gülümsün

gülümsün

entelijans · 6 mart 2005

kişiler (%7) · günlük hayat (%3) · yeme içme (%3) · siyaset (%3) · din (%3) · kategorisiz (%81) ?

  1. toplam giri 2356
  2. takipçi 23
  3. puan 22433

gülümsün

gülümsün
daha dün kampüsteki yolları arşınlarken, itü sözlük sayfalarında cirit atarken, akşam güneşinin vurduğu yurt odasında mayışmışken, inşaat fakültesinin deri koltuklarında bizim kızlarla birlikte poğaçayla kahvaltı yaparken, son sene (2005 haziran) "okul bitti" haleti ruhiyesiyle istanbul'un tadını çıkartmaya çalışırken, buradakiler tarafında gülümsün diye tanınmışken...diyerek eskiyi yad eden, şu an için ömrünün en farklı, en çetrefilli, en bilinmez, en ne olacak şimdi demeye vakit kalmadan günleri deviren kişi, ben. epi topu 4 sene geçmiş ve hayatımda katmerli değişiklikler olmuş. üniversiteden mezun olunmuş, işe başlanmış, şehir değiştirilmiş, evlenilmiş, yeni işe girilmiş, çalışılmış, edinilmiş derken dünyanın en güzel şeyi olmuş; canından can katmış hayata. şaka gibiydi başta. hormonlar alt üst oldu. ona buna çatmalar, zaman zaman ağlama nöbetleri, kimi zaman yaşanılan evden tiksinmeler, onu yemem, ıyy bunun kokusu iğrenç, midem bulandı demeler...sonra fiziksel değişiklikler... top gibi olup o anın sabahı hastane odasında sancıyı çekip doğumhaneye gidiş ve dünyanın en mucizevi anı; elimi tutup bana "işte kızımız" diyen canım, her şeyim ve hemşirelerin elinde vıyak vıyak bağıran bir bebek... 28 sene beklemeye değer bir an. e tabi top gibi karnın bir anda patlak balon gibi sönmesi de olayın güzel yanlarından biri. bunlar güzel şeyler. işin zor kısmı bundan sonra başlıyor ama olsun, onunla hepsi güzel... geceleri uyanmalar, niye uyumadı demeler, gaz sancılarımız, o altını pislettikçe sevinmeler (verilen bez paralarının helali hoş olsun demeler), o'na bir şey oalcak diye elin yüreğinde gezmeler , sen konuştukça sana gülen bir çift göz, sadece senden medet uman küçücük bir şey. hele kucaklayınca içine sokasın gelmiyor mu, deli ediyor insanı o duygu. ne aşk, ne sevgi, ne merhamet; hiç bir sözle tarif edilemeyen güzel bir duyguymuş annelik; allah isteyen herkese versin inşallah.
gülümsün bu aralar kafayı sarmış anneliğe. yazıyla paylaşmak istemiş. şahsım butonunda yazan son giri tarihi 2 yıl önceyi görünce aklına gelmiş önceki zamanlar. ne iş, ne okul, ne gezme, ne yiyip içme, hiç ama hiçbiri bu duygunun yerini tutmazmış arkadaşım.
ertlemeyin. aman ha korkmayın. kucağınızda tıpkınızın aynısı bir sizden kimseye zarar gelmez. aksine eve şenlik gelir, bir gülüşüyle mest olur, uçarsınız; benden söylemesi.

hayırlı ramazanlar.

babayla birlikte çalışmak

gülümsün
öncelikle; (bkz: gülümsün)

babayla meslektaş olmanın faydasıyla işin kaymak kısmını yemektir. halihazırda çevre vardır, tezgah hazırdır. geriye kalan, tecrübelerden faydalanıp işi ilerletebilmektir. bunun dışında anneniz sizi ajan bellemiştir. babanızın ofisteki telefon görüşmeleri, şu saatte nerdeydi sorularının cevapları sizde saklıdır. ama öyle hemen verilmez bu soruların cevapları. işi ağırdan alarak isteklerinizi çift taraflı olarak anneye ve babaya rahatlıkla yaptırabilirsiniz.

laik bir devletin marşındaki dini öğeler

gülümsün
laik devlet demek dinsiz demek değildir. laikliği dinsizlikle bağdaştıran insanın ulvi duygularla yazılmış ve ardından "allah bir daha bu millete böyle sözler yazdırmasın" diyen mehmet akif ersoy ile sözümona dalga geçerek başlık açmasıdır.
denecek birşey yok, ayıplamaya bile utanıyorum.

sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı!

hayrünnisa gül

gülümsün
günlerdir hakkında söylenenleri dinliyorum. o’nun bedeni üzerinden yapılan çağdaşlık, modernlik tanımları her birimizin kulaklarında çınlıyor. apaçık bir tehlike olduğu söyleniyor. üstelik bu tehlike sözünü dillerine pelesenk edenler kadınlar, kadın dernekleri. kendi hemcinslerine çul, çaput muamelesi yapıyorlar. ortada bir yanlış var! kadın hakları temsilcileri kadınları onlar ve biz diye ayırıyorlar. onlar; (sözümona) başları eşleri veya babalarınca zorla örtülenler, bir eve hapsedilenler, söz sahibi olamayanlar, öğrenimleri yarıda kesilip evlendirilenler, başları küçük yaştan itibaren kapatılanlar vs vs vs...
onlardan biri olan hayrünnisa gül hakkında birkaç söz;
kendisiyle tanışma imkanım olmadı ama yakın çevremden onunla _hayrünnisa gül ile_ diyalogta bulunanlar bayan gül’ün hanımefendi ve akıllı bir kadın olduğunu söylediler. açıkçası televizyonda kendisini gördüğüm kadarıyla bu tanımları fazlasıyla hak eden bir kadın. güler yüzlü, sevimli, başına taktığı eşarpla ve kıyafetiyle bir çoğumuzdan daha modern bir kadın. eşiyle katıldığı yurt içi ve yurt dışı seyahatlerinde duruşuyla, asilliğiyle beğeni kazanan bir kadın. ve hal böyleyken birileri kalkıp bu kadın bize yakışmıyor, haddini bilsin tarzı laflarla bu bayanın şahsına en ağır hakaretleri yapıyorlar. o’nun vasıfsız olduğunu söyleyen yazılar okudum. güldüm. madem sözün edilen kadın vasıfsız, bilgisiz, kültürsüz; nasıl olur da kendisi dışarıdan liseyi bitirerek bir yüksek öğrenim kurumuna girmeye hak kazanabilir? nasıl olur da, çocukları türkiye’nin sayılı üniversitelerinde gayet başarılı öğrenimlerini sürdürmekte? eşinin (abdullah gül'ün) dış politikada ülkemizi temsil ederken yüzündeki gülümseme ile, geriye baktığımızda, evinde huzurlu ve mutlu olduğunu göstermez mi bize? bu çocukları yetiştiren anne ve eşine desteğini esirgemeyen bir kadın nasıl olur da vasıfısz diye adlandırılabilir? nasıl olur da siz haybeden atarak milletin kendine vekil seçtiği bir insanın, üstelik dış işleri bakanının eşine bu kadar ağır ithamlarda bulunabilirsiniz? laiklik bu kadının başına taktığı eşarpla gidecekse vay halimize bizim. laiklik devletin en üst isimlerinin katıldığı resepsiyonlarda başörtülü kadınların varlığıyla sekteye uğrayacaksa vah ki ne vah.
sayın hayrünnisa gül eşarp takmayı tercih etmiştir. eşi şu anda türkiye cumhuriyeti devleti’ nin cumhurbaşkanı adayıdır. ve bu ikisi birbirleriyle asla alaka kurulamayacak kadar iki farklı gerçektir.

kampüs köpekleri

gülümsün
2002 yazıydı. inşaat fakültesinin otopark tarafında 4-5 tanesinin bana doğru koşup siyah olanının üzerime daldığı zeki köpeklerdir. neden zeki? mediko' ya kontrol için gitmiştim. doktor hanım köpeği tarif etmemi söyledi. siyahtı dedim.
-ee tamam o zaman. o birçok kişiye saldırıyor ama zeki bir köpek, yakalatamıyoruz, demişti.

patates püresi

gülümsün
çok kolay bir yemektir. bir o kadar da lezzetli. ıııımm. vaktiniz varsa bir akşam yemeğine yapın, yanına da et kavurun. lezzet tufanı olsun.
tutamıyorum kendimi, tarifi veriyorum.
5-6 patatesi yıkayıp tencereye koyun ve üzerini örtecek kadar suyla bu patatesleri haşlayın. sonra sıcakken patatesleri soyun ve bir kaba rendeleyin. bu kaba tereyağı (zeytinyağı değil, sakın! lezzet bozulmasın. bildiğimiz halis tereyağı, 1 veya 1.5 kaşık ama siz gene kıvamına bakın) ve 1 su bardağı kadar sütü, istediğiniz kadar tuzu ve bolca karabiberi koyun ve pişirin.

nasıl unuttum ben bu ayrıntıyı editi:
fırında da yapılabilir, hatta daha lezzetli olur. pişirdiğimiz patates püresinin üzerine kaşar peyniri serpiştirip, peynir eriyene kadar fırında pişirebiliriz püremizi.

solti

gülümsün
sıcak bir gündü, kampüste bahar şenlikleri devam ediyordu. benim finaller bitmiş, keyif yapıyordum. o’ysa son dersinin finali için okula şöyle bir uğramıştı. o gün merkez kantinde (itü) kesişti yollarımız. sonra nasıl olduysa, o’nun istinye’de “buna bir ad koymanın zamanı gelmedi mi” demesiyle başladı serüvenimiz. önceleri merak konusuydu nasıl olur, ne olur?… kafamdaki tüm soru işaretlerini elinin tersiyle itti, başladı anlatmaya; ne ben dedi, ne sen. bizle devam etti. kendini bana kattı, daha bir güçlendim. başın ağrıdığında omzum burada diye yer gösterdi, adres boş çıkmadı, başımı koyacak bir yer hep yanı başımdaydı artık, güvendim, inandım.
bu adamla aşkı öğrendim ben. aşkın her halini beraber öğrendik. sabırsa al sana sabır; uzun bir askerlik döneminde bile umudumuzu yitirmedik. varsın uzak olalımdı, bu da biterdi elbet bir gün. bitti de. türk filmlerinde görüp de burun kıvırdığım asker mektupları tek avuntum oldu. dünyanın en güzel yazıtlarıydı onlar. sonra, 1-2 dakika da olsun yapılan telefon görüşmeleri küçük bir çocuğun telefona koşması ile eş anlamlıydı, o derece heyecanlıydı. ankesörlü telefonun varlığına bile şükredilen günler daha dik tuttu bizi. ve yatcaz kalkcaz diye diye bitirdik sayılı günleri. özlem, sabır, umut, şükür ile kalp yeniledi kendini. olgunlaştık. ama ayakkabısının bağını bile bağlamadan mahalledeki arkadaşlarının yanına uçar adımlarla koşan çocuklar gibi de çocuk kaldık hep.
ben o’nu anlattığım kadarıyla sınırlandırmak istemem. hele ki, noktayı koydum, bu adam budur, bu kadardır diyemem abi.
babamdır, sırdaşımdır, ailemdir. sevdiğim adamdır. o kocamandır, bissürüdür.

gülümsün

gülümsün
kampüste arkadaşlar arasında itü sözlük açılmış, haberiniz var mı söylentisi geziniyordu. önce kulak vermedim. sonra ne işmiş diye merak edince ekşi gibi demişti biri. ekşiyi de takip etmiyordum. biz okula kayıt olduğumuzda bir aralar istanbul-teknik com vardı. onun gibi bir şey dedim herhalde. iyi olmuş, arada bir bizimkilerle akşamları (tenekeci, cam güzeli) forum tadında geyikler döndürürüz gene, dedim. en iyisi akşam girip bir bakmalı. ha o zamanlar buraya sadece kampüstekiler girebiliyordu. fakültelerin labları, birkan, gölet, vadi yurtları vs. www.itusozluk.com...
ekşideki formatı bilmediğimden garip geldi önce. bildiğimiz sözlükmüş dedim. keyif alamadım açıkçası ama gene takip etmeye devam ettim. bir de nik almalı, ne olsun, ne olmalı derken eyvallah niki alındı tarafımdan. acemi yazarlık hali, sözlüğün kurallarını okumadan gereksiz girilerle meşgul ettim burayı. ismiyle müsemma oldum, eğlenceli yazarlık günlerinden sonra ben demeden sözlük yetkilileri eyvallah dedi bana. uçuruldum. uzun bir süre aklımdan geçmedi sözlüğe tekrar kayıt olmak. sadece tanıdığım, bildiğim arkadaşlarımın yazdıklarını takip eder olmuştum. gün geçtikçe güzel yazıların çoğaldığını gördüm, ne yalan söyleyeyim, şeytan dürttü beni; gel gene üye ol. o sırada okuduğum gülümsün özkök saatçi röportajı nikimi seçmem konusunda yardımcı oldu. eyvallah gitti, gülümsün geldi. kimilerinin dediği gibi; ağlak, arabesk bir ad diye düşünmedim gülümsünü, halen de düşünmüyorum. bence iyimserlikten, polyanacılıktan çok hayatı tiye almak yatıyor bu nikin altında._ her söylenene he demek, her denilene baş sallamak aslında kimseyi de umursamadığını gösterir_. neyse efendim. o zamanları eski yazarlarımız da iyi bilirler, ne fırtınalar esmişti, wuvvvvvvv. şimdi dönüp bakıyorum eski yazdıklarıma, bir gariplik var, belli. garipliğin adı karamsarlık...sonra tarihe bakıyorum; 2005 mart, nisan. çok sevdiğim bir insanın, dedemin hasta olduğu zamanlar. fırsat buldukça ankara'ya kaçıp ziyaret ettiğim insanın günden güne halinden iyice düştüğünü görmek benim moralimi alt üst etmiş ve bu sayfalara yansımış karamsarlığım. sonra birileri çıkıp ahkam kesmiş nik altımda. çok umurumdaydı. kuzum ben başta demişim ya diyeceğimi; gülümsün.
içimden ne geçiyorsa onu yazmışım, samimi davranmışım. kasmamışım kendimi. duygusal olmuşum, dalga geçmişim...pes etmemişim. beğendiğim bir yazıyı aktarmışım, paylaşabileceğim kadarını yazmışım. ağladığımı da, güldüğümü de dilim döndüğünce ifade etmişim. bir çıkarım mı vardı? yoktu. hatta belki bu kadar içten davranmakla risk alıyordum. herkes gibi paylaşmaktan zevk almışım.
ben yazarken, diğerlerinin yazdıklarını okurken de çok eğlendim. gözlerimin yaşını hem gülerken hem de ağlarken akıttım bu sayfalarda.
gitmeyi de düşündüm bazen. anlamsız geldi. gülümsün’ün altını ben doldurmuştum, bir anlam vermiştim bu ada itü sözlük sayfalarında. bırakıp gitmek anlamsızlaştıracaktı her şeyi. derdimi dökmüşüm, eğlenmişim, özlemimi anlatmışım, ailemden, çocukluğumun geçtiği mahalleden bahsetmişim. aşktan, sevdandan bahsederken sevdiğim adamı anlatmışım buraya. en özellerimi anlattğım yerden nereye gidebilirim ki?

hep büyüdüm deriz ya. yazdıkça daha büyümeye çok var diyor insan. dönüp arkama baktığımda bir arpa boyu bile yol almadığımı görüyorum. benim daha anlatacak çok şeyim var diyorum. ve yazıyorum.
1 /