendisliği lisans diplomam var, daha da iyi bir universiteden bilgisayar mühendisliğinde yüksek lisans diploması sahibi olacağım. mesleğimi çok seviyorum ve sürekli kendimi geliştirmek istiyorum. teorik düzeyde gelişmeye devam ettiğimi de düşünüyorum.

lisans eğitimimde mikroelektronik paketini almıştım son senemde. yani sizin bildiğiniz adıyla çip teknolojisi. 180 nanometrelik transistörlerle tasarım yapmayı öğretiyorlardı. neyse, mezun oldum, türkiye'nin en büyük firmalarından birinde çalışmaya başladım. lisansta öğrendiğim mikroelektronik teknolojiletini artık tasarlamıyor, kullanmaya başlıyordum. yani lisanstayken daha baz, daha teknolojik bir işle ilgilenirken, temelden elimi ayağımı çekip bir üst kata çıktım. burda bi üst kata çıkmak iyi bir şey değil. yanlış anlaşılmasın. piramit gibi düşünün. piramitin en altı olmadan en üst tabaka var olamaz. ben o piramitin en altındayken, işe girdiğimde bir üste çıkmak zorunda kaldım. peki bu ne demek?

bu şu demek, ben artık daha bağımlıyım. dedik ya, piramitin bir alt tabakası olmadan bir üst tabaka var olamaz. çünkü, o üst tabaka, bir üst tabakaya bir şey satmak için alt tabakadan ürün satın almak zorunda. mevzuyu anladınız sanıyorum. biri gelir taiwan'a çip fabrikası kurar bu en alt tabakadır(bkz: intel). başkası gelir bu çip fabrikasını kiralar, kendi tasarımını yapar, çip fabrikasından kendi çiplerini üretir, bir üst tabakaya satar. bu piramitin ikinci katıdır(bkz: maxim). sonra benim tabaka, bu çip sağlayıcılardan çipleri alırız, alırken 3 cent indirim yapmaları için kırk takla atarız. onlar hayır kurtarmıyor der (ama fazlasıyla kurtarır). biz el mahkum 1 centlik ürünü 25 cent'e alırız. gider başkasından da çip alırız. alırız alırız alırız ve ortaya kendi ürünümüzü çıkarırız biz de 3. tabakayız(bkz: arçelik). bu ürüne koyduğumuz tek şey bizim tasarımımız olmasıdır çünkü onun haricindeki her şey başkasından satın adığımız ürünlerdir. sonra biz de kendi ürünümüzü satış kanallarına dağıtırız/satarız. bu kısım da toptancılar dediğimiz 4. tabakadır. bunlar da bizim binbir zahmetle en ucuza yapmaya çalıştığımız birim, 10 dolarlık ürünü 50 dolara satın alır ve 250 dolara en üst tabakaya satar. bu en üst tabaka da sizsiniz. kullanıcılar.

şimdi bu akış içindeki temel sıkıntı nedir onu açıklayayım. bir kullanıcı olarak, aradığınız ve sizi tatmin edecek olan ürünün en ucuzunu almak sizin hakkınız. bu noktada üç farklı örnekle devam etmek istiyorum.

ilk örnekte, siz bir televizyon almak istiyoruzsunuz. televizyonda aradığınız özellik işimi görsün yeter düzeyinde. eski bir teknoloji olan lcd teknolojisi olsun, 55'' olsun, hdmi, mhl, usb, scart, uydu ve anten girişi olsun istiyorsunuz. bu ürünü aramaya markete girdiğinizde çok büyük bir ürün spektrumu bulabilirsiniz çünkü aradığnız bu ürün zaten 10 sene önce de vardı. herkes bu pazara girdi bile. bu ürünü arayıp tarayacak en ucuzunu almak isteyeceksiniz ve gözünüz arçelik'le vestel'i bulacak. en ucuz olan ürünler bu iki firmanın olacak (inanılmaz dandik çin replikasyonlarını saymazsak, aklı başında kimse bir ay sonra bozulacak olan o ürünleri almaz). biraz tereddüt ettikten sonra arçelik'i alıp geçeceksiniz. peki bu örnek'te arçelik ve vestel neden en ucuz? çünkü teknoloji eski. bu teknoloji 15 sene önce lg ve samsung tarafından bulundu, pazarı zaten 12 sene önce silip süpürdüler, onlar silip süpürürken arçelik ve vestel hala (crt)tüplü televizyon yapıyordu çünkü lg ve ss akıllı davranıp onlara teknolojilerini satmadılar. çünkü teknolojiyi bu firmalar geliştirdi, haklı olarak kaymağını da bunlar yemeliydi. daha sonra pazara phillips ve sony gibi diğer devler de bir şekilde girmeye başladı, bu sefer lg akıllı davranıp, elindeki panel teknolojisini türkiye'de arçelik ve vestel, italya'da brionvega, polonya'da zart, avusturya'da zart marka tv üreticileriyle paylaştı ve ucuz fiyattan verdi. böylece diğer dev markaların pazarda elini zorlaştırdı. tabi bu süre zarfında plazma tv'yi geliştirdi pazarı yeniden silip süpürmek için. peki bu plazma teknolojisini bizim vestel ile paylaştılar mı? hayır. ben olsam ben de paylaşmam.

şimdi örnek 2'ye bakalım. siz gene bir kullanıcısınız fakat biraz iyi bir teknoloji almak istiyorsunuz. led tv diye kafaya koymuşsunuz. gene markete girdiniz ve bakınıyorsunuz. bu sefer karar verme süreciniz daha da güç. çünkü fiyatlar aşağı yukarı aynı gibi. arçelik'e bakıyorsun 2200 lira, sony'ye bakıyorsun 2250 lira, lg'ye bakıyorsun 2350 lira. bu sefer gene haklı olarak, yahu 150 lira fazla vereyim de daha kaliteli bir şey alayım diyorsun ve lg'yi alıp çıkıyorsun. burda arçelik'i tercih etme sebebi sadece yerli sermayeyi desteklemek isteyen bilinçli tüketici olmak ya da 150 liranın bütçeniz için çok önemli olmasıdır. peki bu örnekte neden fiyatlar aşağı yukarı eşit gibi? çünkü led tv'nin son kaymağı tükenmek üzere. artık lg bunu piyasaya sunan tek marka değil. dolayısı ile arçelik'e ucundan biraz koklatma zamanı gelmiş. arçelik de bu fırsatı geri tepmemiş ve hemen işe koyulup led tv sini çıkarmış. ama gene de gözle görülür bir ucuzlatma yapamamış. çünkü neden? çünkü, hala satın aldığı bütün yeni çipleri, bütün yeni teknolojilerin fiyatını başkaları belirliyor.

şimdi üçüncü örneğe bakalım. burası çayır gibi. vehamet büyük. burda istediğiniz kişi olabilirsiniz. quantum dot istiyor olabilirsiniz, 4k istiyor olabilirsiniz, hatta 8k istiyor olabilirsiniz. diğer yan teknolojiler önemli değil. eğer 2016'nın son çeyreğinde bu ürünleri arıyorsanız, paşa paşa gidip bunları lg ya da samsung'dan alacaksınz. çünkü bunları arçelik'ten temin etme şansınız yok! bu kadar basit! arçelik ya da vestel bunları ancak fuarlarda sergileyebilir. çünkü bu panel teknolojisini asla ve asla lg ile yarışabilecekleri bir fiyattan alamayacaklar. teknolojiyi adamlar geliştirmiş, kaymağını neden seninle paylaşsınlar? öyle değil mi?

bu noktada, inovasyonu savunan arkadaşlarla şöyle bir tartışma içine giriyorum. herkes inovasyon ile türkiye'nin kalkınacağını düşünüyor. benim buna sözüm yok, inovasyon tabi ki günümüzde en önemli araçlardan biri. fakat burda insanların anlamadığı bir nokta var. inovasyon ha deyince olan bir şey değil. inovasyon yapabilmek için gerekli teknolojik alt yapının olması lazım. bu alt yapıdan kastım, hali hazırda güzel güzel işleyen baz teknolojilerin olması lazım.

şöyle açıklayayım. şimdi, bizim milletin aklına inovasyon deyine, kola takılan bir bileklik ile metabolizma takibi yapabilen bir aygıt, efendime söyleyeyim, kendi kendine yemek yapan ocak, ya da parmağa yapıştırarak kan şekerini ölçen bir bant falan geliyor. evet bunlar da inovasyon, kesinlikle! çok güzel şeyler. fakat bu tarz ürünlerde şöyle bir sıkıntımız var arkadaşlar, bunlar en basit tabir ile kıvılcımdan öteye gidemez. en azından türkiye'deki mevcut şartlar altında, kıvılcımdan öteye gidemez. bundan adım kadar eminim. nedenlerini sıralayayım:

1- en büyük sebebi, bu tarz 'niş' sayılabilecek inovasyonlar, bırak dünya ekonomisini, türkiye ekonomisinin dişindeki kovuğu dolduracak potansiyele sahip değildir. yanlış anlaşılmasın, her türlü teknolojik bulguyu ekonomik büyümeye katkısıyla değerlendirmek yanlış tabi ki, ama burda koca ülkenin batık ekonomisinin kalkındırılmasından bahsediyoruz. bunlar konunun yanında komik şeyler.

2- bu tür son kullanıcıya hitap eden inovasyonlar, ekonominin çok çok küçük bir bölümünü işgal etmenin yanında, yok olmaya mahkumdur. neden? çünkü bu ürünler, yukarıda bahsettiğim piramitin en üstten bir altındaki kademede yer alıyor. yani altında bağımlı olduğu bir sürü tabaka var. senin yaptığın ürünü öyle bir geliştirir daha iyisini piyasaya senden ucuza sunar ki elin oğlu, oturur ağlarsın. ne yazık ki durum böyle.

3- bu tarz 3. sınıf teknolojilerin şirketleşme süreci global pazarda tutunmaya müsait değildir. bunun nedenini açıklamama gerek yok. girin bakın kickstarter'a. 2014'ten beri 150 bin proje bu site sayesinde pazara girdi. kaçını türkiye'de ya da avrupa'da arayıp bulabilirsiniz? çok çok azını, onlar da buldumbuldum.com tarzı acayip ürün katalogları olan acayip yerlerde olur. yani istatistiki olarak zaten bu durum görülebilir durumda. bence bunun nedeni, bu ürünlerin aslında ürün ağacı içinde bir ürün olması gerekliliği. yani diyelim, ele yapıştırdığın bir bantla kan şekerini ölçen bir cihaz yaptın. global ölçekte sadece bu ürünü satan mağazalar açamazsın. bir ürün ağacın olmalı, farklı çeşitlerde bir sürü ürün sunabilmelisin ki insanlar mağazandan içeri girdiğinde bantla birlikte kendi kendine teşhis koyan steteskop alabilsinler. ama malesef, lean startupçılar için ürün ağacı oluşturmak çok zor. bu durumda, ürünü geliştirip, satış kanalları arama yoluna gidiyorlar. şanslı olanlar bazı satış kanallarını bulabiliyor, daha sonra tedarikçi konumuna düşüyor. tedarikçi olmak başka şey, ürünü pazarda kendi marka imajınla satmak başka şey. zaten bir süre sonra satış kanalın yaptığın ürünün aynısını çinde yaptırıp ordan tedarik etmeye başlıyor. bunun örnekleri çoktur. bugüne kadar patent kurumu hiçbir orjinal ürünü tam anlamıyla koruyamamıştır.

yani diyeceğim o ki, inovasyon şart, doğru. ama inovasyonun ön şartı olan başka şeyler var. nedir bunlar? bunu konuşmak tartışmak gerekiyor. hatta artık konuşmayalım, biraz anlayalım be kardeşim. bak bir araba dolusu laf döktük burda, konuya piramitle başladım, piramitle bitiriyorum. cevap basit! piramit'in altından yüklü bir pay almamız gerekiyor. ve asıl inovasyonları burda yapmak gerekiyor. başka bir deyişle, yemeğin ne zaman piştiğini haber eden bir fırın yerine, quantum dot teknolojisini gelişirmek gerekiyor. ya da 8k'yı ya da ne bileyim işte, en hızlı paneli yapmak ya da en yüksek bantlı router'ı yapmak falan gerekiyor. iş makinelerine simülasyon yapan bir firma var mesela türkiye'de, bu çok güzel bir şey evet ama iş makinesi yapan bir firma yok mesela. iş makinesini üreten firmanın hacmi, simülasyonu üreten firmanın hacminin en naif haliyle 100.000 katı falandır. neden? çünkü iş makinesi daha baz teknoloji. yani sen 100.000 tane böyle baz teknolojilere modül olarak yamayacağın inovasyon yap, bir baz teknolojinin ekonomik getirisine sahip olamazsın. böyle düşünün.

yani aslında denklem oldukça açık bana göre. piramitin o en alt tabakasına girilecek arkadaş! gi-ri-le-cek! başka yolu yok! şimdi buraya kadar gayet durumu iyi özetlediğimi düşünüyorum. peki beni asıl sinir eden mevzu ne bu sözüm ona ekonomist arkadaşlarla ilgili? anlatayım.

ben yukarıdaki aynı argümanlarla savımı destekleyip bunların önüne koyuyorum, bunlar bazı noktalara katılmakla beraber şu şekilde çözüme itiraz ediyorlar:

1- "biz çok geç kaldık. atı alan üsküdarı geçti bu saatten sonra onlara yetişmemiz mümkün değil"

şimdi, kendi düşünceme göre, bu o kadar aptalca bir anti-tez ki o kadar yani. anlatamam. ulan, o zaman her şeyi boşverelim! bırakalım abi. böyle mi yarışıyor milletler? abi aradaki açığı kapatmanın binbir türlü yolu var. adam zannediyor ki, bu adamların elinde tuttuğu know-how sadece kendilerine ait. hayır değil güzel kardeşim! değil!

şimdi, mikroelektronikten örneğinden girdik mikroelektronikten devam edelim. çin'i taiwan'ı bu konuda atı aldı gidiyor mesela. 5 nanometre boyunda transistörlerle çatır çatır çalışan fabrikaları var. moore'un iddiasını bilirsiniz belki, her iki yılda, birim alan içindeki transistör sayısı ikiye katlanacak diye. bu gelişme, tamamen mikroelektronik alanındaki arge çalışmaları sonucu olan ve ya olabilecek bir şey değil! transistör teknolojisini, 10 nm'den 5 nm'ye ya da 22 nm'den 10 nm'ye indiren etmenler her zaman aynı olmuyor, dünya global, bilim de öyle. fizik ve kimya alanlarındanki, mikroelektronikten bağımsız gelişmeler, çoğu zaman mikroelektronik teknolojisine hizmet etmiştir. elin oğlu lazer ile nanoparçacık tespiti üzerinde çalışmasa, o fabrikanin lithography departmanında çalışan argeciler sittin sene fazla mesai yapsa da 10 nm'den 5 nm'ye indiremezler o transistörleri. ya da kimyagerler molecular self-assembly diye bir method geliştirmeseler, kimse alıp da o methodu 22 nm transistör yaparız biz bunla diye kendi anolithography proseslerine uygulamaz sonuç olarak da 22 nm transistör olmaz! yani diyeceğim o ki, dünya'ya yetişemeyiz die bir şey yok! dünya'yı takip edersen yetişirsin, alanında başkalarından ileri bile gidersin! yeter ki dünya'yı okumayı bil, yeter ki bilime gerekli önemi ver.

köftehor ya. yetişemez mişiz! sen kimsin de kime yetişemezsin diyorsun ya ite bak. bana benim işimi öğretmeye çalışanlara nasıl uyuz oluyorum anlatamam. neyse, şimdi de diğer karşı argümanlarına gelelim.

2- "bizim baz teknoloji üretmemize gerek yok. yan sanayi ülkesiyiz, yan sanayi işini yapacak ülkelere de ihtiyaç var. ayrıca turizm ve tarım"

şimdi baz teknoloji konusunu daha sonra dönmek üzere kenara koyuyorum. turizm ve tarımdan bahsedeyim. naçizane kendi görüşlerim bunlar.

tarım. dünya'ya fındık ve zeytin satarak ne kadar ekonomik büyüme sağlayabiliriz? biri bana bunu açıklayabilir mi? olum, 80 milyon beslenecek boğaz var bu ülkede, bu gerçeğin farkında olun lan biraz! fındık sata sata bu boğazların kaç tanesini doyurabilirsin? allah aşkına ya! bütün karadenizi fındık tarlası yapsan, senede 3 milyar dolardan fazla geri dönüşü olmaz! fındık ulan bu! nerde bunun katma değeri? hadi 2 milyar dolar da zeytin ve türevlerinden yaptın. ee? hadi diğer tarım ürünlerinden de bir şekilde 5 milyar dolar buldun. senede 10 milyar dolar. ülke içindeki refah ve huzur düzeyi ile doğrudan orantılı turizm geliri en mükemmel haliyle de 10 milyar dolar gelir bıraktı diyelim. 20 milyar dolar.

sana koca bir eeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee????!!!! diyorum kardeşim. 20 milyar dolar ne lan! 80 milyon kişi, senede 20 milyar dolar, bu ne olm? turizm gelirlerinin inanılmaz fazla parametreye bağlı olduğunu da eklemek istiyorum. bakın son örnekte, dış ilişkilerimiz bozulunca turist sayısının nasıl düştüğünü, turizmcilerin nasıl ağladığını gördünüz.

ha, yan sanayi. nedir bu yan sanayi, otomotiv ve gemi inşaa sanayi. hiçbir ar-ge nin olmadığı, montaj ve yama sanayi. gelsin parçalar, biz burda monte edelim. ya da asıl ürünler gelsin biz burda konfigürasyonlarıyla uğraşalım. yan sanayi dediğin budur. bu yan sanayi argümanıyla gelen her boku bildiklerini sanan arkadaşlar, bizim en iyi ihtimalle piramitin ikinci seviyesine inmemizi salık veren arkadaşlar. her zaman dışarı bağımlı kalmamızı salık veren arkadaşlar. yarın bir gün, ford türkiye'den çekilse sıçmamızı izlerken, televizyonlara çıkıp sikik ekonomik analizlerini anlatacak arkadaşlar bunlar. abi, kusura bakmayın ama, ben bu finansçı ve ekonomist arkadaşlara zerre kadar güvenmiyorum. bugüne kadar bir işe yaramış değiller bu dakikadan sonra da bir halta yaramazlar.

bu ülkeyi kalkındıracak olanlar bilim adamları ve mühendislerdir. teknoloji üretenler ve ihraç edenlerdir. başka kimse değildir. o yüzden ordan fonu buraya aktaralım, bu alanda büyümeye gidelim, şu destekleri artıralım, develüasyon, kovaliasyon, enflasyon diye saçmalayan arkadaşları çok da şeetmeyin siz. bugüne kadar bir boktan anlamadıklarını pek çok kez gösterdiler.

politikaysa, benim inandığım ve desteklediğim politika bu! piramitin en altından, tekstil olur, mikroelektronik olur, elektrik makinaları olur, motor olur, diş macunu bile olur, ne olursa olsun, ama baz olsun. bizim elimizden çıkan mal, son kullanıcıya ulaşana kadar bütün kademeler tarafından satın alınsın. ve elimizdeki teknolojiyi de her zaman ilk geliştiren biz olalım, olamasak da, ilk aapte olanlardan biri olalım. yoksa, bizden bir bok olmaz. bu olmadan, ar-ge, inovasyon, bilişim bunlar dışı hoş, içi boş şeyler olarak kalır.

tanım: bir türlü düze çıkamayandır.
azwepsa
2014 bütçe görüşmelerini takip ediyorum. ekonomi maşallah çok iyi (!). herşey muhteşem. akp dipten almış tavana koymuş. herşey on numara...

ama garip bir şey var.

sürekli 2002 öncesi ile karşılaştırılıyor. akp'den önce öyleydi böyleydi... ee? tamam ülkenin durumu kötüydü doksanlarda. doksanlara göre daha iyi olmak mı tek başarı kriteri? ayrıca türkiye 2001 krizinden akp gelmeden önce çıkmaya başladı. kemal derviş ve onun ekonomi politikaları zaten iyileşme ve disiplini getiriyordu. akp gelince 5 sene daha sahip çıkmak, devam ettirmek ve üstüne oturmak dışında pek bir şey yapmadı.

türkiye ekonomisi denince sürekli 2008 krizi sonrasını doksanlar ve 2001 krizi ile karşılaştırmayı birakmak lazım. hele bir de 2002-2008 ile 2010-2013'7 karşılaştıralım bakalım. bakalım akp'nin, kendi dönemi içinde performansı nasıl değişmiş.
nautilus
dışarıdan sürekli alarm veren birilerinin olduğu, gelecek krizin sürpriz olmadığı durumdur. financial times’in tanınmış köşe yazarı gideon rachman yazdıkları,

“avrupa’daki huzursuzluk, tüm dünyada kaygı yaratıyor”

“türkiye de yatırımcıları tedirgin eden bir yükselen piyasa ve bir defa daha siyasi kargaşa tehdidi bu kaygıların merkezinde”

“türkiye de yatırımcıları tedirgin eden yükselen bir piyasadır ve bir defa daha siyasi kargaşa tehdidi bu kaygıların merkezinde”

“türkiye’nin kısa vadeli sermayeye olan bağımlılığı göz önünde tutulursa artan siyasi turbülans ekonomik sorunlar doğurabilir”
ülkücüşirin
yakup kepenek ve nurhan yentürk'ün kitabını tavsiye ediyorum detaylı bir şekilde cumhuriyetin başından 2000'li yılların sonuna doğru güzel bir analiz yapılmıştır.
1 /