ubuntu

ubuntu

sensei yazar · 12 eylül 2012

şiir (%17) · edebiyat (%10) · toplumsal (%9) · müzik (%8) · istatistikler (%8) · kategorisiz (%48) ?

  1. toplam giri 1084
  2. takipçi 102
  3. puan 30203

leyla ile mecnun

ubuntu
"ya mecnun, sen hani sabahleyin bana şey demiştin ya "abi sen hep yedeksin. niye hala bırakmıyorsun bu işleri" diye sormuştun ya. bırakamam ben mecnun. bırakamam.

çünkü, daha ortaokul ikiye gidiyordum. ondan sonra bizim sınıfın maçı vardı. babamla beraber biz de maça gittik. ama izlemeye tabii. beni takıma almamışlar. neyse, babamla böyle yandan maçı seyrediyoruz. maçın bitmesine son beş dakika kala çocuklardan birisinin ayağı burkuldu. ondan sonra, başka da kimse yok, yedek falan yok. "a kamil burda, bari kamil girsin maça" dediler. ben bi' sevindim mecnun, bi' sevindim anlatamam. çocuğun işte kramponlarını bana verdiler, ben onları hemen giydim tamam mı, böyle bir depar attım hemen çıktım sahaya. ama nasıl koşuyorum, böyle deliler gibi koşuyorum ben. neyse, son dakika top benim ayağıma geldi. böyle ceza sahasının dışından topa bi' çaktım "laaks" diye doksana. ya, evet gol oldu.

eesi yani babam dedi ki, "ya bu çocuk çok iyi topçu olacak." dedi dedi durdu. hatta o zamanlar beni böyle bir kulübe falan vermek istemişti. annem o zamanlar müsaade etmemişti. bir hafta sonra da babam öldü zaten.

babalar bazen böyle şeyler yapıyor işte.

o yüzden ben bırakamam yani mecnun, bırakamam artık. ben o son beş dakikayı bekliyorum. yani o son beş dakikada da olsa, girip o golü atacağım ben mecnun."

(yedek kamil)

2

metin altıok

ubuntu
onun kalemini anlatmak için ne söylesek, hangi iltifatlara sığınsak eksik kalır.
ben susayım, kalemi konuşsun:


"yaşamak görevdir yangın yerinde,
yaşamak insan kalarak!"


"temiz kalmış ne bulunur bir çöplükte?
aşk da kirlenir elbet insanla birlikte."


"hasrete, açlığa, yokluğa dokun;
bakalım o zaman neye benzeyecek kokun."


"ölsem ayıptır, sussam tehlikeli,
çok sevmeli öyleyse, çok söylemeli."


"bu yaşa geldim içimde bir çocuk hâlâ
sevgiler bekliyor sürekli senden.
insanın bir yanı nedense hep eksik
ve o eksiği tamamlıyayım derken,
var olan aşınıyor azar azar zamanla.

anamın bıraktığı yerden sarıl bana."


"dolanıp duruyorum ortalıkta.
kedim hımbıl, yaprak döküyor çiçeğim,
rakım bir türlü beyazlaşmıyor.
anahtarım güç dönüyor kilidinde,
nemli aldığım sigaralar.
bir bir uzaklaşıyor sevdiğim insanlar.
ne zaman bir dosta gitsem,
evde yoklar."


"bazan oturduğum yerde
kendi kendime dalıp giderim,
bulanık geçmişimle.
genişleyen halkalar çizerim,
bir düşün uyanık imgesine.

gölünüze taş düşerim.

sizse hep konuşursunuz
sığınıp kof sözlere,
kaçarak kendinizden
uğuldayan hüznünüzle.
telâşla geceyi bulursunuz.

gözünüze yaş düşerim."


"bu kekre dünyada,
yazık, geçit yok aşka,
bir şey yok paylaşacak,
acıdan başka..."








4

romain gary

ubuntu
fransız yazar, şair, yönetmen, savaş pilotu, diplomat. gary, fransa'da her yazara ancak bir kez verilen goncourt edebiyat ödülü'nü, bir kez kendi adıyla bir kez de takma adla yayımladığı iki romanıyla iki kez kazanmış olan tek yazar.

eşi seberg biraz hastalıklı bir ruha sahipti, erken doğum yapıp daha da bunalıma girdi. gary ne yaptı ettiyse de onu bu bunalımdan çıkaramadı. seberg birçok kez intihara teşebbüs etti, en sonunda başardı. ölümünün ardından gary, insana dokunan şu sözleri yazdı:

"ne değiştirebildiğin, ne yardım edebildiğin, ne de terk edebildiğin bir kadını sevmenin ne demek olduğunu bilemezsiniz."

ve daha fazla dayanamayıp seberg'in ardından o da yaşamına son verdi. intihar notuysa şöyle bitiyordu:

"çok eğlendim, teşekkür ederim. hoşça kalın."

la la land

ubuntu
yeni bitirdim filmi. açıkçası 14 dalda oscar adaylığını ve eleştirileri görünce "kesin tatmin etmeyecek" gibi bi' ön yargıya kapıldım. ama şimdi filmin bu adaylıkları hak ettiğini düşünüyorum; teknik konular dışında en büyük nedeni de her şeyiyle insana dokunması.

oyuncuların kalitesi zaten ortada ama söz konusu müzikal ağırlıklı bi' dram-komedi karışımı olunca oyunculuklar kadar müziğin de konuşulması gerekiyor. justin hurwitz harika iş çıkarmış; ince ince, naif naif işliyor insanın içine soundtrack'ler.

filmi seveni de sevmeyeni de taşlamamak gerekiyor. bu kadar adaylığın abartılı olduğunu düşünenler de kendi perspektiflerine göre haklı olabilirler; ya da bir alışkanlığın kurbanı... nihayetinde akademi genellikle ağır dram unsuru içeren filmlere ödül veriyor. burada nobel'in bob dylon'a gitmesi gibi bir amaç da olabilir; teşvik.

bence bu filmin en büyük başarısı hayalle gerçeği çok güzel bi' dokunuşla kesiştirmesi. mutlaka izleyin derim.

çocuk masumiyeti

ubuntu
miniklerin aralarında yaptığı maçta takımlardan biri gol atıyor; gol sevinciniyse iki takımın çocukları birlikte yaşıyor.
yorumda bir arkadaşın da belirttiği gibi; keşke bıraksak da dünyayı çocuklar yönetse.


zorunlu tanım: daha güzel bir dünya için ihtiyacımız olan tek şey.

korkuyu beklerken

ubuntu
"ülkeme ve insanlarına kızmaya başladım: kimsenin doğru dürüst okuduğu yoktu. doğru dürüst hissetmesini bile beceremiyorlardı. bu yüzden insan, duyduğu şeyleri söyleyen insanların kültürüne güvenemiyordu. belki bu zavallılığın, bu yarım yamalaklığın, bu gülünç durumun bile bir aslı, gerçek bir biçimi vardı."

şu an içinde bulunduğum psikolojiyi en iyi bu pasaj anlatıyor sanırım. büyük insanın oğuz atay.

dolaylı vergi

ubuntu
ödediğimiz vergilerin %70'ini oluşturur.

dolaylı vergiden kasıt şudur; çaktırmadan gondiklemek.
yani atıyorum brüt maaşın 3.000 tl ise sırf ödediğin gelir vergisinden dolayı cebine sadece 2.400 tl giriyor. sen elden vermiyorsun bu vergiyi ama işveren senin yerine emeğinin karşılığında kazandığın paradan ödüyor.

çaktırmadan gondiklemek de biraz burada devreye giriyor. o para senin cebine hiç girmediği için ödememiş gibi bir psikolojiye giriyorsun.

daha basit bir örnekle; 3.000 tl kazanan adama o paranın hepsini ver, sonra de ki: "kardeş, o paranın 600 tl'sini getirip bankaya yatıracaksın, gelir vergin bu senin." bak bakalım ertesi gün memleket ne hale geliyor. heey gidi.

tabii bu verdiğim dolaylı vergi örneği sadece gelir vergisiyle ilgili. yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz her şeyin toplamında cebimizden 3 birim çıkacağına 10 birim çıkıyor. o 7 birim de dönüp dolaşıp dolaylı yollardan bize giriyor.

edit: yusufaksu ve dedivekodu uyardılar, gelir vergisi dolaysız vergilere giriyor diye. tamamen benim cahilliğim, bilgilendirme için teşekkür ederim; ama konunun özü bu değil zaten. demek istediğim şey verginin dahili olarak yerleştirilmesinin psikolojik olarak tepkide azalmaya neden olması. toplumca bazı şeyleri fark etmemiz için illa ki gözümüze sokulmasına ihtiyacımızın olması.

çıkar ilişkisi

ubuntu
bir türlü kabullenemediğim, bu yüzden de etrafımdaki insanların her geçen gün azalmasına neden olan ilişki türü. "kalabalık düşünmez; onun aklı yoktur" dese de çok sevdiğim bir filmde, söz konusu çoğunluk olunca, kalabalık her zaman haklı görünür. o yüzden hata bende diyor, kaybedeceğim bir savaşa girmiyor ve kimseyi suçlamıyorum. kalabalık halinden memnun nihayetinde; mutlular, yükleri ve yazısız sözleşmeleriyle. "kinyas ve kayra"da da söylendiği gibi, bir gün kendilerininki de taşınsın diye taşıyorlar birbirilerinin samimiyetsizliklerini:

''insanlar'' dedim fısıldayarak, taşırlar insanları. kundaktayken, tabuttayken... hep taşıyacak birileri olur. bazıları dostluktan, bazıları cepteki paradan, bazıları da içinde bulundukları sistem bir gün onlara da taşınma sırasının geleceğini söylediği için, taşırlar insanı."

başkanlık gelmemesi için yapılabilecekler

ubuntu
gidemiyoruz ama böyle kalamıyoruz da. böyle yaşayamayız, bunu da biliyoruz. lanet ediyoruz ama bize direkt temas etmeyen konularda zayıf hafızalı yaratıklarız; unutuyoruz. suçluları biliyoruz, ne yapmak istediklerini biliyoruz; garip bir şekilde işledikleri her suç zaferlerini pekiştiriyor, görüyoruz. kabul edelim artık, bilinçsiz, hatta cahil bir toplumuz. bu topraklarda yaşamaya devam edeceksek, bırakıp gitmeyeceksek yapabileceğimiz tek bir şey var; anlatmak. insanların en azından kafalarında soru işareti bırakacak kadar anlatmak. başka çaremiz yok. yakında memlekete gideceğim mesela, önceden "boşa konuşuyorum" deyip sustuğum insanların karşısında daha fazla konuşacağım, daha fazla anlatacağım. siz de böyle yapın lütfen, elinizden geldiğince dokunmaya çalışın insanlara; gördüklerinizi, bildiklerinizi anlatın. pes etmeyin; çünkü onlar pes etmeyecekler. bakarsınız, bugün başlatacağımız küçük bir kıvılcım yarın büyük bir yangına dönüşür. bakarsınız, bizim bulamadığımız huzur ortamını çocuklarımız bulur. kafanızda bi' pollyanna canlanmış olabilir şu an ama umut etmekten başka çaremiz, çabalamaktan başka kurtuluş yolumuz yok.

ekşi sözlük

ubuntu
3-4 yıl önce ilk kez yazar olmuştum ekşi'de. iktidarla ilgili yaptığım bir eleştiriden dolayı, herhangi bir hakaret içermemesine rağmen hesabımı askıya aldılar. resmen ciddi bir sansüre maruz kaldım. tabii biraz çaylaktım o zaman, belki başka bir hata yapmışımdır dedim; tekrar başvurdum üyelik için. şu an birkaç yıldır yazarım ama en son ne zaman bir içerik girdim hatırlamıyorum. soğudum tamamen.

en büyük sorun, yol geçen hanına dönmesi ve son zamanlarda sansürün ciddi anlamda artması. arkadaşlar, burası için de söylüyorum; daha ilkokul seviyesinde bile okuma yazma bilmeyen adamları yazar yapmayın. evet, ekşi'de çok fazla zeki adam da var ama inanın orana vurduğunuzda instela ikiye katlar ekşi'yi. ve instela hem içerik hem de sahip olduğu yazarlar bakımından daha samimi geliyor bana. troll de çok ama tadında bırakıldığı sürece tebessüm ettirebiliyor. bir de instela artık pazarlamasını da iyi yapmaya başladı. eğer yönetim insanların burayı foruma çevirmesine izin vermezse, kaliteli içerik ve yazar konusunda biraz daha dikkatli olursa, burası çok daha güzel bir bilgi kaynağı haline gelebilir.

sabah olmuş

ubuntu
ezginin günlüğü grubunun güncel kadrosunda vokalist ve gitarist olarak yer alan çağrı çetinsel ve saksafon, fagot sanatçısı can göktürk'ün enfes çalışması. sözler nadir göktürk'e ait.

çıktığından beri, yaklaşık 9-10 aydır her açışımda bıkmadan usanmadan defalarca kez dinliyorum. burada henüz paylaşılmamış olmasına çok şaşırdığım içeriklerden oldu bu da. sözlerini de paylaşayım tam olsun:

sabah olmuş güller açmış
benim yarim uyanmış
üsküdar allar giymiş
gök mavi boyanmış

sabah oldu sen uyandın
güneşim doğdu birden
dünyam yeniden döndü
dün kaldığı yerden

horoz çöplükte mutlu
kuşlar dalındayken
usta tezgah başında
çocuklar oyundayken
köylü köyünde güzeldir
ben senin koynundayken


ezginin günlüğü

ubuntu
belli başlı şarkıları milyonlarca kez dinlenmişken bazı şarkıları hep daha bi' kıyıda köşede kalan cânım grup. bazen nasıl oluyor da insanlar bu şarkıları keşfedemiyorlar diyorum; bazen de iyi ki böyle diye seviniyorum.

bu yine o kadar kenarda kalan bir şarkıları değil ama yine de birçok insanın henüz varlığından bi'haber olduğundan şüphem yok. her dinleyişte alıp uzaklara götürmez; içinize döndürür.


salaksın

ubuntu
duman grubunun basçısı ari barokas'ın yakında çıkaracağı solo albümünde yer alacak olan harika şarkılardan biri.

geçenlerde hem bu şarkıyı hem de "yaşıyorum sil baştan"ı seslendirmişti. her ikisinin de söz ve ritmleri harika ama ben salaksın'ı daha çok sevdim. göndermeler çok yerinde ve çok güzel anlatıyor günümüz insanını:


bakanlar göremiyor
geldi mi gidemiyor
neyine güveniyor da maşallah
sonumuz yine hayırdır inşallah

adab-ı muaşeret
adem-i merkeziyet
yine de muhalefetse illa da
dilini kesiverirler bir anda

bunları düşünmeden yaşarsın
olanlara üzülme hiç
ben sana akıllı desem de salaksın
lafıma gücenme hiç

terörü tartışalım
tivide buluşalım
meydana doluşalım da inşallah
havaya uçuverirsek mazallah

doğuda savaşalım mı
batıya yanaşalım mı
kahvede konuşalım da ey ağalar
memleketin anaları karalar bağlar

bunları düşünmeden yaşarsın
olanlara üzülme hiç
ben sana akıllı desem de salaksın
lafıma gücenme hiç

birisi direniyor
öteki bileniyor
çocuklar gülemiyorsa bir yandan
ipini çekiverirler dünyadan

atanı anıyorsun
yatanı sayıyorsun
vatanı seviyorsun da maşallah
satanı görüverirsin inşallah

bunları düşünmeden yaşarsın
olanlara üzülme hiç
ben sana akıllı desem de salaksın
lafıma gücenme hiç


oğuz atay

ubuntu
bugün tam 39 yıl olmuş buralardan gideli. iyi ki geçmiş bu dünyadan. 43 yıl yaşadı, ardında yalnızca 7 eser bıraktı ama öyle şeylere dokundu ki üzerinden yüzyıllar da geçse cümleleri zihinlerde dans etmeyi sürdürecek.

ben de en çok sevdiğim, bende iz bırakan satırlarını paylaşarak anayım:


"belki yarın soğukta uyanmanın bir anlamı olur, sana çay pişirmek gibi. ayaklarımın ucuna basarak yürürüm yataktan kalkınca. tahtalar gıcırdar. hayır, zamanla öğrenirim hangi tahtaların ses vermediğini. sonra ne yaparım? uyanmadı, çayın hazırlandığından haberi yok diye sevinirim. bütün hayatımı, en ince ayrıntılarına kadar düşünerek hesapladığım iyiliklerin hayaliyle geçirdim albayım. artık ne olacaksa olsun istiyorum."


"bütün hayatımı, en ince ayrıntılarına kadar düşünerek hesapladığım iyiliklerin hayaliyle geçirdim albayım. artık ne olacaksa olsun istiyorum."


"bırakalım her şey kendi kendine düzene girsin. yavaş yavaş soyunalım. bir şey kaybetmek korkusuyla yaşamayalım. ne olacak endişesine kapılmayalım. bırakalım zaman her şeyi halletsin. bu söz bize korkunç gelmesin. aynı ırmağa bir kere daha girelim. acele etme, çay kendi kendine demlenir. günlük yaşantıların küçük koşuşmaları içinde bunalmayalım, nefes nefese kalmayalım. insan kendini kaybediyor sonra."


"şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için on bin kitap okumuş olmayı isterdim." dedi. "gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda."


"sonra beni de dinlerler, diye çok dinledim."


"beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen, boşuna yorma kendini; boş yere mağaramdan çıkarma beni. alışkanlıklarımı, özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna. tedirgin etme beni. bu sefer geride bir şey bırakmadım. tasımı tarağımı topladım geldim. neyim var neyim yoksa ortaya döktüm. beni bırakırsan sudan çıkmış balığa dönerim. bir kere çavuş olduktan sonra bir daha amelelik yapamayan zavallı köylüye dönerim. beni uyandır."


"cennet muhallebiden duvarlar demek değildir sayın yetkili, cennet insanların birbirlerini dinlemeleri demektir; birbirlerine aldırmaları, birbirlerinin farkında olmaları demektir."


seni görmek istiyordum kısacası. insan görmekle bile bazı şeylerin ağırlığına dayanabilir, avunabilir, hayal kurmaya devam edebilir. sen anlamazsın tabii. anlamak için insanın bazı yönleri eksik olmalı.


"yeni bir dünya var, anlıyor musun? her şeyi geride bırakmak gerekiyor. bir sabah kalkacaksın, arkana bakmadan."


"beni anlamalısın. çünkü ben kitap değilim. çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz. yaşarken anlaşılmaya mecburum."


"ne kadar çok insana içerliyorum bir bilseniz."


"ben, sadece namuslu olmakla övünen kişiyi adamdan saymıyorum. toplumu iyiye, güzele götürmek için kendi gibi namuslu insanlarla birlikte bir çaba harcamamışsa, çevresindeki uygunsuz gidişe başkaldırmamışsa, o kişi namussuzdur benim için."


"kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor."


"iyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. ya da hiçbir şey çıkmaz."


edit: yaşadığı süre boyunca oğuz atay'ın hiçbir kitabı ikinci baskıyı bile görememiştir.

altan erkekli

ubuntu
sanatçı ile oyuncu arasındaki farkı en iyi gösteren örneklerdendir kendisi.
özellikle de bana bir şeyhler oluyor adlı oyunda benim için performansının doruk noktasına ulaşmıştır.
yaklaşık 4 yıl önce oyundan parçalar paylaşmıştım burada ama video silindiği için içerik gitmiş, o bahaneyle yeniden paylaşayım.

dünü, bugünü ve iyi bir yarının nasıl gerçekleşebileceğini çok iyi anlatan bir alt metne sahip bu oyun. altan erkekli de eşine az rastlanacak türden bir performansla oyunun hakkını teslim etmiş. ilk fırsatta oturup izleyin derim.

dünya insan hakları günü

ubuntu
bireysel olarak insan hakları konusundaki en büyük sorunumuz, sahip olduğumuz hakları bilmiyor olmamız. ülke olarak bu konuda en büyük sorunumuzsa; sahip olduğumuz hakları bilsek bile kullanabileceğimiz bir ortamın olmaması.

insan hakları günü denince aklıma direkt aşağıdaki reklam filmi geliyor. insan hakları evrensel bildirisi'nin kabul edilişinin 60. yılında, hürriyet gazetesinin sponsorluğunda nadir bekar tarafından hazırlanıyor bu film. her ne kadar söylem olarak hürriyet'e bol gelen ifadeler içerse de bu ülkede insan hakları konusunda hazırlanan en güzel içeriklerden biri. çünkü insana gerçekten dokunuyor.




ayrıca insan hakları evrensel bildirgesi'nin 1. maddesinde "bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar." diyor. bu da dünyanın en büyük yalanlarından biri olabilir. onur konusunda lafım yok ama kesinlikle eşit ve özgür değiliz. üstelik bu kavramlardan da bi'haberiz. mesela özgürlüğü istediğimiz her şeyi yapabilmek sanıyoruz. oysa ne güzel açıklamış jean jacques rousseau;

"insanın özgürlüğü; istediği her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır."

ne diyelim, umarım her şeyin daha farkında olduğumuz ve daha insanca yaşayabileceğimiz yarınlara uyanırız. bu da yine bizimle mümkün. özellikle de çocuklara aşılayacağımız bilinçle.

beşiktaş

ubuntu
3-0 gerideyken taraftarının tribüne çağırıp alkışladığı,
6-0 gerideyken taraftarının "başın öne eğilmesin" diyerek arkasında sapasağlam durduğu takımım.

maçı izleyen herkes görmüştür zaten, saçma sapan kararların maçı nasıl kopardığını.
ama -10 derecede futbolcuların gözlerindeki o yaşlar yeter bize.

ben fanatik bir futbol taraftarı değilim, olamadım da hiçbir zaman ama duruş olarak sonuna kadar beşiktaşlıyım, iyi ki de öyleyim. belki de babamdan aldığım tek ve en güzel miras.

ve en kötü gün bugünse, bugün de beşiktaş!


edit: diğer takım taraftarları dalga geçiyor, bırakın geçsinler; saygı duyarım. ama küfürlere sığınarak dalga geçenler var, bırakın onlar da eğlensinler, siz karşılık vermeyin. ben de gayet yaratıcı küfürler edebilirim ama ne demiş seba: "iyi bir beşiktaşlı olmak için öncelikle iyi bir insan olmak gerekir." o yüzden "ama onlar da ediyor"a sığınmayın, gerek yok. farkı yaratan bu zaten. edebiyle dalga geçenlere değil tabii ki lafım.
2

anna ahmatova

ubuntu
şiirlerinde başka şairleri andırmayan bir hüzün saklıdır. her insanın bir şekilde hüznü farklıdır ya hani, o kendine has hüznünü tutar bir de dizelere aktarır. stalin döneminde eserleri yasaklanır, çoğu arkadaşını ve ailesini kaybeder. sevdiği kişilere sürekli felaket getirdiğine inanır.

"aynı bardaktan içmeyeceğiz" de en sevdiğim şiiri ahmatova'nın. orijinali daha uzun ama beni asıl vuran ilk bölümü:

"aynı bardaktan içmeyeceğiz.
ne sıcak şarabı, ne suyu,
kuşluk vakti öpüşmeyeceğiz,
pencereden bakmayacağız akşama doğru.
sen güneşle soluklanıyorsun, ben ayla,
ama düştüğümüz aynı sevda."

gecenin şiiri

ubuntu
sevgilim sabahın erkenini seviyor,
ben geceyi ve esmerliğini onun,
o dorukları seviyor, korkuyor bundan
ben rüzgarla buluşan tepeyi, tuhaflığı,
ona bir yeşil gülümsüyor,
ben, hayatı delice sevdiysem nasıl,
diyorum, seni de öyle.
o kendi boşluğunda oyalanan günlerde
canı sıkılan bir çocuk gibi uyuyor,
ben göğe bakıyorum geceden,
kendi çukurunu bulmuş deniz gibiyim
diyorum, yanında,
o sabahları eğilip öpüyor denizi.


çıplağın çıplağımda, rüzgarın dağımda olsun,
esmerliğin gecemde, öyle kal.
"bulutlara bak, gidiyorlar, hızla" diyorsun,
yağmur bir yalıyor yüzümü,
bir duruyor. sabahları eğilip yüzüme
öpüşün geçiyor bir, bir duruyor aklım.


su ve rüzgar, dağ ve doruk, sonsuz hepsi,
oysa camdaki sardunya gibi üşür
bana biçtiğin ömür, ölüm geliyor aklıma bir
bir, çıplağın çıplağımda.


rüzgarın dağımda olsun esmerliğin gecemde
öyle kal, sana sonsuz sarıldığımda.


birhan keskin
2
1 /