türkler

2 /
ishizaki kun ishizaki kun
aynı zamanda mehmet dikici'nin yarısını fransız türkolog jean paul roux dan alıntılar ve sagdan soldan kaynaklarla yaptıgı fazla abartılı edebi dili zayıf kitabın ismi
chixculub chixculub
a href="http://www.odatv.com/Siyaset/anadoluya_cekik_gozlu_gelen_turkler_nasil_pala_biyikli_oldu-16670.html" target="_blank">http://www.odatv.com/Siyaset/anadoluya_cekik_gozlu_gelen_turkler_nasil_pala_biyikli_oldu-16670.html
i like it aha aha i like it aha aha
derler ki;

türkler allah ın yeryüzüne gönderdiği donatılmış savaşçılarıdır.
kimsede olmayan savaş zekalarıyla ve hırslarıyla onların yenemeyeceği düşman yoktur.

savaşın dışında da bir şey yok durum malum...
ne denebilir ki...
sin şin sin şin
devlet olmanın kriterleri vardır. örneğin göktürkler. göktürkler devlet değildir, başkent denilen ötüken bir bölgedir çadır ve atlardan oluşan. geriye kalma hiçbirşey yoktur göktürklerden. 2-3 dikili taşı getirip işte bunlar devlet denilemez aynen öyle de türklerin üst üste kurduğu bütün taşları toplasan o dönemin çin seddi etmez. orhun abideleri mesela. tonyukuk ve kültigin kafası çalışan iki tane adam o zaman. gitmişler çin'de eğitim görmüşlerdir. hiçbir zaman bunları söylemezler. nerede abideler? ta çinlilerin orada. orada abidelerde türkleri yeren ve yerip öğütleyen yazıtlar vardır. belki okurlar da adam olurlar diye bu çinde eğitim görmüş kültigin zamanında tonyukuk tarafından dikilmiş. göktürk alfabesinin hiçbir başka belgesi yoktur. yani o yazıtlardan başka. yani tonyukuk oturmuş yazmış diyorlar. 10 tane en az kitabın bulunması gerekir alfabenin kanıtlanması için. öyle berbat bir dilde yazılmıştır ki dilde fonotik yoktur, asker diliyle yazılmıştır. yıl 732. peygamber 100 yıl önce vefat etmiş. dile bakın? dağdaki çobanlar o zamankiler. türk tarihini tamamen uyduruyorlar. türkler orta asya da nerede din bulmuşlarsa hemen yapışmışlardır. kıpçaklar hristiyan, hazarlar yahudi olmuşlardır. karahanlılar da gaznelilerde bahtiyarmış ki müslüman olmuşlardır. hepsinin özelliği sadakatdir. yani baktığınız hem hristiyanlığa sadık kalmışlar hem de müslümanlığa. karamanlı mehmet bey islamiyetin bu gücünü görmüştür. ilim adamlarını, edebiyatı falan.kaşgarlı mahmut da eserinde arapçanın gramerini türkçeye oturtmaya çalışmıştır. hiçbir kalıntımız yoktur yani. başkentini söylemediğiniz ve at üzerinde giden toplumları devlet diye getiremezsiniz. bu yüzden örneğin kürtler de devlet hiçbir zaman kurmamışlardır. aynen öyle de türklerden islamiyet'i al hiçbirşey kalmaz. eyyübi devleti mesela adı üzerinde tamamen selahattin eyyübi'nin eseri ve çalışmasıdır. onlardan da islamiyeti al kürt diye bir şey kalmaz. yani öyle bir şey anlatılıyor ki sanki roma gibi bir yapısı var türklerin. türk milliyetçiliği kadar dolgu milliyetçiliği yoktur. selçuklu'dan sonra vardır herşey. çin'le kıyas roma'yla kıyas edilebilir mi kültürümüz? çin seddi yapılmış neymiş bizimkiler onu da aşmış. artık neymiş yenilmezliğimizin en doruk noktası, yok artık! kürtler de kendilerinde bir devlet kurma fıtratı yoktur tabii olma yapıları vardır.
cecile de orange cecile de orange
nedeni anlayamadığım bir şekilde sürekli gergin olan insanlar. hep bir şey ispat etme çabası içindeler. rahat değiller ve yalnızca başkaları ne düşünür diye yaşıyorlar. eğlenirken bile. çok garip.
empatik empatik
biz türkler açıksözlüyüzdür . kendimizi tutamayız..birbirimizi ne kadar yeni tanımış olsak da , yarım saat geçmeden içimizi döker , bir saat içinde en gizli aşklarımızı , en mahrem anılarımızı ortaya koyarız.

(bkz: tutunamayanlar)
orionsguard orionsguard
eziklik sendromunun hat saffada olduğu millettir. gavur yaparsa iyi türk yaparsa kötü. bir de türk her zaman kötüsünü yapar zaten anlayışı vardır. ezik bir milletiz azizim özgüven yok.
gılgamış gılgamış
osmanlı ordusunu 'ıslah' etmesi için 1755 yılında fransa kralı tarafından istanbul'a gönderilen baron de tott'un, yıllar sonra hakkımızda yazdığı anı kitabının adı. osmanlı'nın içinde bulunduğu dehşet verici gerilik ve cehalet, yaşanmış örnekler üzerinden acı bir dille hicvedilmiştir. istanbul'da çıkan yangınların söndürülemeyişi, salgın hastalıklara karşı kaderci bir kayıtsızlık, halkın sırtından zengin olan asalak yönetici sınıfın sorumsuzluğu, anıların arka planını oluşturur.

baron, istanbul'da 8 sene kalıp osmanlı yönetici sınıfını tanıdıktan, türkçe'yi öğrendikten sonra bu kez 1767 yılında kırım'a gönderilir. paris - viyana - varşova üzerinden giderek o günkü osmanlı sınırı dahilindeki hotin'e varır ve yerel osmanlı yöneticilerince ağırlanır. kendisine kırım'a kadar eşlik etmek üzere ali ağa isminde bir mihmandar verilir. baron ve beraberindekiler, ali ağa ile birlikte yola koyulur ve hotin paşalığı ile boğdan paşalığı'nı ayıran prut nehri'ne varırlar. baron'un tanıklığına göre, ali ağa kendisini rahat ettirmek için elinden geleni yapmakta, bu esnada yerli halka da çok acımasız davranmakta ve sık sık kırbacını kullanmaktadır. prut nehri kenarında konakladıkları gece, ali ağa yüzerek nehri geçer ve zorla topladığı üç yüz kadar boğdanlıyı çalıştırarak baron'un arabasının üzerinde nehri geçebileceği bir sal yaptırır. baron, bu güvenilmez görünen salın üzerinde arabasının nehri devrilmeden geçebileceğine inanmaz ve ali ağa'ya arabayı nasıl sağ salim karşıya geçirmeyi düşündüğünü, bu şekilde nehrin dibini boylayıp boylamayacağını sorar. hikayenin, osmanlı idaresinin tipik özelliklerini görebileceğiniz devamını, baron şöyle nakleder:

"nasıl mı, diye cevap verdi, tabii ki aletlerle, sonra kırbacı ile karşı kıyıdan getirdiği yüz kadar boğdanlıyı göstererek, hiç endişe etmeyin, onların omuzlarında dünyayı bile taşıtırım ve eğer sal batarsa, bu adamların hepsi yüzme bilir, onu su üstünde tutarlar; eğer bir iğneniz kaybolursa hepsi asılacaktır.

bu kadar bilgisizlik ve zalimlik karşısında sakin durmanın imkanı yoktu, buna rağmen soğukkanlılığımı muhafaza ettim ve adamlarımla birlikte ikinci seferde geçeceğimi belirttim. sonra kıyıya oturarak, bana pahalıya mal olacağını hesap ettiğim manevrayı izlemeye başladım.

...

- burada arabanın nehri başarıyla geçişi anlatılır -

...

kırbacını beni rahat ettirmek için sık sık kullanması haricinde bir hayli cana yakın bir adam olan ali ağa'yı bu aletini daha az kullanması için ikna etmeye çalıştım.

baron: prut'u geçerken gösterdiğiniz beceriklilik ve bize karşı daima iyi niyetle davranmanız, eğer bu zavallı boğdanlıları kırbaçlamasaydınız veya itaat etmedikleri zaman kırbaçlasaydınız, sizden hiçbir şey istemememe sebep olacaktı.

ali ağa: itaat etmeden önce veya sonra dayak yemeleri bir şeyi farkettirmez, hatta zaman kaybetmemek için önce yapmak daha doğru olur.

baron: zaman kaybedileceğini sanmıyorum, iyi niyetleri, kuvvetleri ve itaatleri ile imkansızı başaranları sebepsiz yere dövmek iyi bir iş midir?

ali ağa: siz ki, türkçe'yi biliyorsunuz, istanbul'da kalmışsınız. rumları tanımışsınız, boğdanlıların dayak yemeden hiçbir şey yapmayacaklarını bilmiyorsunuz. bütün gece onları zorlamasaydım, sabahleyin arabanızın prut'u geçeceğini mi sanıyordunuz?

baron: evet, onları dövmeden de, sırf dayak yemekten korktukları için aynı şekilde çalışacaklarına eminim, artık ne olduysa oldu, önümüzde aşılacak nehir yok, yolda at buluyoruz, bize gereken tek şey yiyecektir ve üzerinde durmak istediğim konu da budur, azizim ali size itiraf edeyim ki, kırbaç zoru ile temin ettiğiniz lokmalar boğazımızda kalıyor, bırakın ücretlerini ödeyeyim, istediğim tek şey budur.

ali ağa: kuşkusuz hazımsızlık çekmemek için iyi bir çare buldunuz, zira paranızla bir lokma ekmek bile satın alamazsınız.

baron: hiç merak etmeyin öyle iyi bir fiyat biçeceğim ki, sizin bile temin edemeyeceğiniz kadar iyi yiyeceklere sahip olacağım.

ali ağa: tekrar ediyorum, bir lokma ekmek bile bulamayacaksınız, boğdanlıları iyi tanırım, kırbaçlanmak isterler. zaten size masraf yaptırmamak için emir aldım. bu insanlar o masrafları rahat rahat karşılayacak kadar zengindirler, üstelik dayak yeseler bile memnuniyetle bu görevi yerine getirirler.

baron: azizim ali ağa, lütfen teklifimi geri çevirmeyin, masraflarımın ödenmesinden vazgeçtim, üstelik paraları ödendiği takdirde dayak yemek istemeyeceklerdir, bütün sorumluluğu üzerime alıyorum, bırakın yapayım.

ali ağa: fakat açlıktan öleceğiz.

baron: merakımı tatmin için böyle bir deneme yapmak istiyorum.

ali ağa: mademki istiyorsunuz deneyin, böylelikle boğdanlıları tanımak fırsatını da ele geçirmiş olacaksınız, ancak onları tanıdığınız zaman unutmayın ki akşamleyin bir çorba içmeden yatmam doğru olmaz, paranızın veya güzel sözlerinizin başarıya ulaşmadığını görünce, benim kendi usulümü kullanmamı haklı bulacaksınız.

baron: olsun, mademki anlaştık geceleyeceğimiz köye geldiğimizde sadece papazı bulacağım, bize para karşılığında yiyecek vermesini, köy sakinlerinden uzak bir yerde yatacak yer temin etmesini isteyeceğim.

...

verdiği söze sadık kalan mihmandarım atından indi, dirseğini eyere dayadı, kırbacını dizlerinin üzerine yerleştirdi ve kendisine sağlayacağım eğlenceli sahneyi seyretmek üzere hazırlandı. ben, hemen faaliyete geçerek köy papazını sordum, bir iki adım ötede duran adamı gösterdiler, ona yaklaşarak önüne önce yirmi altın koydum, sonra aşağıya aslına sadık kalarak tercüme ettiğim türkçe ve rumca şu konuşmayı yaptım:

baron (türkçe): işte dostum, ihtiyacımız olan yiyecekleri satın almamız için para getirdim, boğdanlıları severim, onların kötü muamele görmelerine razı olmuyorum, bana bir koyun ile ekmek vereceğinizi umarım. paranın üstü sizde kalsın, benim sağlığıma içersiniz.

boğdanlı (türkçe anlamıyormuş gibi yaparak): anlamıyorum.

baron: nasıl? anlamıyor musunuz? türkçe bilmiyor musunuz?

boğdanlı: yok türkçe, anlamıyorum.

baron (rumca): o halde rumca konuşalım, bu parayı alın, bize koyun ve ekmek getirin, sizden istediğim bu kadardır.

boğdanlı (yine anlamamazlıktan gelerek ve köyünde yiyecek olmadığını, herkesin açlıktan öldüğünü işaretle anlatmaya çalışarak): ekmek yok, fakiriz, hiçbir şey yok.

baron: ekmeğiniz de mi yok?

boğdanlı: yok, ekmek, yok.

baron: vah zavallılar, sizlere acıyorum, fakat hiç olmazsa dayak yemeyeceksiniz, bu da bir şeydir, aç karnına yatmak her halde çok kötü bir şey olacak, siz namuslu insanların mevcut olduğunun bir delilisiniz. (mihmandara dönerek) görüyor musunuz dostum, bu zavallıların hiçbir şeyleri yok, yarın için daha fazla iştahlı olacağız.

ali ağa: oh, ben kendi hesabıma üzülüyorum, bu geceyi çok daha iyi geçirebilirdik.

baron: bu sizin hatanız: neden bizi böyle berbat bir köyde durdurdunuz? yiyecek ekmek bile yok! mecburen oruç tutacaksınız, cezanızı çekin.

ali ağa: berbat köy mü dediniz? eğer karanlık olmasaydı, gözleriniz kamaşırdı, burası aslında küçük bir şehir gibidir, burada her şey mevcuttur, ördek kızartması bile bulabilirsiniz.

baron: dayak atma arzunuzun kabardığını iddia edebilirim.

ali ağa: yemin ederim ki hayır, beyim, duyduğum açlığı bastırmak ve size, boğdanlıları daha iyi tanıdığımı ispat etmek için izin verin ben konuşayım.

baron: kırbaç vurduğunuz vakit açlığınız gidecek mi?

ali ağa: hiç merak etmeyin, eğer on beş dakika içinde mükellef bir ziyafete konmazsanız vurduğum bütün darbeleri bana iade edersiniz.

baron: bu takdirde anlaştık, sözü size bırakıyorum, fakat asla unutmayın eğer bir masumu döverseniz, onu size iade etmekte tereddüt etmeyeceğim.

ali ağa: istediğiniz kadar vurun, fakat ben sizi nasıl sükunetle seyrettim ise siz de bana karışmayın.

baron: bak bu doğru: şimdi sizin yerinize geçiyorum.

ali ağa (yerinden kalktı, kırbacını elbisesinin içine koydu, sakin bir şekilde boğdanlının yanına yaklaştı, omuzuna dostça vurdu): merhaba dostum, nasılsın? hadi bakalım konuş, dostun ali ağa'yı tanımıyor musun? hadi konuşsana.

boğdanlı: konuşmak yok.

ali ağa: demek konuşmak bilmiyorsun, bak bu çok şaşırtıcı! demek ki dostum sen türkçe bilmiyorsun.

boğdanlı: yok türkçe!

ali ağa (bir yumrukta papazı yere devirdi, ayağa kalkmaya çalışırken tekmelemeye devam etti): al sana, serseri herif, bu sana türkçe'yi öğretir.

boğdanlı (gayet güzel bir türkçe ile): neden bana vuruyorsunuz? biliyor musunuz bizler fakir insanlarız. beylerimiz bize ancak teneffüs edecek kadar hava bırakıyorlar.

ali ağa (baron'a): işte gördüğünüz gibi, ben iyi bir lisan öğretmeniyim, türkçe'yi su gibi konuşuyor. hiç olmazsa şimdi onunla konuşabiliriz. (boğdanlının omuzuna bastırarak) şimdi mademki türkçe'yi biliyorsun, söyle bakalım ailen, sen, çocukların nasıllar.

boğdanlı: ihtiyacımız olan şeyler mevcut olmadığı için olabildiği kadar iyiyiz.

ali ağa: yok canım, şaka ediyorsun, eksiğiniz sadece biraz daha fazla dayak yemek, ama merak etme birazdan o da olacak. bana hemen iki koyun, on iki piliç, on iki kumru, yirmi okka ekmek, dört okka tereyağı, tuz, biber, hardal, limon, şarap, salatalık, iyi zeytinyağı lazım, hem de en iyi cinsinden.

boğdanlı (ağlayarak): size daha önce söyledim, bizler ekmeği bile olmayan zavallılarız, bütün bunları nereden bulalım.

ali ağa (kırbacını çıkarır, boğdanlıya kaçıncaya kadar vurur): seni gidi pis kafir, hiçbir şeyin yok ha! bak görürsün sana nasıl türkçe öğrettim, bir anda zenginleşeceksin. (boğdanlı ortadan kaybolur, ali ağa ateşin yanına bağdaş kurar) gördüğünüz gibi benim reçetem daha iyi geldi.

baron: dilsizleri konuşturmak için evet, ama yiyecek bulmak için sanmıyorum, sizin usulünüzün de benimki gibi bir işe yaramadığını görüyorum, bu yüzden galiba vurduğunuz darbeleri size iade etmem gerekecek.

ali ağa: yiyecek mi dediniz? hiç merak etmeyin, on beş dakika içinde istediklerim buraya gelmezse bu kırbaçla bana istediğiniz kadar vurun.

nitekim on beş dakika geçmeden papaz yayına üç kişi daha almış olarak bütün istenenleri fazlasıyla getirdi. bu örnekten sonra ali'nin reçetesinin daha iyi olduğunu ve benim insanlık inadımı iyileştirmediğini nasıl itiraf etmeyiz? nitekim ben anlaşılmaz, fakat kesin bir yenilgiye uğramıştım; bu, itaat etmem için bana yetti ve inançlarıma rağmen, mihmandarımın beni beslemek hususunda gösterdiği usullere itiraz etmeden yememe baktım."

çeviri: m. reşat uzmen, elips yayın, 2004.
gök börü gök börü
bir taraftan bir imparatorluğun mirasçısı olan, bu mirasın getirdiği iyi yönlere ve komplekslere sahip olan ve hala ülkesini imparatorluk zanneden diğer taraftan yaklaşık bin yıl önce göç ettiği bozkırlardan tam olarak ayrılamamış, kendisini bozkırda zanneden, bireysel ve toplumsal hafızasındaki bu çelişkilerin de etkisiyle aynı anda ayrı taraflara doğru gitmeye çalışan millettir.
nowhereboy nowhereboy
çok garip bir millettir türkler anlamak zordur ve zor daima olacaktır.hemen hemen her konuda fikirleri vardır ve bilse zaten konuşur bilmese de konuşurlar her biri dünyayı kurtarırcasına konuşurlar ama sözlerinin %97 si lafta kalır.sürekli atalarıyla övünürler ama sadece övünmek daha ötesi değil bu ülke için ne yaptın sorusunu orta yaşlar da bir beyefendiye sorduğumuzda söyleyebileceği şeyin sadece "şu kadar yıldır devletin memuru olarak çalıştım daha ne yapayım"dır.bu beyefendinin evladı internet sitelerinde türkçenin ırzına geçerken beyefendi yine içeride koltuğuna oturmuş sigarasını tüttürürken karşısında bir siyasi konulu program olabilir ve bu beyefendinin yaptığı şey sadece yerinden televizyonda ki insanları eleştirmek boş boş konuşmak ve yanında örgü ören zavallı karısını sigarasının o zehirli dumanıyla zehirlemektir. başka bir şey yapmamıştır hani türktük biz ne oldu içeride oğlun türkçenin ırzına geçerken ne yaptın oğlunun yanına gidip hiç türkçeyi düzgün kullan dedin mi? oğlun abidik gubidik insanları örnek alırken hiç ona tarih büyüklerimizi anlattın mı peki bunları geçtim sen müslümansın ama oğluna hiç din hakkında bir şey anlattın mı ona dinimizi sevdirdin mi? ee şimdi o zaman bırak bu işleri artık ve konuşmayı kes .
işte türkler böyle bir millettir ama bence bu bizlere yakışmıyor türklerin hepsini böyle genellemek doğru değil ama anadolu da orta gelirli ailelerin hemen hemen hepsinin yaşam tarzı budur.
korkakadam korkakadam
son günlerde bayağı korkak olmuşlardır.daha 1bin-2bin kişiye karşı 1 türk genci bile tepki koymuyorsa,şehitlerin kanıyla sulanmış olan bayrağı yere atıp çiğnerken bir kişi bile karşı koymuyorsa ve göz göre göre gitmekte olan ülkeye karşı bir şey yapmıyorsa korkaktır.(akp'ye değinmek bile istemiyorum)
2 /