ülkeden kaçmak mı yoksa kalıp mücadele etmek mi

1 /
polia polia
neden siktir olup gitmek istediğine ve kalınca neyle mücadele edeceğine bağlı olarak değişecek eylemler bütünüdür.

birinci sınıf olduğun kendi vatanında, ülke bu halde diye kaçıp daha iyi olacağını düşündüğün bir ülkeye gidip ikinci sınıf insan olacağına; ülkende kalıp onu bu hale getirenlerle mücadele etmek daha evladır bana göre.
schwarzhoffner schwarzhoffner
suriyelilerin kendilerine sormuş olması gereken sorulardan biri, zira ülkelerinden "kaçanlar" onlar.

belli motivasyonlarla ve planlı şekilde ülkeden gidenler "kaçmış" değil "göç ediyor" olmaktadır.

içten ice istediği halde, çeşitli kisitlardan (yaş, maddi imkan, korku vs.) dolayı bunu gerceklestiremeyip, gerçekleştirenlere veya gerçekleştirmek isteyenlere kendilerince bok atanlar da başka bir kategoriyi oluşturmaktadır.
the iori the iori
burada ikiyüzlülük seziyorum. kalıp mücadele ederim diyenlerin yüzde 90 ı zaten gidemeyenler. vasıfsız , batıda hiçbir şekilde vize alamayacak olanlar . ben mi ? ben istesem giderim ama üşengeçliğimden gitmiyorum.. çok xor geliyor ülke değiştirmek . mücadele mi ? saçma bir argüman
anabacı vokke anabacı vokke
birinci sınıf olmak mı ikinci sınıf olmak mı denilmiş de ben bu ülkede çok güzel yaşadım bir zamanlar. bazı onun bunun çocuklarının çok zoruna gitse de yaşadım. yurtdışını yıllarca bir alternatif olarak düşünmememin sebebi budur. bir kere o gece hayatını avrupa'da bulamayacağımı çok iyi biliyordum. öte taraftan"zeki ama çalışmıyor" kişisi olarak da avrupa'nın bana göre olmadığını biliyordum. en fazla birkaç yıl kalıp para biriktirilecek bir yer olabilirdi avrupa benim için... ama şu an eni konu yaşanacak yer haline geldi.

nasıl geldi onu anlatmadan önce diyeceğim şey şu, bu ülkede birinci sınıf olsan bile çok eziliyorsun ya... o "birinci sınıf" bireylerin birbirine yaptığını başkası onlara yapmıyor, o kadar diyeyim. hepsi ayrı bir prens ve piremses olan bu lordlar kamarası birbirine karşı çok acımasızdır. birinin üzüntüsüyle neşelensek diye bekleyen bir yamyamlar bir topluluğudur birkaç istisna hariç. o birkaç istisna da birkaç istisnaya karşı şefkatlidir genelde. geri kalanına karşı o da yamyamdır. birinin başına kötü bir şey geldiğinde herkes parçalar o adamı... bazen bu yarayı deşme işlemi "sıcaklık" adı altında, yüze gülerek yapılır. bir de böyle bi kültürde cafede garson olduğunuzu düşünün. hem kendi klasmanınızda eziliyorsunuz, bir de üstüne müşterileriniz sizi eziyor. almanın orta üst sınıfı sizinle arkadaşlık yapmaz ama ona servis yapan garsona da naziktir. almanın "amelesi" de buradaki bir çok beyaz yakalıdan daha medenidir. öyle düşünün... avrupalının soğukluğunu biraz da buradan yakın. size birey olma imkanı ve alanı verir o soğukluk. bizde çoğu zaman sahte olan o vıcık vıcık samimiyete tercih ederim. ki ha eskiden en azından samimiyet ve delikanlılık da vardı, son 10 senede bir şeyler oldu ve o da kalmadı pek...

yani ablacım orada ikinci sınıf olarak yaşayacağın dışlanma ve aşağılanma buradaki birinci sınıftan az olacak muhtemelen. burada her daim kaba olmak zorundasın insan muamelesi görmek için. orada o kadar tetikte olmana gerek yok... o yüzden çoğu türke "hiç ırkçılığa maruz kaldın mı" diye sorunca önce bir bön bön bakıyorlar yüzüne. çünkü türkiye'de bizzat kendisiyle aynı statüdeki adamdan gördüğü muamele çok daha kaba...

kalıp değiştirme meselesine gelince...

öncesinde de gençlik içinde batı özentiliğine uyuzdum. avrupalı olmayı salt seks yapmak ve partilemek olarak görüyorlardı. ama halbuki avrupa bir kültürdü. hani bazı tarafları oldukça katı olan bir kültür. o kültür sayesinde bekaret takıntısı yoktu. bana hitap etmedi... zaten bu amerikan pastası hayaliyle yanıp tutuşan gençlerin çoğu da bir şekilde hayatını türkiye'de kurmayı tercih etti. kolay değildi öyle ülke değiştirmek...

ama bu özentiliğin pratiğe döküldüğü asıl dönem gezi sonrasında oldu. bakmayın akp'nin asıl olarak 15 temmuz'dan sonra sertleştiğine... gezi'de insanlar tamam özgürlüğün tatlı taraflarını da yaşadı. toma'nın üstüne çıkmak gibi, gezi komünü gibi... ama özgürlüğün bedelini de gördü. kimi zaman bu bedelin hayatıyla ödendiğini de... işte orada iğrenç bir kitle türedi, adamlar dansetmeye içmeye varlar. konser, festival dedin mi hemen geliyorlar ama ne zaman eylem barikat desen yoklar. ya da geliyorlar ama renksiz hayatlarına minik bir heyecan katmaya geliyorlar... herifler kreuzberg'deki, soho'daki gibi yaşamak istiyorlar ama kreuzberg'in eski bir hippi komünü olduğunu, mahallenin sokak savaşlarıyla kurulduğundan haberdar değiller. ha olsalar bile ciddi bir bölümü titreyip kendine gelemeyecek kadar gevşek... öte taraftan solcular da bunlara adamakıllı o öykündükleri hayatın bir demokrasi sorunu olduğunu, avrupa'da demokrasi olduğu için yanabildiğini, avrupa'nın yüzyıllar süren savaşlar ve sınıf mücadeleleri sonucunda o dwmokrasiye ulaştığını anlatmadı. nuh nebiden kalma formülleri tekrarladı durdu, onun da bir karşılığı olmadı tabi. adamakıllı bu anlatılabilseydi belki durum biraz daha farklı olabilirdi...

neyse sonuç olarak kreuzberg'deki, altona'daki gibi yaşamak isteyen ama buna nasıl ulaşacağını bilecek tarih bilincinden yoksun, açık konuşmak gerekirse bu cesaret ve sabırdan da yoksun olan bir kitle her zamanki gibi bir şeylere hiç emek vermeden ulaşmaya çalıştı. türkiye'de şehirli olmak budur biraz, bencil ve çalışmadan değerlere konmayı açıkgözlük saymaktır. avrupa'da kentleşme işçi sınıfı kültürünü yaratmıştır. bizde tam aksine emekçiliğin aşağılanmasından ibaret kalmıştır kentlilik... öyle olunca her sabah göç etmenin yolları üzerine kafa patlatan bir kitle çıktı. üniversitenin ilk 2 yılını uyuşturucu, seks ve goygoyla geçirip, "gençliğimizi yaşayamıyoruz" diye ağlayan tuhaf insanlar türedi. geçmişte daha çok bir american pie 4 abazalığı olarak kalan avrupa'ya göç fantezisi reele dökülmeye başladı. bu dalgayla da pek aram olmadı. ortada gezi gibi bir şey varken gitmeyi kendime yediremedim açık söylemek gerekirse...

ancak bugün kaçıp gidene kimse bir şey diyemez, açık söyleyeyim. ortada bir mücadele var da biz mi dahil olmadık? bir kavga var da biz mi girmedik? birilerinin sahte cenk çağrılarına da çok gülüyorum, açık konuşmam gerekirse. koşullar ekonomik olarak da demokrasi olarak da 3-4 sene öncesine göre çok daha ağır... o noktada gidenden hesap sorabilecek insan sayısı da 300'ü geçmez türkiye'de.

ha derseniz ki bir dahaki seçimi kaybedecekler, ben metin feyzioğlu'nun bunca rezalete rağmen baro seçimini ancak 20 oy farkla kaybettiği bir ülkede millet ittifakında da umut görmüyorum açıkçası. metin feyzioğlu'nu parlatan bugün bizi akp'den kurtaracak olduğunu iddia eden millet ittifakıydı. yoksa metin feyzioğlu aynı faşistti. hala bile baro başkanlığı seçiminde kafa kafaya yarışabiliyor. demek ki millet ittifakıyla da bizi bekleyen bir özgürlük yok. akp'nin yerine basitçe kemalistlerin geçirilmesiyle de ülkede düzelecek hiçbir şey olduğunu düşünmüyorum. hani başta kaçan gençleri eleştirirken avrupa'ya demokrasi havadan gelmedi dedik. uzun bir sınıf mücadeleleri ve savaşlarla geldi dedik. hah işte böyle bir tarih okuması önce kemalizmle bir mesafelenmeyi gerektirir. belki de o yüzden pek teveccüh görmedi gençlerden... dolayısıyla tek parti diktatörlüğüne karşı çözüm başka bir tek parti diktatörlüğünü getirmek değil.

kimileri "biz suriyeli miyiz la kaçıyoruz biz göç ediyoruz" demiş. ayh totom ya... sözcüklere ne kadar takılıyorsun böyle? bir "kaçma" lafından bu kadar inciniyorsan seni çok üzerler buralarda aslan parçası... ayrıca evet kaçmak. nasıl geçmişte gayrımüslimler laik bir hayatı yaşamak için cizye ödüyordu, bugün aynısı senin için de geçerli. içkine zam geliyor, fabrikalar açıkken gece klüpleri kapatılıyor, çocuğuna kalitesizinden de olsa laik bir eğitim vermek istiyorsun özel okula gönderip kurtarıyorsun imam hatip'ten... tek farkı şu osmanlı daha delikanlıydı, açıkça sen gavursun diyip cizyesini alıyordu. akp açıkça sen gavursun demiyor da laik yaşamı sana parayla satıyor. sen de ezik ezik "suriyeliler kaçtı ben göç ediyorum" diye şerefini temizliyorsun sözümona. ulan adamlar tüm okulları imam hatip yaparken ne yapabildin? bir de ülkende ışid çıksa topukların kıçına vura vura kaçacaksın demek ki... hala götün arşa değiyor ama göt kalkıklığından tasarruf yok.

evet, "göç ediyoruz" diye nazikleştirmeye gerek yok. adını koyalım, insanlar kaçıyorlar...
2
zerenyigit zerenyigit
değmeyecek bir coğrafya için neden mücadele edeyim, bu ülke bana ne verdi ki ne istiyor? hayatımda ilk kez psikolojik destek alacak raddeye geldim, bunun için mi mücadele edeceğim, saatlerce iş ilanı bakıyorum bunun için mi mücadele edeceğim? ilk fırsatta kaçacağım öyle bir kaçacağım ki burayla alakalı her şey silinecek aklımdan tamamen yeni bir hayata başlayacağım.
alexandr petroviç goryançikov alexandr petroviç goryançikov
neyle, niçin, nasıl?

öncelikle ben bu ülkede yaşayan 80 milyonun hiçbirinin hiçbir şey ile mücadele ettiğini düşünmüyorum. çevre ve sosyal medyadan gözlemlediğim kadarı ile mücadele edilecek unsurun akp olduğunu zannediyorum. mücadeleden bahsedenlerin söylemek istedikleri ise, "durun gitmeyin oluşturulan bu sirkte beraber ateşten çemberin içinden geçelim"dir, fazlası değildir.

mesela akp'nin son zamanlarda oylarında düşüş var, peki bu mücadelenin ürünü mü? kesinlikle hayır. halk aç kaldığı için akp'e oy vermiyor. yoksa bunun kimsenin mücadelesi ile alakası yok.

bakın çok ilginç ama tüm muhalefet 2002 yılında deseydi ki biz kendimizi feshediyoruz meydan akp'nindir, emin olun akp 2012'yi görmezdi. çünkü akp'nin seçmeni için yarattığı korku masalında başrol muhalefet oldu.
2
a sami bayraklı a sami bayraklı
kim nereye kaçıyor kim nerede mücadele ediyor. kavramlar tabi ki önemli. kaçarak bi yere sığınırsın, karşındaki olgunun seni kabul etmesini istersin, göçte önce kabul edilirsin.

buradaki kaçmakla anlatılan kaçmak ama. mücadeleden kaçmak olarak söyleniyor. söylenmek de değil, suçlanıyor. yoksa suriyeli kaçıyor evet, neden kaçtığını tabi ki uzun uzun inceleriz, o durumda olsak muhtemelen hepimiz kaçardık, 4 tarafında farklı emelleri olan silahlı gruplar ve kimin iyi kimin kötü olduğu belli değil. türkiye suriye olur mu? burada unutulan nokta türkiyenin imparatorluk ve büyük devlet geçmişinin olması. türkiye'nin kendisinden ayrılan bütün topluluklara ama daha çok doğu topluluklarına göre avantajı buydu. o yüzden onlardan daha ilerideyiz. türkiye suriye olmaz ama türkiye almanya da olmaz. çok çalışırsak, demokrasiyi oturtursak, disiplinli olursak almanlar gibi oluruz. olamayız. artık almanlar bile almanlar gibi olamıyor çünkü.

dün akşam teke tek'te murat bardakçı ısrarla söyledi ki haklı da bence, biz şarklıyız. ülkemiz de şark ülkesi. 200 yıldır belki daha fazladır avrupadan bir şeyleri getirip entegre etmeye çalışıyoruz, değişmeye, dönüşmeye çalışıyoruz ama imkansız. batılı demokrasiyi mücadele ederek elde etti. sanayi devriminden de önce, batılı önce insan olmayı öğrendi, düşünmeyi öğrendi, vebada çok güvendikleri, tanrının yer yüzündeki gölgesi olarak gördükleri kilisenin eli kolu bağlı kaldı, batılı o zaman dedi ki haa bu kilise fıss. batılı tüm bu değerler için savaştı yani. sanayi devrimiyle planlı plansız şehirleşme oldu, köyler ufaldı, şehirler büyüdü.

bizde noldu? tersten gidersek aşırı plansız şehirleşme oldu, şehirler yaratıp orada şehirli olarak yaşamak istedik ama şehre gelen köylüler olduk. köklerimize ve geçmişe olan bağımız, sevdamız onları da yanında taşımamıza sebep oldu. hatta almanyadaki türklerin orada türk gibi yaşamasıyla övündük. köyden getirdiğimiz halıları duvara serdik. şehirleşme şehre taşınmak değildir. bi kültür işi fakat bizde olmayandan.

demokrasi ve seçim, osmanlının son dönemlerinde ortaya çıkmaya başladı, hatta bizi şu an arap coğrafyasından ayıran imparatorluk sahibi olmamızdaki fayda da burada, seçim yapmayı biliyoruz ve en önemlisi seçim sonucunu tanıyoruz. fakat bizi yine almanya yapamayacak şarklı özelliğimiz, darbelerle dolu bir tarihimiz var. amerikanın meşhur demokratik sistemini kuramadık tabi ki. güçlerin kendi kendisini kontrol etmesi ve dışardan seçim dışında bir müdahaleye gerek kalmamasını sağlayamadık. sonra biri de geldi, paranoyakça daha darbe de olmasın diye herkesi, her şeyi temizledi. memlektin eğitimli subayları hapislerde çürüdü.

bizim bir büyük avantajımız da atatürk gibi bir lidere sahip olmamız tabi. bakmayın yanık göt kokusundan bok atarlar, hem tek güç olup hem de yüzünü batıya dönen, batılı tarzda inkılaplar yapan, kendi veya çevresini değil ülkenin gelişini düşünüp ona göre atılımlarla ülkeyi ileri taşıyan bi lideri bulmak kolay değil. tabi ki insanları zorunlu değişikliğe sıkıştırmak özgürlük değil, demokrasi değerleri cart curt. şanslıyız ki yaptığı zorunlu değişiklikler haklıydı. ayrıca chp tek parti olarak hemen demokrasiye geçmedi evet ama geçtiğinde de seçimi kaybettiği anda gücü verdi. hır çıkartmadı. bugün ama hepimizin korkusu, seçimi kaybedince iç savaş mı çıkacak?

konunun özüne dönecek olursak kim için nasıl bir mücadeleye girişileceği çok önemli. ya bir siyasi figürün destekçisi olmak zorundasınız ya da siz bir siyasi figür olmak zorundasınız. ben bağımsız, laik, çağdaş ve güçlü türkiyeyi destekliyorum, siyasi partiler beni ilgilendirmez diyebilirsiniz, ben de öyle diyorum ama bu sizi mücadele kavramından uzak tutar. suriyedeki durum gibi, tabi ki ülkemizi seviyoruz, tabi ki bir fikrimiz var ama tekim. bu bakımdan gidenlere kaçmak denmez. kişi kendinden, geninden, kimliğinden kaçamaz. gitmenin zorluklarını falan anlatıp kafa sikmicem tabi zaten yeterince uzun yazdım, allahım büyüdükçe solculara dönüşüyorum.

neyse özetlersek, ben kendi adıma mücadele edebileceğim bi alan görmüyorum, kaçmak olarak tanımlanan fiili de yapacak gücüm yok. yıllardır bir şekilde hayatla mücadele içerisindeyim zaten, bugün tekrardan bi ülkeye gidip orada var olma mücadelesi vermek zor ve yorucu geliyor. çünkü bunu hakkıyla yapmak gerek diye düşünüyorum. danimarkaya mı gittin? danimarkalı arkadaşların olmalı, orada onların yaşam standardına göre benzer şekilde yaşamak gerek. en kötü sen gibi expat arkadaşların olmalı. kazandığın parayı orada veya avrupanın benzer ülkelerinde harcama planları yapmalısın. iş için, yaşamak için min düzeyde ingilizce bilip duygularını, hislerini, fikirlerini tartışamayacağın, aktaramayacağın bi çevre sonucu bulduğun ilk türk ekibine yapışıp yaşama onlarla devam etmek köylülük işte. şehirleşememek.

duygularımı aktarabileceğim düzeyde ingilizce, normal yaşam standardın oranın dili (almanca, danca, fince vs) öğrenmeye kalkmak bana yorucu geliyor işte. bunu yapmak istemediğim için de kalıyorum. kalıp mücadele de etmiyorum oysa. yani ne biz kurtuluş savaşı dönemindeyiz, ne kaçanlar var ne de aşırı istekli kalıp mücadele edenler. herkes çorbasını kaynatma derdinde.
x biri x biri
hayatım boyunca birçok ekonomik kriz ve kötü dönemler gördüm yaşadım. 1994, 2001, 2008 ve ara krizler. 1994'de bileşik faizler %120 seviyelerindeydi. yine o günlerden sonra da ara ara gecelik faizler 3000 seviyelerinde olduğu dönemler oldu. ankara'daydım mesela. döviz bürolarının ve kuyumcuların önlerinde adamlar beklerdi. döviz almak isteyen vatandaşa döviz bürosunun sattığı kademeden bir iki kademe aşağıya döviz satardı. yine döviz satmak isteyen vatandaşa da döviz bürolarının alış fiyatının bir iki kademe üzerine fiyat verip dövizlerini alırdı. öylesine oynak bir piyasalar vardı yani. ve adamlar bu şekilde para kazanıyordu günlük. böylesi döneme tanıklık ettim.

zengin bir aile değildik. belki orta sınıf bile değilizdir bilmiyorum. memur da değildi babam. böyle bir ortamda bana bir yıl harcayabileceğim bir parayı bir kerede verebilirdi. arkadaşım aylık 500 bin tl harcıyordu mesela. okul açılacağı zaman evden ayrılırken 6 milyon lira verebiliyordu. ben hepsini bir ayda harcamadığımdan borsaya yatırırdım mesela. cep telefonu olmadığı dönemler bilgisayarın internetin olmadığı dönemler, bankamatikten hisse senedi alışveriş yapıldığı dönemler borsaya girdim. borsanın o dönemlerde sadece bir günde %10 değer kaybettiği de oldu birçok kez. söylediğim gibi zengin olmamamıza rağmen neredeyse bir sene kadar harcayacağım parayı peşin olarak verebilmesine rağmen bana söylemeden para gönderdiği de olurdu. üniversite bahçesinde ptt şubesi vardı. bir bakmışım adım yazıyor. gidiyorum 2 milyon gönderilmiş. anlatmaya çalıştığım nokta üst gelir grubunda olmamamıza rağmen ve böylesi bir oynak piyasa ortamına %100'ün üzerinde faizlere, %125 enflasyonlara rağmen sıkıntı çekmeden okuyabilmem umutsuz olmamam.

2001 krizi yaşandı. doların birkaç gün içerisinde %60 değer kaybettiğini gördüm. 3-5 ay sonra ise şubatta 0.65 kuruş olan doların 1,7 tl lere çıktığını neredeyse 3 katı arttığına tanık oldum. hepsinin öncesinde 1991 körfez savaşını tv'den canlı yayınlarını izledim. burnumuzun dibinde başlayan savaşa tanık oldum.

yıllar sonrasında tezkere krizi oldu. piyasalar allak bullak oldu. amerika ile birçok kez ilişkiler bozuldu. şu oldu bu oldu. yani söylemek istediğim bu zamana kadar çok şey gördüm çok şey yaşadım fakat bu kadar umutsuz olduğumu hatırlamıyorum. bu kadar kötü bir durum hissetmedim. bu kadar karamsar bir tabloya tanıklık etmedim. çünkü olumluya gidişat yok. her geçen gün daha da kötü gidiyor. bir öncekinden daha kötü. her şeyde böyle. 5-6 ay önce 40 tl'ye satılan tuvalet kağıtları 130 tl olmuş. birkaç yıl öncesine kadar 6 tl'ye aldığın 1 litre yağ 30 liradan satılıyor. sadece ekonomi değil birçok insanda huzur kalmamış. kendilerini iyi hissetmiyorlar

eskiden "türkiye'den siktir olup gitmek" söylemini saçma bulurdum. herkes istediği yerde yaşayabilir ama bu şekilde bir söylem benim tercih edebileceğim bir tarz değil. türkiye'den kaçıp gitmek mi yoksa kalıp mücadele etmek mi noktasında, mücadele edebileceğin bir nokta yok. verebileceğin bir oy var. onun da ne şekilde geçerli olup olmayacağını birkaç yıl sonra göreceğiz zaten. ülkedeki anormal dalgalanmaya rağmen kriz olmadığını savunan bir yapı var. kriz olmadığını söylüyor, fiyatları gayet normal buluyor. hatta tek sorun %51 seçim barajıymış. bundan başka sorun görmüyor ülkede. ne ile mücadele edeceksin

bir savaş vardır. komutan der ya öleceğiz ya kalacağız hep birlikte top yekün savunacağız mücadele edeceğiz der. bu şekilde hep birlikte mücadele edersin. ama baştaki komutan dahil savaşta olduğunu biliyorsundur. ya da futbol takımısındır. karşı taraf çok güçlüdür. teknik direktör çıkar karşı taraf çok güçlü ama biz de bir kişi 10 kişilik güçte oynayacağız der. çıkarsın ortaya canını dişine takarsın mücadele edersin. ya da çok fazla işin vardır. kısa zamanda yetiştirmen gerekiyordur. geceni gündüzüne katarsın az uyursun az mola verirsin canla başla mücadele edip işi yetiştirirsin.

ama bu öyle bir şey değil. baştakiler kriz olduğunu kabul etmiyor ki. ortada bir sorun görmüyor. bu ortamda neyle nasıl mücadele edeceksin. yapabileceğin şeyler sıfır noktasında bir şey.

herkes yarından endişeli. bugün aldığım kar diyor ve alışverişe yükleniyor. evine stok yapıyor. bu sefer satıcı çok satılmaya başlayınca malı çekiyor. ürün piyasadan çekiliyor az sürülüyor az sürüldükçe talep artıyor, talep arttıkça zam geliyor. ortada kısır döngü var. ve bu döngü duracak gibi görünmüyor.

emeklilik yaşının artması fakat buna karşın işten çıkarmalara karşı önlem alınmaması kanun çıkarılmaması nedeniyle 2012 yılında 10-15 yıl içerisinde bir sosyal patlama beklediğimi söylemiştim. pandemi ve ekonomik kriz olabileceği yoktu bu hesabın içerisinde. bu gidişle o kadar zamana kalmadan bir sosyal patlama gerçekleşecek ve yabancı bir takım ülkelerde gördüğümüz yağma olayları başlaması büyük olası. söylediğim gibi 3-5 yıl öncesine kadar türkiye'den siktir olup gitmek söylemi bana söylem olarak saçma geliyordu. insanların bir hayatı var. bir kez geliyorlar dünyaya. nerede mutlu olacaklarını, nerede huzurlu olacaklarını, nerede kendilerini iyi hissedeceklerini düşünüyorlarsa orada yaşasınlar. isteyen istediğini yapsın. 2023'te hükumet değişti, parlamento kuruldu başkanlık sistemi gitti falan filan. ülke kısa sürede eski halini alacak mı sanıyorsunuz. en az 10 yıl gerekir. ki o da sıkı bir çalışma, yemeden içmeden çalmadan çarçur etmeden yapılırsa.

kaldı ki bu seçimin yapılması muhalefetim kazanması ve sorunsuz devredilmesi noktasında geçerli. peki bunun aksinin olmayacağını iddia etmek mümkün mü? o bile meçhul bir durum. karışıklık çıkıp çıkmayacağını bilemiyoruz. bu ortamda belirsizlik var, huzursuzluk var, umutsuzluk var. uzun süre bu duygularla yaşamak insanları psikolojik olarak kötü etkiler. bunun da etkileri hem psikolojik hem fizyolojik olur. yukarıda anlattığım gibi birçok şey yaşadım gördüm, hayatımın hiçbir döneminde bu kadar umutsuz ve karamsar bir dönem görmedim. böylesine bir kötüye gidişat hissetmedim. bu ortamda ben kim kendini nerede rahat hissedecekse nerede ferah bir nefes alacaksa orada olsun onu yapsın derim.

ek olarak: mücadeleden bahsetmiştim. mücadele durumu kabullenişle başlar demek istedim. mesela 1994'e bakın. enflasyon %125 falandır. yine yıl içinde faizler %300-400'leri görmüştür fakat genel olarak %125'tir. bunu kabul eder ve maaş zamlarını buna göre yapar buna göre mücadele edersin. herkes de elinden geldiğince buna katkıda bulunmaya çalışır.

şimdiye bakalım. hangi ürünün fiyatı en az %100 artmadı. doların fiyatı yüzde kaç arttı? peki kabulleniş var mı? açıklanan enflasyon kaç? %20 civarı. gerçeklerin görülmediği ve kabullenilmediği ortamlarda mücadeleden söz etmek pek söz konusu olmaz.
1 /