snow flake

snow flake

yazar · 18 temmuz 2010

gündem (%10) · kişiler (%10) · tarih (%6) · terör (%3) · kitap (%3) · kategorisiz (%68) ?

  1. toplam giri 544
  2. takipçi 17
  3. puan 7506

falih rıfkı atay

snow flake
"iki hikaye işittim. masal olmadığı için anlatayım:

-cemal paşa artık ordu kumandanı değildir. mütareke yakındır. artık, harbe niçin girdiğimiz tartışılabilir, büyük adamlarin küçük adamları adam yerine saymak ve onlarla görüşmek sırası gelmiştir. arkadaşım y. k. bahriye çatanası içinde büyükada'ya giderken sordu:

— paşam, söyler misiniz, bu harbe niçin girdik?
ve üç dört yıl içinde bunalttığı bir nefesi boşalmış gibi ohlıyarak bekledi, işte cevap:
— aylık vermek için!

ve ilave etti:

— hazine tamtakırdı. para bulabilmek için ya bir tarafa boyun eğmeli, ya öbür tarafla birleşmeli idik.

kırtasiye ve maaş imparatorluğunun tarihi işte böyle biter. bu hikayenin belki büyük bir değeri olmayacaktı, eğer sonralan şu hikayeyi işitmeseydim:

sakarya'ya yaklaşıyoruz. bir millet olarak kalmak için harbetmek ve muzaffer olmak lazımdır. tam o zaman da maliye durmuştur, ilim, ihtisas ve tecrübe, mustafa kemal'e hükmünü söylüyor:

— hazinede para kalmamıştır, bulmak ihtimali de yoktur.

ilim, ihtisas, tecrübe… büyük kelimeler, büyük ve korkunç!

verdiği karar da şu: türk milleti istiklalini ödeyemez!

aylık vermek için harbi bırakmak lazımdı. mustafa kemal'in kararı bu değildi. vatan ve istiklali idi. ve en iyi kanunu arayıp buldu: "milletin nesi var, nesi yoksa yüzde kırkını vatan savunması için verecektir.
sakarya, dumlupınar, izmir ve lozan… hepsini böyle ödedik.

mustafa kemal, büyük harbe girmek aleyhinde idi: kafa ve sanat adamı olduğu için!
mustafa kemal kurtuluş harbini bırakmak fikrinde asla bulunmadı: vatan adamı olduğu için!

`işte size bütün kitabın özü: ilim ve vatan adamı olunuz. `
`hiçbiri yalnız başına, ne sizi, ne de milletin! kurtarabilir`. "

falih rıfkı atay

snow flake
"eşya ve kağıtlarımı bavuluma yerleştiriyorum. artık şam'dan ayrılıyoruz. cemal paşa istanbul'da istifa edecektir. tren giderken iki tarafımızda suriye ve lübnan'ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. yarın kendimizi anadolu köyierinin arasında kudüs'süz, şam'sız, lübnan'sız, beyrut*suz ve haleb'siz, öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız. kumandanım harap anadolu topraklarını gördükçe:

keşke vazifem buralarda olsaydı, diyor.

keşke vazifesi oralarda olsaydı. keşke o altın sağnağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terkedilmiş vatan parçası üstünden geçseydi!

eğer kalırsam, diyor, bütün emelim anadolu'da çalışmaktır.

eğer kalırsa, eğer bırakılırsa… anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek aıip götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz.

istasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:
benim ahmed'i gördünüz mü? diyor.

hangi ahmed'i? yüz bin ahmed'in hangisini?

yırtık basmasının altından kolonu çıkararak, trenin gideceği yolun. istanbul yolunun aksini gösteriyor:

— bu tarafa gitmişti, diyor.

o tarafa? aden'e mi, medine'ye mi, kanal'a mı, sankamış'a mı, bağdad'a mı?

ahmed'ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? eğer hepsinden kurtulmuşsa, ahmed'ini görsen, ona da saracaksın:

ahmed'imi gördün mü?

hayır… hiç birimiz ahmed'ini görmedik. fakat ahmed'in her şeyi gördü. en alasından cehennemi gördü. şimdi anadolu'ya, batı'dan, doğu'dan, sağdan, soldan bütün rüzgarlar bozgun haykırışarak esiyor. anadolu, demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş, oğlunu arıyor.


vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi, ondan, anadolu'dan utanır gibi, hepsi istanbul'a doğru, perdelerini kapamış, gizli ve çabuk geçiyor. anadolu ahmed'ini soruyor. ahmed, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan ahmed, şimdi onun pahasını kanadını kısmış, tırnaklarını büzmüş, bize dimdik bakan ana kartalın gözlerinde okuyoruz.


ahmed'i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek… fakat biz ahmed'i kumarda kaybettik!"

(bkz:zeytin dağı )

"bu kitabı okumak adeta bir borçtur ve bir vazifedir."
behçet kemal çağlar

9 ocak 2017 tbmm anayasa değişikliği görüşmeleri

snow flake
millet iradesini ortadan kaldırmaya yönelik bir anayasa için yapılan görüşme.

anayasa'nın 6. maddesi'nde belirtilen "egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir" hükmünün özünü oluşturan "hakimiyet milletindir" yazılı levha, 30 kasım 1925'te büyük millet meclisi kürsüsünün arkasına asıldı.




siz bu egemenliğin kullanılmasını tutup dolaylı temsil yoluyla milleti temsil eden 550 milletvekili yerine yani 550 akla değil de yalnızca bir kişinin aklına emanet ediyorsunuz.

1984 anayasasında anayasa değişikliği yapılacak zamana dair herhangi bir dönem yasağı bulunmuyor. ama sağduyulu düşünürsek olağanüstü hal zamanında bir anayasa değişikliği için görüşme yapmanın pek tutarlı bir tarafı olmadığını görürüz. üstelik bu acele ve telaş ile yapılmak istenen değişiklikle ülkenin rejimi değiştiriliyor. görüşmeler sırasında meclis tv' nin kapatıldığını, halkın ve kamuoyunun yeterince bilgilendirilmediğini de düşünürsek işin nasıl oldu bittiye getirilmek istendiğini de görürüz.

başkanlık sistemi ile parlamenter sistem karşılaştırması:

bs: başkanlık sistemi

ps: parlamenter sistem

bs ps

iistikrar: yüksek düşük

etknlik : yüksek düşük

hesap sorulabilirlik : yüksek düşük

önceden belirlenebilirlik : yüksek düşük

sistemin tıkanması ihtimali: yüksek düşük

katılık/esneklik: katı esnek

kutuplaşma: yüksek düşük

iktidarın kişiselleşmesi ihtimali: yüksek düşük

devlet başkanının ılımlaştırıcı etkisi: yok var



yürürlükte olan 1982 anayasasına göre anayasa değişikliği:

"anayasayı değiştirme yetkisinin hangi organa ait olduğu yine anayasalarda belirtilmektedir. değiştirilme yetkisini anayasalar, kendi kurduğu organlardan birine vermektedirler. anayasayı değiştirme yetkisi genellikle normal yasama organının nitelikli çoğunluğuna verilmektedir.

dönem yasağı- diğer bazı anayasalar da kendilerinin belirli dönemlerde değiştirilmesini yasaklamaktadırlar. bazı anayasalar da savaş, sıkıyönetim ve olağanüstü hal durumlarında anayasanın değiştirilmesini yasaklamaktadırlar. (örneğin 1978 ispanyol anayasası, m.169; 1976 portekiz anayasası m.2?9)' tali kurucu iktidara getirilen bu tür sınırların varlık sebebi, ülke yönetiminin
nazik ve kırılgan olduğu bir döneminde, anayasa gibi önemli bir konuda değişiklik yapılmamasıdır.

teklif yetkisi anayasalar."anayasa değişikliği teklif etme yetkisi' ni çeşitli organlara vermektedirler.

bazı anayasalar, bu yetkiyi sadece yasama orgamna tanımaktadır.

örneğin;
1787 abd anayasasında (m.5) anayasa değişikliği teklif etme yetkisi münhasıran kongreye aittir. yürütme organının (başkanın) anayasa değişikliği teklif etme yetkisi yoktur. benzer bir şekilde, 1982 türk anayasasına göre (m.175/1) de anayasa değişikligi teklif etme yetkisine sadece yasama organı (tbmm üyelerinin üçte biri) sahiptir.

türkiye'de anayasa değişikliğini teklif etme yetkisi tbmm üye tam sayısı'nın üçte biri tutarındaki üyeye aittir. (ay m. 175)

bazı anayasalar, anayasa değişikliği tekliflerinin iki defa görüşülmesini ve bu iki görüşme arasında belirli bir bekleme süresinin olmasını şart koşmaktadırlar.

örneğin;
1947 italyan anayasasına göre (m.138/1), iki görüşme arasında en az üç aylık bir süre bulunmalıdır. 1959 tunus anayasası ise birinci ve ikinci görüşmeler arasında en az iki aylık bir sürenin olmasını öngörmektedir (m.73)

türkiye'de ise bekleme süresi sadece 48 saattir (tbmm içtüzüğü, m.93).

bu tür kuralların amacı, anayasa değişikliği gibi önemli bir konunun aceleye getirilmemesi ve bu konuda sakin bir şekilde rahatça düşünülmesin! sağlamaktır. benzer bir amaçla bulgar anayasası ise (m. 154/2), anayasa değişikliği teklifi verilmesiyle görüşülmesi arasında en az bir aylık sürenin bulunmasını öngörmüştür.

karar yeter sayıları- anayasa değişikliğinin kabul edilmesine ilişkin olarak en önemli şart anayasa değişikliğinin hangi çoğunlukla kabul edileceğine ilişkin kurallardır. genellikle anayasalar, değişiklik teklifinin kabul edilebilmesi için normal kanunların kabul edilmesi için aranan çoğunluktan daha yüksek bir çoğunluk aramaktadırlar. "karar yeter sayısı salt çoğunluktan beşte dört çoğunluğa kadar yükselebilmektedir. haliyle karar yeter sayısı yükseldikçe, o anayasa o derecede katılaşmaktadır.

onay safhası, anayasa değişikliğinin son safhasıdır. artık görüşülüp, parlamento tarafından karara bağlanmış bulunan değişikliğin, yayınlanıp yürürlüğe girmeden önce, aşması gereken son engeldir. bu şekilde anayasa değişikliği üzerinde kesinleşmeden önce bir defa daha düşünülme imkanı elde edilmektedir.

yeni anayasının onay safhası 1982 türk anayasasına göre meclisin üye tamsayısının üçte iki çoğunluğuyla kabul edilen bir anayasa değişikliği cumhurbaşkanının isteğiyle halkoylamasına sunulur. (m.l75).'

(bkz: kemal gözler)

aztekler

snow flake
ispanyollara ait haberler moctezuma'ya geldikçe, "onlar kadar güçlü
değiliz," sözü yayılmaya başladı. "onların yanında bir hiçiz." ispanyollar için "göklerden gelen tanrılar" denmekteydi. bütün bunlara rağmen, aztekler yanılgıya düşmemişlerdi ispanyollar konusunda. nitekim ispanyolları şöyle anlatıyorlardı:


"altına birer maymun gibi yapıştılar. altına sarıldıklarında yüzleri parıldıyordu. altın karşısındaki açlıkları doymak bilmiyordu. çıldırmışlardı sanki… altına şehvetle saldırmışlardı. domuzun yiyecek karşısındaki davranışı gibi altını yiyip her yanlarını onunla doldurmak istiyorlardı. buldukları yerde altına ellerini daldırıyorlar, altınla konuşuyorlar, ona bir şeyler fısıldıyorlardı."


ne çare ki, ispanyolların ruhunu okuma yetenekleri kendilerini savunmalarına yetmedi.

1517 yılında meksika göklerinde büyük bir kuyrukluyıldız görülmüştü. azteklerin tanrısı quetzalcoatl'in doğu denizi'nden beyaz tenli bir insan olarak geleceği efsanesine kendini kaptıran moctezurna, astrologlarını hemen idam ettirmişti. çünkü kuyrukluyıldızın geleceğini haber vermemiş ve açıklamasını yapamamışlardı. bir felaketin geleceğine inanan moctezuma kendini büyük bir üzüntüye kaptırmıştı. azteklerin batıl inancının sağladığı avantaj ve yüksek teknolojileri sayesinde 400 silahlı avrupalıyla yerli yardımcıları, 1521 yılında ileri uygarlık düzeyine ulaşmış sayısı 1 milyona yakın bir toplumu yenip darmadağın ettiler. aztekler ömürlerinde at görmemişlerdi. yenidünya'da at yoktu. demir metalurjisini silah sanayiine uygulamamışlardı. ateşli silahları icat etmemişlerdi. oysa îspanyollarla aralarındaki teknoloji açığı çok geniş değildi. belki birkaç yüz yıllık bir açıktı.

(bkz: carl sagan)

osmanlı devleti

snow flake
"bizim imparatorluk;

zeytindağı'nın tepesindeyim. lüt denizine ve gerek dağları'na bakıyordum. daha ötede, kızıl deniz'in bütün sol kıyısı. hicaz ve yemen var. başımı çevirdiğim zaman kamame'nin kubbesi gözüme çarpıyor. burası filistin'dir. daha aşağıda lübnan var; suriye var; bir yandan süveyş kanalı'na, öbür yandan basra körfezi'ne kadar çöller, şehirler ve hepsinin üstünde bizim bayrağımız! ben bu büyük imparatorluğun çocuğuyum.

çıplak isa, nasıra'da marangoz çırağı idi; zeytindağı'nın üstünden geçtiği zaman, altında, kendi malı bir eşeği vardı. biz kudüs'te kirada oturuyoruz. halep'ten bu tarafa geçmeyen şey, yalnız türk kağıdı değil, ne türkçe ne de türk geçiyor.

floransa ne kadar bizden değilse, kudüs de o kadar bizim
değildi. sokaklarda turistler gibi dolaşıyoruz.

kamame kilisesi nin hıristiyan milletler arasında bölünmüş olduğunu bilirsiniz. içerisinin her parçası ve kilisenin her hizmeti bir başka cemaatindir. bu cemaatler yalnız anahtarı pay edememişlerdir. anahtar bir hocada durur. bütün bu kıtalarda biz işte bu hocanın görevini yapıyoruz. ticaret, kültür, çiftlik, endüstri, binalar her şey arapların veya başka devletlerin… yalnız jandarma bizim idi; jandarma bile değil, jandarmanın esvabı.

osmanlı saltanatı son bürokrat iken, bürokrasi bile tam arap, yahut yarı araptır. türkleşmiş hiçbir arap görmedikten başka, araplaşmamış türk'e az rastgeliyordum.

arap milliyetçiliği güden şamil azimzadeler, konya'dan gelme kemik hüseyin torunları idi. haleb'in esas familyalarının asılları türklerdi. osmanlı imparatorluğunda itibar, azınlığın imtiyazı olduğu için ve türk unsuru imtiyazsız olduğu için herhangi bir müslüman azınlığın çocuğu olmak, türk olmaktan daha faydalı idi.

bir kürt zaptiye çavuşunun kütüğünden gelen abdurrahman paşa, dedesi ve babası vergi çaldığı için, zengin, araplaşmış olduğu için de ayan azası idi. bu abdurrahman paşa, kendi toprağının tamamını ancak harita üstünde görmüştür.

birinci millet meclisinde şer'iye vekilliği etmiş, eskişehirli bir türk hocasının türkler gibi "ve" demek yerine, araplar gibi "vua" dediğini belki henüz unutmamış olanlar vardır. suriye, filistin ve hicaz'da:
— türk müsünüz?
sorusunun birçok defalar cevabı:
— estağfurullah! idi.
bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne de vatanlaştırmıştık.

osmanlı imparatorluğu buralarda. ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi.

eğer medrese ve şuursuzluk devam etmiş olsaydı. arapların, anadolu yakanlarına kadar gireceğine şüphe yoktu.

bizim emperyalizm, osmanlı emperyalizmi, şu ana fikir üstünde kurulmuş bir hayal idi: türk miileti kendi başına devlet yapamaz'

kudüs ün en güzel yapısı almanların, ikinci güzel yapısı onların, en büyük yapısı rusların, bütün öteki binalar ingilizlerin, fransızların, hep başka milletlerin idi. gür sakallan baharat kokan dürziler. saçları örgülü yahudiler, elleri meşinleşmiş urban ve entarili araplar, hepsi türk ordusu, kanala doğru giderken. dar suriye ve filistin kıtasında iki safa ayrışmış.

— "geç yiğidim, geç!" diyordu.
fakat bir avuç türk, bütün kıtayı tuttu.
koskoca çölü, yapı ve bahçelerle donattık.

geç kalmışlık. artık ne suriye, ne de filistin bizim idi. rumeli'yi kaybetmiştik.

bir realite hissi ile değil, bir tarih hissi ile kendimizi zorluyorduk. tamamıyla batılılaşmak ve sonra da halep'ten kızıldenize doğru, nüfus, teknik ve sermaye ile taşmak lazımdı. biz ise anadolu'yu aşıp halep kapısını vurduğumuz zaman, bayındırlık ve kalabalık görmeye başlıyorduk- halep, büyük bir şehir, şam büyük bir şehir, beyrut büyük bir şehir. kudüs büyük bir şehir ve hepsi yabancı idi. lübnan havası, bize dobruca havasından yüz kat daha yabancı idi.

fakat her yere:
— bizim diyorduk."


falih rıfkı atay, 1.dünya savaşı'nın başlamasına yakın bir zamanda osmanlı imparatorluğunu anlatıyor. osmanlı imparatorluğunun imparatorluk anlayışını ve bu imparatorluğun içindeki türk'ün yerini böyle aktarmış.

falih rıfkı atay, 1.dünya savaşı'na yedek subay olarak katıldı. bir süre sonra 4.ordu komutanı cemal paşa'nın emir subayı olarak kudüs'te ve suriye'de bulundu. bu arada resmi görevle, bir takım avrupa yolculuklarına da katıldı. savaş sona erince bahriye hususi kalem müdür muavinliğine atandı. savaş başlamadan önce ise tanin gazetesinde gazetecilik yapıyordu.

10 aralık 2016 istanbul patlaması

snow flake
bu tarz saldırılar bir kere yaşandıktan sonra, devamında yaşananlar ne yazık ki rutine binmiş durumda. çünkü son zamanlar da o kadar sık duyuyoruz ki böyle haberleri artık sonrasında neler yaşanacağını aşağı yukarı biliyoruz. ama hep iş işten geçmiş oluyor. geriye sadece konuşmak, kınamak ve mazeret bulmak kalıyor.

önemli olan böyle olayların hiç yaşanmamasını sağlamak, çünkü yaşandıktan sonra daha ne yapabilirsin ki üzülmekten başka, yapılanlar da zaten dediğim gibi rutine binmiş durumda bundan sonrasını ne yazık ki biliyoruz.

- patlama
- yayın yasağı
- şehit oldular
- başkanlık olsa olmazdı
- dış güçler
- kılıçdaroğlu
- cehapee
- hdp
- geziciler
- fetö
- kandırıldık
- üst akıl oyunları
- boz doları
- eyyy batııı!
- kapanış
- unutuş
(listenin kaynağı tumblr)

eğer sorumluluk sahibiyseler istifa etmezler miydi? olağanüstü durumda olmamıza rağmen böyle bir olayın yaşanmasını engelleyemiyorsan görevini yapamıyorsun demektir ve biraz sorumluluk sahibiysen istifa edersin.

önemli olan böyle olayların hiç yaşanmamasını sağlamak. önlemini tedbirini olay yaşandıktan sonra değil, bu tarz olayların yaşanmaması için almak.

önlem: bir şeyi sağlayacak ya da önleyecek yol.

10 aralık 2016 istanbul patlaması

snow flake
olayla doğrudan doğruya alakalı değil ama geçmiş tarihlerde de yine beşiktaş'ın patlamaların merkezi olduğu ve el kaide nin patlamayı üstlendiği bilgisi.

20 kasım 2003 tarihlerinde, türkiye'nin istanbul şehrindeki dört farklı noktada, bomba yüklü ikişer kamyonetin infilak ettirilmesiyle gerçekleştirilen bir dizi intihar saldırısı.

15 kasım günü yerel saatle 9.30 (utc+02:00) civarında şişli'deki bet israel sinagogu, 9.34 civarında ise beyoğlu'ndaki neve şalom sinagogu'nun önünde birer kamyonet infilak etti. patlamalar sonucunda saldırganlar dâhil 28 kişi öldü, 300'den fazla kişi yaralandı. olaydan beş gün sonra, 20 kasım günü, yine bomba yüklü kamyonetlerle 10.55 civarında beyoğlu'ndaki birleşik krallık istanbul başkonsolosluğu'na, 11.00 civarında ise beşiktaş'taki hsbc genel merkezi binasına iki farklı saldırı düzenlendi. ikinci saldırılarda 31 kişi hayatını kaybederken 450'nin üzerine kişi yaralandı. toplamda ise 4 intihar eylemcisi dâhil 59 kişi öldü, 750'den fazla kişi saldırılardan yaralı olarak kurtuldu.

saldırılar sonrasında başlatılan soruşturmalar sonucunda eylemleri el-kaide'nin türkiye yapılanmasının gerçekleştirdiği tespit edildi. dört saldırıyla ilgili olarak şubat 2004'te 69 sanıkla başlatılan ve yapılan eklemelerle 76 sanığa ulaşan yargı süreci nisan 2007'de sonuçlandı ve 7'si müebbet olmak üzere 48 sanık çeşitli kademelerde hapis cezalarına çarptırıldı. örgütün üst düzey yöneticilerinden olduğu öne sürülen ve saldırılar sonrasında irak'a kaçan bazı isimler burada ölürken bir kısmı ülkedeki güvenlik güçlerince tutuklandı.

2003 istanbul saldırıları - vikipedi adli tıp kurumu başkanı keramettin kurt, saldırıların gerçekleştiği gün bölgede yapılan incelemede, parçalanmış cesetler arasında orta doğulu özell... wikipedia

bunca zamandır ne yazık ki hiç bir şey olumlu yönde değişim göstermeyip, aksine daha da artmış ..

watsons

snow flake
a.s. watson group'un bir parçası olarak 1841 yılından beri faaliyet gösteren watsons, bugün 12 ayrı pazardaki 5.500'den fazla mağazasıyla dünyanın önde gelen güzellik ve kişisel bakım zincirlerinden biridir.

look good. feel great.

adı bir skandala karışan mağazalar zinciri. bir çocuğu çıplak arayarak skandala sebebiyet veren mağaza müdürünün bu yaptığı hiç de normal bir davranışa benzemiyor.

hem hırsızlık olsaydı, o mağazaların kapılarının önlerinde duran alarmlar ne işe yarıyor peki?

ürün alarm sistemleri temel olarak 2 parçadan oluşur. bu parçalardan biri alarm etiketleri diğeri alarm antenleridir. alarm etiketleri ürünlerin üzerine takılan aparatlardır. mağaza giriş kapısına monte edilen panellerdir. bu iki parçaya ayrıca ürünlerin üzerindeki etiketleri sökmek için kullanılacak alarm sökücüler de ilave edilmelidir. üzerinde alarm varken mağazadan bir ürün çıkarılmaya çalışıldığında alarm antenleri tarafından algılanır ve antenler sesli ışıklı sinyal verir. böylece istenmeyen olaylar yaşanmamış olur.

edit: mağaza müdürü ya da güvenlik görevlisinin arama yapma yetkisi yoktur zaten. dolayısıyla oranın olup olmadığına bakılmaz bile.

carl sagan

snow flake
kozmos adlı eseri insanda terapi etkisi yaratır.

"insanoğlu dünyayı anlamaya yatkındır. her zaman da böyle olmuştur. avcılığa ya da ateş yakabilmeye başlamamız, bir şeyler düşünüp bulma yeteneğimizden ileri gelmektedir. yeryüzünde insanlar televizyondan önce, sinema filmlerinin oynatılmasından önce, radyodan önce kitaptan önce de yaşamıştır. insan yaşamının büyük bir bölümü böyle dönemlerde geçmiştir. kırda yakılan bir ateşin küllenmesi sırasında, mehtapsız bir gecede yıldızları gözlemiştir."

ayrıca
(bkz: #16547905 )
(bkz: #15845582 )

doğru bilinen yanlışlar

snow flake
apartman sakinleri; kimseyi rahatsız etmeyen, kızgınlık göstermeyen, sessiz, durgun, dingin insanlar demek değildir. buradaki sakin bir yerde oturmak, yerleşmek anlamına gelmektedir.

sakin kelimesi arapça kökenli olup, sükna kelimesinden türemiştir. sükna ise sakin olunan yer, yani oturulacak yer anlamına gelmektedir.

(bkz:sükna hakkı)

apartman sakinleri demekle o apartmanda oturan kişiler kastedilmektedir.

balina

snow flake
balinalar yerküremizde gelişmiş en büyük hayvanlardır. dinozorlardan da epey büyüktürler. yaşlı bir mavi balina otuz metre boyunda ve 150 ton ağırlığındadır. balinaların okyanusa açılmaları yenidir. daha bundan 70 milyon yıl önce ataları karadan okyanusa ağır adımlarla göç eden etçil memelilerdir. balinalar dünyasında ana balinalar süt emzirir ve yavrularına özenle bakar. büyüklerin yavru balinalara öğrenim verdikleri uzun bir çocukluk dönemi söz konusudur. oyun oynamak önemli eğlencelerden biridir. bunlar memelilere özgün davranışlardır ki, akıllı varlıkların gelişmesi açısından önem taşır.


deniz kasvetli ve loş bir ortamdır. karadaki memelilerin işine yarayan görme ve koku duyuları okyanusun derinliklerinde fazla yararlı değildir. çiftleşecek birini ya da çocuğunu veya avını bulmak için bu duyuları kullanmaya yeltenen balinaların ataları nesillerini fazla sürdürememişlerdir. böylece evrim yoluyla yeni bir yöntem geliştirmişlerdir; bu yöntem çok işe yarıyor ve balinaların anlaşabilmelerinde önemli rol oynuyor: işitme duyusu. balinaların çıkardıkları bazı sesler şarkı olarak niteleniyor. ama bu seslerin anlamı konusunda henüz cahil sayılırız. yüksek frekanstan tutun da insan kulağının işitebileceği alçak frekansa kadar varan sesler çıkarıyorlar. balinaların tipik bir şarkısı on beş dakika sürer. en uzunu da bir saati bulur. bazen bu şarkının her haliyle aynen tekrarlandığı olur. bazen de şarkının ortasında, bir grup balinanın kış sularını terk edip gittikleri ve altı ay sonra dönüp orada şarkıya aynı notadan tekrar başladıkları -sanki hiç ara verilmemiş gibi- saptanmıştır. balinaların belleği çok kuvvetli. çoğu zaman da şarkı listelerini değiştirdikleri görülür. bir gruptaki üyelerin aynı şarkıyı birlikte söyledikleri olur. karşılıklı anlaşma ve işbirliği sonucu söylenen parçalar her ay değiştiriliyor. bu değişme yavaş yavaş ama mutlaka oluyor. seslendirme de çok karmaşıktır insanın ses perdesinden çıkacak olsa söyledikleri şarkılar, içindeki bilgi tutarı 106 bit'i bulur. ilyada destanındaki bilgi tutarı kadar. balinalarla kuzenleri olan yunus balıklarının konuşmaktan ya da şarkı söylemekten amaçları nedir bilemiyoruz. el gibi organlara sahip değiller, el işleri yapamazlar, fakat sosyal yaratıklardır. avlanıyorlar, yüzüyorlar, balık tutuyorlar, geziniyorlar, coşup eğleniyorlar, çiftleşiyorlar, oynuyorlar, yırtıcı hayvanlardan kaçıyorlar. bu konuda söylenebilecek epey şey var.



balinalar için başlıca tehlike, yeni türeyen bir hayvandan, kendine insan diyen bir yaratıktan geliyor. teknolojisi sayesinde okyanuslarda etkinliğini gösteren insanoğlundan geliyor bu tehlike. balinaların tarihinin yüzde 99,99'unu kaplayan zaman bölümünde derin okyanusların yüzeyinde ya da diplerinde insanoğlu görülmemişti. bu süre içinde balinalar işitme duyusu yoluyla olağanüstü haberleşme sistemlerini geliştirdiler. balinaların bir türü yirmi hertz frekanslı yüksek sesler çıkarır. piyano klavyesinin en düşük oktavına yakın bir sestir bu. (bir hertz bir ses frekansı birimidir. kulağınıza her saniyede giren bir ses dalgasıdır.) bu gibi düşük frekanslı sesleri okyanus zor emer. amerikalı biyolog roger payne, derin okyanus kanallarını kullanarak iki yunus balığının dünyanın neresinde bulunursa bulunsunlar birbirleriyle yirmi hertz üzerinde haberleşebileceklerini hesaplamıştır. güney kutbunda ross ice kıta sahanlığındakiyle aieut adaları açıklarındaki iki balinanın haberleşmesi mümkündür. tarihleri boyunca balinalar, yerküre çevresini kapsayan bir haberleşme şebekesi kurmuş olabilirler. birbirlerinden 15.000 kilometre kadar uzaktayken çıkardıkları sesler belki de aşk şarkılarıdır. okyanusların derinliklerine boşaltılan umut notaları.


on milyonlarca yıl süreyle bu kocaman, akıllı ve haberleşme yeteneği gösteren yaratıklar, doğada bir düşmanla karşılaşmadan yaşamışlardır- xix. yüzyılda buharlı gemi yapımına girişilince, denizlere hiç de hayırlı olmayan bir çevre kirliliği işareti ulaştı: gürültü. ticari ve askeri gemilerin daha da çoğalmasıyla okyanuslara yayılan gürültü (özellikle yirmi hertz arasında) kulak ardı edilemez duruma geldi. okyanuslar arası haberleşme etkinliğini yürüten balinalar için anlaşmak giderek zorlaştı. haberleşme giderek kısa mesafelere indi. iki yüzyıl önce finback denen balina türünün anlaşması 10.000 km uzaktan mümkün olurken, şimdi bu mesafe birkaç yüz kilometreye inmiş olabilir. balinalar birbirlerini isimleriyle mi çağırırlar? yalnızca ses yoluyla birbirlerini tanıyabilirler mi? balinaların haberleşme olanaklarını kestik. milyonlarca yıl haberleşebilen yaratıkları şimdi susturduk.

onları susturduğumuz bir yana, balinaları öldürüp ruj ya da makine yağı üretimi için cesetlerini satıyoruz. böylesine akıllı canlıları öldürmenin sistemli bir cinayet olduğunu birçok ülke anlıyor. fakat japonya, norveç ve sovyetler birliği'nin önderliğindeki balina cesedi ticareti sürüp gidiyor. biz insanlar, tür olarak, yerküremiz dışındaki akıllı yaratıklardan haber alma peşindeyiz. peki, bu uğurda, önce yerküremizdeki akıllı canlılarla, değişik kültürden ve ırktan insanlarla, maymunlarla, yunuslarla, fakat özellikle derin suların üstadı olan balinalarla haberleşmeyi yoğunlaştırsak daha iyi olmaz mı?

(bkz:carl sagan)

29 kasım 2016 adana öğrenci yurdu yangını

snow flake
dehşet verici korkunç.

yangının çıkış sebebinin önemli olduğu olay. bu olayı, tarikat veya din ile ilişkilendirmeden önce başta belirttiğim gibi yangının çıkış sebebinin soru işaretlerine yer bırakmayacak şekilde tespit edilmesi ve net olarak açıklanması lazım.

şu an olaydan öyle bir bahsediliyor ki sanki yurt sırf, süleymancıların olduğu için yangın çıkmış gibi.

ayrıca yangın merdiveni kapısının kilitli olup olmadığı konusunda da yine çelişkili haberler var. korkunç bir olay yaşandı ve şu an hala aydınlatılmayı bekliyor.

kaynak: bize verilen bilgi yangın çıkış kapısının kilitli olmadığı başbakan yardımcısı veysi kaynak adana'nın aladağ ilçesinde yaşanan yurtta yangın faciasıyla ilgili açıklama yaptı. 'bize verilen bilgiye göre yang... cnn türk

yurt faciasında skandal üstüne skandal... bir gün önce değiştirilmiş adana'nın aladağ ilçesinde süleymancılar tarikatına yakın özel aladağ tahsil çağındaki talebelere yardım derneği ortaöğretim kız öğrenci yurdu'nda ... cumhuriyet ..._Bir_gun_once_degistirilmis.html

cinsel istismara uğrayanın tacizciyle evlenmesi

snow flake
trabzon 3. asliye ceza mahkemesi hâkimi murat aydın bir hukukçu olarak cinsel istismar genelgesini şöyle değerlendirmiş.

"bu değişiklik çocuk istismarini kurumsallaştirir"

1. türk ceza kanunu 18 yaşından küçük herkesi çocuk olarak kabul eder ve çocuklara yönelik cinsel içerikli eylemleri cinsel istismar olarak tanımlar.

2. kanun bu tanımı yaptıktan sonra çocukları yaş gruplarına göre ikiye ayırır. 15 yaşından büyük 18 yaşından küçük çocukların rızası ile gerçekleşen, cebir, tehdit veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmadan cinsel içerikli temaslar cinsel ilişki boyutuna varmadıkça suç teşkil etmez.

3. 15 yaşından büyük bir çocuk, rızası ile, cebir, tehdit veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmadan cinsel ilişkiye girerse, eylem şikayete bağlı bir suçtur ve cezası 2 yıl hapistir. bu durumdaki çocuk, ilişkiye girdiği kişi ile evlendiğinde artık eşi olan faili şikayet etmeyeceğine veya ettiği şikayeti geri alacağına göre eylemin cezası olmayacaktır.

4. çocuk 15 yaşından büyük büyük olduğu halde içinde bulunduğu akıl hastalığı gibi nedenlerle maruz kaldığı cinsel eylemin hukuki anlam ve sonuçlarını anlayamayacak durumda ise 15 yaşından küçük çocuklar için kabul edilen kurallar uygulanır.

5. çocuk 15 yaşından küçük ise maruz kalacağı cinsel cinsel eylemlerin hukuki anlam ve sonuçlarını anlayamayacağı kanun tarafından kabul edilmiştir. bu yaştaki bir çocuğun 'cinsel ilişkiye rızasından' bahsedilemez.

6. teklif lehine görüş açıklayanlar 15 yaşından küçük çocuklara "tecavüz edenlerin" yasadan yararlanamayacağını söylüyorlar. bu görüşte olanlar ceza kanunumuzun 15 yaşından küçük çocuklara yapılan cinsel eylemlerin "rıza" olsa da olmasa da istismar/tecavüz olarak tanımlandığını görmek istemiyorlar. kanun 15 yaşından küçük çocuğa yapıyan cinsel eylemi; cebir, tehdit veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmasa da istismar/tecavüz olarak tanımlar. bu yaştaki çocuğa ayrıca, cebir, tehdit veya iradeyi etkileyen başka bir neden uygulanmış ise eylem yine istismardır ancak ilkine göre daha ağır cezaya yol açar.

7. mağdurun 15 yaşından küçük olması halinde eylem, cebir, tehdit veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmasa da istismar/tecavüz olarak tanımlanır ve cezası 8 yıldan başlayarak olayın gelişimine ve vardığı sonuca göre artar. teklifi savunanlar 15 yaşından küçük çocuğa zorla yapılmayan eylemi tecavüz olarak tanımlamayarak kavramları olduğundan farklı göstermek istiyorlar.

8. cinsel istismar fiilinin failinin de çocuk olması durumunda olaya ceza hukuku açısından değil her iki çocuğun korunması açısından bakılmalı ve onarıcı adalet ilkeleri uygulanmalıdır.

9. failin de çocuk olması durumu için ileri sürülen bu görüşlerin, failin yetişkin olması haline uyarlanması kabul edilemez. fail de mağdur da çocuk ise çözüm ceza dışı önlemler olmalıdır.

10. teklif geçici bir madde şeklindedir. düzenleme yasalaşırsa 16 kasım 2016 tarihinden sonra işlenen suçlara uygulanmayacaktır. bu hali ile bir defalık olduğu doğrudur. ama konunun toplumsal temelleri değişmediğine göre tıpkı bedelli askerlikte olduğu gibi bir süre sonra yine toplumsal ihtiyaç var denip yeni bir hüküm yeni bir af daha gelecektir. daha da kötüsü olası bir başvuruda anayasa mahkemesi maddede yer alan 16 kasım 2016 tarihini iptal ettiğinde düzenleme sürekli hale gelecektir. üstelik yeni yasa çıkana kadar ceza çekenler bahsedilen 'mağdur olma' durumunda kalacaktır.

11. teklif bu şekilde gerçekleşen evlenmenin failin kusuru ile sona ermesi halinde hükmün açıklanacağını kabul ediyor. boşanmaya istismar fiilinin mağduru olan eş neden olursa veya taraflar anlaşmalı olarak boşanırsa fail cezadan tümü ise kurtulacaktır. bu durum, danışıklı şekilde mağduru kusurlu gösteren boşanma davalarına veya maddi menfaat karşılığı anlaşmalı boşanmalara yol açacaktır.

12. konuyu bir örnekle açıklamayayım: 14 yaşındaki bir kızla 22 yaşındaki bir erkek ailelerin rızası ile gayri resmi evlendirildiğinde eylem çocuğun cinsel istismarı suçunu oluşturur. bu durumdaki mağdur çocuk 16 yaşına gelince hakim izni ile resmen evlenebilir. teklif yasalaşır ise bu durumdaki failin cezası ertelenecektir. bu örnek bazılarına kabul edilebilir ve makul görünebilir. ama yasalar olayları değil kuralları koyar. bu nedenle konulan kural olaylara uygulanırken her zaman kabul edilen sonuçlar doğurmaz.

13. başka bir örnek vereyim: 12 yaşındaki bir çocuk ile 40 yaşındaki birisi cebir, tehidt veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmadan cinsel ilişkiye girdiğinde, fail 4 yıl sonra mağdur ile evlendiğinde de cezasız kalacaktır. yaşadığı olaylar nedeniyle evlenmek zorunda kalan çocuğun kuracağı ailenin toplumda açacağı yaralar bilinmeyen şeyler değildir.

14. berdel veya başlık parası ile satılan çocukları, babasının seçtiği eş dışında birini seçme veya seçmeme hakkı olmayan çocukları söylemeye bile gerek olmamalı.

15. gelelim en önemli yere: bu düzenleme, evlenme yaşının yeniden düşürülmesine ve evlenme yaşının 15'e belki de daha aşağıya indirilmesine yol açacak böylece çocuk evlilikleri daha da yaygın hale gelecektir. erken yaşta evlendirilen kız çocukları için eğitim bir hayal olacaktır.

16. yirmi yıla yakın zamandır ceza hakimliği yapan birisi olarak yaşadığım onca kötü deneyimden edindiğim kanaati toplumun bilgisine sunmayı bir görev bilerek bunları dile getiriyorum. derdim kimse ile polemiğe girmek değil çocukların haklarının korunmasına katkı vermekten ibarettir.

17. çocuklar çocuktur. devletin ve toplumun çocukları koruma görevi vardır.

kaynak:

haber başlık cumhurbaşkanına hakaret suçunu tanımlayan 299. maddenin anayasaya aykırı olduğunu savunarak bu maddenin iptali için aym'ye başvurduktan sonra karşı... siteismi

edit: ayrıca (bkz: #16500459 )
4

cinsel istismara uğrayanın tacizciyle evlenmesi

snow flake
nasıl böyle bir şey yapabiliyorlar, neden? akıl alır gibi değil.

bir insanın hayatını karartanların bir an önce, en ağır cezaya mahkum edilmesi gerekirken, yargılamayı geciktiriyorlar. dahası, faili ödüllendirir gibi bir de mağdurla evlendiriyorlar. hani evlilik tarafların hür iradeleriyle hiçbir baskı altında kalmadan aldıkları karar neticesinde gerçekleşiyordu? burada hangi özgür iradeden bahsedeceğiz? tarafların özgür iradesi olmadığından yapılan evliliğin geçerliliği de zaten sakattır. hadi evlilik de gerçekleşti diyelim, (dikkat ederseniz failin işlediği cinsel saldırı suçundan dolayı yargılanabilmesi için aranan şartlar hala tamamlanmadı.) evliliğin failin kusuru ile sona ermesi gerekiyormuş da ancak o zaman yargılanabilsin. yargılamanın yapılabilmesi için evliliğin öyle herhangi bir sebepten sona ermesi de yeterli görülmeyip, failin kusuru aranıyor. yani güya failin kusuru olmadan evlilik sona ererse fail yargılanmıyor bile!

geç gelen adalet adalet değilse bunu iyice geciktirmek, sarpa sarmak neden?

bir an önce toplumsal hayattan uzaklaştırılması gereken insanların, bunun aksine toplumun içine özenle sokulması hem de türk toplumunun gözünde iyice kutsal değerlerden biri olarak sayılan, toplumun en küçük birimi olarak nitelendirilen aile birimi adı altında. işte bu düpedüz tecavüzü meşrulaştırmak demektir.

zaten cinsel saldırıya uğrayarak, vücut dokunulmazlığı ihlal edilip mağdur olan bir kişiyi bir de tecavüzcüsüyle evlendirmek ikinci kez ve hatta daha ağır bir mağduriyete uğratmak olur.

edit: imla + ekleme

yılmaz erdoğan

snow flake
"kafa dergisi ikinci kuruluş yıldönümü için benden bir yazı istediğinde "kafa değiştirme" üzerine bir yazı yazmak istedim.

kafa'nın karşılığı ingilizce'de "mood" gibi bir şey oluyor. mood dediğin de yaşadığın hayatın sendeki duygusal karşılığı.

ben eski kafayı değiştirip daha organik kafalara yönelmeye başlayalı beş yıl oldu galiba.

önce otlarla tanıştım.

tarım disiplini dışında, tümüyle tanrısal bir ilhamla boy veren tüm bitkilere ot diyoruz biz. bu iki harfle geçiştirdiğimiz alemin ne kadar derin ve ne kadar çok şifalı sırlar barındırdığını bilmiyordum.

"çılgın" bir fikirle başladı her şey.

istanbul'daki ofisimizin yirmi metrekarelik bir bahçesi vardı ve zemin ahşapla kaplanmıştı. söktük tahtaları. sürdük tarlayı ve organik gübre ekledik. başka da hiçbir şey yapmadık, hiçbir şey ekmedik.

derken filizlendi önce toprak, sonra büyüdü bitkiler. kısa bir zaman sonra "ot bürüdü" bahçemizi. en yakın kitapçıya gittim ve birkaç tane şifalı bitkiler kitabı aldım ve incelemeye başladım.

internetin imkanları ve sonsuz dünyasında bir araştırmaya başladım.

iki ay sonra saydığımda tam kırk dört çeşit şifalı bitki boy vermişti bahçemde: hindiba, ebegümeci, yaban turpu, devedikeni, kuşyemi, gelincik, papatya, semizotu ve daha neler neler.

bu "otlardan" hangisini gugıla sorsan öve öve bitiremiyor. her biri bin derde deva. iki sayfa sürüyor mesela sadece ebegümecinin muhteviyatı.

meğer bizim "ot bürüdü" dediğimiz yere, rabbim eczane açmış haberimiz yok!

iyileşmenin, güzelleşmenin, şifanın kaynağı olan bitkilere ot diyoruz. hatta bununla da yetinmiyoruz "yaban" otu diyoruz.

ortada yabanileşen, var olmanın temel prensiplerine ve amacına yabancılaşan birileri var evet ama onlar otlarımız değil biziz.

hindiba'yı ele alalım mesela.

hangi ot biliyor musunuz bu?

hani güzel yeşil bir dalın ucunda sihir gibi bir top oluşur. üfleriz onu ve havada uçuşur pamukçuklar... işte o mucizevi bitkinin adı hindiba ve tıbbın kurucusu olan ibn-i sina ağbimizin yazdığı bir "hindiba risalesi" var. koca usta üstüne risale yazmış ama biz üfleyip geçiyoruz konuyu. bırak verdiği şifayı, adını bile bilmiyoruz hindibanın.

ve kentlerde ve "özel" veya "tüzel" okullarda çocuklarımızı eğittiriyoruz. hayat bilgisi diye bir ders var ama gözünün önündeki hindibadan haberi yok bu hayatın.

çileği ağaçta yetişen bir meyve zanneden (aa değil miymiş??) kuşaklar yetişiyor okul betonlarına basarak.

kimseyi kınamıyorum elbet, bir toprak evde ve bir bahçede doğmuştum ama ben de işin sonunda şehir telaşında kaybolmuştum.
ta ki şu bizim bahçe deneyini yapıncaya kadar. dönüşüm arayış getiriyor ve arayan da buluyor. ya da tersinden söyleyelim. dönüşmeyen aramıyor, aramayan da
haliyle bulamıyor.

nicedir köyceğiz cennetinin bir sakiniyim ve her gün toprağa basıyorum sakin sakin. sığla ağaçlarının gölgesinde ve şehir değmemiş nehirlerde yüzüyorum.

bir şehir kaosundan ayrılma cesaretini gösteren herkes için yurdumun her yeri müminini bekleyen cennet. şöyle bir adam hayal ediyorum:

istanbul trafiğinin bir yerinde yani cehennemin bir köşesinde bekliyor... bekliyor... bekliyor... sonra soruyor kendine... neredeyim, ne yapıyorum ben? ne yapıyorum bu şehirde? ne "yaşıyorum" bu şehirde?

aslında sadece yapıyorum, yaşamıyorum. zaten gürültüden kafa kalmadı arkadaş. bu şehir kulağımın dibinde avaz avaz bağırıyor durmadan, yirmi dört saat!

ve karar vermiyor. bu cinnetten çıkmalı bir cennete ulaşmalı!

önce kravatını çıkarıyor, atıyor arabanın arka koltuğuna ve ilk bulduğu sapaktan sapıyor. ayrılıyor "ana yol"dan.

ve hesapsızca sürüyor arabasını...

mesela tekirdağ tarafına gidiyor.

hesapsız bir yolculuk bu, tam nereye gittiğini kendisi de bilmiyor...

mürefte'ye geliyor mesela. şaşırıyor. çünkü oturduğu eve bir buçuk saat mesafede bir üzüm vahası, bağlar dünyası olduğunu bilmiyor. hemen anlıyor hakiki hayatın kodlarını: bir küçük taş (hatta daha da güzeli toprak) ev, bir avuç bahçe, şifalı bir rüzgar ve ilaç gibi berrak sular...

sonra hayvanlar, diğer vardaşlar.

var olma ortak paydasında buluşanherkes vardaş.

yola devam eder isterse ya da işte mürefte, işte saroz, gelibolu... çanakkale...

en küçük noktasına kadar ege...

dünyanın en güzel kızı, akdeniz.

nereye giderse gitsin insan yurdumda, yeter ki düşsün yollara!

ağaçla, çiçekle konuşana manyak, hiç kimseyle iletişim kurmayan, komşusunun adını bilmeyene insan deniyor şehirde. ilk fırsatta terk et güzel kardeşim orayı.

şu ne zamandır konuştuğunuz proje var ya... uzaklara gidelim, bir köye yerleşelim.

ya da hadi gel köyümüze geri dönelim...

gidin. düşün yollara...

kentten köye göç zamanı şimdi.

bir ara hepimiz bir araya toplanmaya karar verdik ve yaptık. milyon milyon buluştuk şehirlerde. biz buluştuğumuz için şehir dendi zaten oralara. olmadı. güzel şeyler de oldu tabii ama sonu güzel olmadı.

yorgun zihin ve karbon gazı trafiğindesıkıştık kaldık.

bu benim demin arabada darlandığını hayal ettiğim adam var ya, o artık bir köylü.

"yeni köylü" diyoruz o'na.

şehrin bilgisini köyün yapabilgisiyle birleştiren, organik olmayana selam vermeyen bir adam bu.

çünkü düştü yollara. vedalaştı eski kendisiyle ve yenisini yarattı. değişti desem yetmiyor dönüştü desem kulağıma hoş gelmiyor.

delişti bizim adam.

kafayı da kırdı adam rotayı da!

ve "senede bir hafta cennet" modelinden "forever cennet" modeline geçti!

düş yollara benim çok daha iyisini hak eden aklım. kuzeye git, güneye git, burası türkiye, anadolu, her köşesi cennetim, neresine gidersen git.

adres basit. çiçek açan, sular akan, toprağa çıplak ayakla basılan bir yer..

evladına kendi ektiği domatesi yedirdiğin bir yer...

düş yollara güzel kardeşim. hak ettiğin hayat "bir ev, bir işyeri, bir avm kahvesi" değil.

ya hakiki bir ağaç gölgesinde sebze kurutalım ya da şehrin dehlizlerinde organik pazar arayalım.

korkma, düş yollara...

gittiğin yere, delişerek gidersen, geride bıraktığından çok daha fazlasını bulacaksın. ölmeden ölmeyi becerirsen, yeniden doğacaksın.

düş yollara benim güzel kardeşim, yolu bulacaksın."

vincent van gogh

snow flake
daha çok, van gogh olarak anılsa da o, eserlerinde vincent adını ön planda kullanırdı. dostlarının da kendisine vincent olarak seslenmesini isterdi. bir türlü aşamadığı çocukluk trajedisini hatırlamak için mi? bu trajedinin verdiği acıyı en yoğun biçimde yaşamak için mi? van gogh'un doğumundan bir yıl önce, annesi ölü bir doğum yapmış ve eğer yaşasaydı ona verecekleri adı, bir yıl sonra doğan van gogh'a vermişler. vincent, ölü doğan kardeşinin yalnızca adını değil, oluşmamış kimliğini, yaşanmamış hayatını, aileye verdiği acıyı ve umutsuzluğu da üstlenmişcesine bu olayı bir psikolojik travma olarak yaşamış.




aşkı, "yaşamın küçük eziyetlerinden biri" olarak gören vincent, bunun çok değerli oldğunu düşünüyor, kardeşine de aşık olmasını dilediğini yazıyordu. zaman zaman insana "cehennemdeymiş" duygusunu yaşatsa da aşkın içinde çok başka şeyler olduğunu, en güzelinin sevmek ve sevilmek olmakla birlikte, karşılıksız sevmenin bile hiç sevmemekten - sevilmemekten iyi olduğunu düşünüyordu. acı da verse insan yaşamında aşka yer vermeliydi. "sen de aşık ol emi" diyordu theo'ya. kee'ye olan aşkı konusunda ise kararlılığını şöyle belirtiyordu mektubunda.

"onu o kadar uzun süre seveceğim ki, sonunda o da beni sevecek."

albert einstein

snow flake
"soykırım çağında yaşayan bir yahudi olarak albert einstein aktif bir siyonistti. sadece bir nazi karşıtı değil; sertlik hükümranlık ve aşırı milliyetçilik yanlısı olan alman ulusu'na da karşıydı. o, yetenekli bir müzisyen, bir filozof ve analitik düşünen bir bilim adamıydı.

einstein hiçbir zaman bilimsel araştırmacıların oluşturduğu toplumsal grupların gerçek bir üyesi olmadı ama bir fildişi kaleye de çekilmedi.  israil devleti'nin varlığı, sovyetler birliği, nazizme karşı savaş ve nükleer silah yapımı gibi çağının büyük olgularına ilişkin olarak, kamuoyu karşısında bir tutum almayı kendine görev edindi.1939'da roosevelt'e yollanan ve zincirleme tepkimeler üzerine bir araştırma programı hazırlanmasını isteyen mektubu imzalamasına rağmen, los alamos'ta atom bombası hazırlanma aşamalarının hiçbirine katılmadı. 1945'te nükleer silahın gerçekleştirilebileceği belli olduğunda, bunu kullanmaması için abd başkanı roosevelt'e yeniden bir mektup bile yazdı. (ne var ki roosevelt, mektubu alamadan ölmüştü ve kısa bir süre sonra yerine geçen başkan harry s.truman in emriyle hiroşima ve nagazaki'ye atom bombaları bırakıldı.)

einstein resmi olarak. nisan 1945'te üniversitedeki görevinden emekliye ayrıldı.savaş bittikten sonra, yahudilerle birlikte israil devleti'nin mayıs 1948 de kurulmasını destekledi. kudüs'teki musevi üniversitesi nin ateşli bir destekçisiydi, ama üniversiteden gelen teklifi geri çevirdi. hatta ona, israil devleti'nin ilk cumhurbaşkanı siyonist chaim weizmannin 1952 deki ölümü üzerine cumhurbaşkanlığı da teklif edildi, bunu da reddetti. mayıs 1946'da "atom bilginleri uyanıklık komitesi" başkanı oldu.1955'te ölünceye dek, nükleer silahların yapılmasına etkin biçimde karşı çıktı."

(bkz:dahiler ve aşkları )

edit: ek bilgi ve kaynak

akıl

snow flake
düşünme, anlama, kavrama, yargılama gücüne sahip olan.
kavrayışı gelişmiş, kolay anlayan,
doğru yargılar verebilen, sağduyu sahibi.
önüne çıkan fırsatlardan faydalanmasını bilen, çıkarını gözeten.

"akıl yalnızca bilgi demek değildir, aynı zamanda yargıdır da. başka bir deyişle, bilgiler arasında bağlantı kurup bunları kullanmaktır. buna rağmen, elimizin altında bulundurduğumuz bilgi birikimi yine de aklın bir ölçüsü sayılıyor."
1 /