ubuntu

ubuntu

sensei yazar · 12 eylül 2012

şiir (%16) · edebiyat (%10) · toplumsal (%9) · müzik (%9) · istatistikler (%7) · kategorisiz (%49) ?

  1. toplam giri 1075
  2. takipçi 109
  3. puan 29817

başkanlık gelmemesi için yapılabilecekler

ubuntu
gidemiyoruz ama böyle kalamıyoruz da. böyle yaşayamayız, bunu da biliyoruz. lanet ediyoruz ama bize direkt temas etmeyen konularda zayıf hafızalı yaratıklarız; unutuyoruz. suçluları biliyoruz, ne yapmak istediklerini biliyoruz; garip bir şekilde işledikleri her suç zaferlerini pekiştiriyor, görüyoruz. kabul edelim artık, bilinçsiz, hatta cahil bir toplumuz. bu topraklarda yaşamaya devam edeceksek, bırakıp gitmeyeceksek yapabileceğimiz tek bir şey var; anlatmak. insanların en azından kafalarında soru işareti bırakacak kadar anlatmak. başka çaremiz yok. yakında memlekete gideceğim mesela, önceden "boşa konuşuyorum" deyip sustuğum insanların karşısında daha fazla konuşacağım, daha fazla anlatacağım. siz de böyle yapın lütfen, elinizden geldiğince dokunmaya çalışın insanlara; gördüklerinizi, bildiklerinizi anlatın. pes etmeyin; çünkü onlar pes etmeyecekler. bakarsınız, bugün başlatacağımız küçük bir kıvılcım yarın büyük bir yangına dönüşür. bakarsınız, bizim bulamadığımız huzur ortamını çocuklarımız bulur. kafanızda bi' pollyanna canlanmış olabilir şu an ama umut etmekten başka çaremiz, çabalamaktan başka kurtuluş yolumuz yok.

ekşi sözlük

ubuntu
3-4 yıl önce ilk kez yazar olmuştum ekşi'de. iktidarla ilgili yaptığım bir eleştiriden dolayı, herhangi bir hakaret içermemesine rağmen hesabımı askıya aldılar. resmen ciddi bir sansüre maruz kaldım. tabii biraz çaylaktım o zaman, belki başka bir hata yapmışımdır dedim; tekrar başvurdum üyelik için. şu an birkaç yıldır yazarım ama en son ne zaman bir içerik girdim hatırlamıyorum. soğudum tamamen.

en büyük sorun, yol geçen hanına dönmesi ve son zamanlarda sansürün ciddi anlamda artması. arkadaşlar, burası için de söylüyorum; daha ilkokul seviyesinde bile okuma yazma bilmeyen adamları yazar yapmayın. evet, ekşi'de çok fazla zeki adam da var ama inanın orana vurduğunuzda instela ikiye katlar ekşi'yi. ve instela hem içerik hem de sahip olduğu yazarlar bakımından daha samimi geliyor bana. troll de çok ama tadında bırakıldığı sürece tebessüm ettirebiliyor. bir de instela artık pazarlamasını da iyi yapmaya başladı. eğer yönetim insanların burayı foruma çevirmesine izin vermezse, kaliteli içerik ve yazar konusunda biraz daha dikkatli olursa, burası çok daha güzel bir bilgi kaynağı haline gelebilir.

sabah olmuş

ubuntu
ezginin günlüğü grubunun güncel kadrosunda vokalist ve gitarist olarak yer alan çağrı çetinsel ve saksafon, fagot sanatçısı can göktürk'ün enfes çalışması. sözler nadir göktürk'e ait.

çıktığından beri, yaklaşık 9-10 aydır her açışımda bıkmadan usanmadan defalarca kez dinliyorum. burada henüz paylaşılmamış olmasına çok şaşırdığım içeriklerden oldu bu da. sözlerini de paylaşayım tam olsun:

sabah olmuş güller açmış
benim yarim uyanmış
üsküdar allar giymiş
gök mavi boyanmış

sabah oldu sen uyandın
güneşim doğdu birden
dünyam yeniden döndü
dün kaldığı yerden

horoz çöplükte mutlu
kuşlar dalındayken
usta tezgah başında
çocuklar oyundayken
köylü köyünde güzeldir
ben senin koynundayken


ezginin günlüğü

ubuntu
belli başlı şarkıları milyonlarca kez dinlenmişken bazı şarkıları hep daha bi' kıyıda köşede kalan cânım grup. bazen nasıl oluyor da insanlar bu şarkıları keşfedemiyorlar diyorum; bazen de iyi ki böyle diye seviniyorum.

bu yine o kadar kenarda kalan bir şarkıları değil ama yine de birçok insanın henüz varlığından bi'haber olduğundan şüphem yok. her dinleyişte alıp uzaklara götürmez; içinize döndürür.


salaksın

ubuntu
duman grubunun basçısı ari barokas'ın yakında çıkaracağı solo albümünde yer alacak olan harika şarkılardan biri.

geçenlerde hem bu şarkıyı hem de "yaşıyorum sil baştan"ı seslendirmişti. her ikisinin de söz ve ritmleri harika ama ben salaksın'ı daha çok sevdim. göndermeler çok yerinde ve çok güzel anlatıyor günümüz insanını:


bakanlar göremiyor
geldi mi gidemiyor
neyine güveniyor da maşallah
sonumuz yine hayırdır inşallah

adab-ı muaşeret
adem-i merkeziyet
yine de muhalefetse illa da
dilini kesiverirler bir anda

bunları düşünmeden yaşarsın
olanlara üzülme hiç
ben sana akıllı desem de salaksın
lafıma gücenme hiç

terörü tartışalım
tivide buluşalım
meydana doluşalım da inşallah
havaya uçuverirsek mazallah

doğuda savaşalım mı
batıya yanaşalım mı
kahvede konuşalım da ey ağalar
memleketin anaları karalar bağlar

bunları düşünmeden yaşarsın
olanlara üzülme hiç
ben sana akıllı desem de salaksın
lafıma gücenme hiç

birisi direniyor
öteki bileniyor
çocuklar gülemiyorsa bir yandan
ipini çekiverirler dünyadan

atanı anıyorsun
yatanı sayıyorsun
vatanı seviyorsun da maşallah
satanı görüverirsin inşallah

bunları düşünmeden yaşarsın
olanlara üzülme hiç
ben sana akıllı desem de salaksın
lafıma gücenme hiç


oğuz atay

ubuntu
bugün tam 39 yıl olmuş buralardan gideli. iyi ki geçmiş bu dünyadan. 43 yıl yaşadı, ardında yalnızca 7 eser bıraktı ama öyle şeylere dokundu ki üzerinden yüzyıllar da geçse cümleleri zihinlerde dans etmeyi sürdürecek.

ben de en çok sevdiğim, bende iz bırakan satırlarını paylaşarak anayım:


"belki yarın soğukta uyanmanın bir anlamı olur, sana çay pişirmek gibi. ayaklarımın ucuna basarak yürürüm yataktan kalkınca. tahtalar gıcırdar. hayır, zamanla öğrenirim hangi tahtaların ses vermediğini. sonra ne yaparım? uyanmadı, çayın hazırlandığından haberi yok diye sevinirim. bütün hayatımı, en ince ayrıntılarına kadar düşünerek hesapladığım iyiliklerin hayaliyle geçirdim albayım. artık ne olacaksa olsun istiyorum."


"bütün hayatımı, en ince ayrıntılarına kadar düşünerek hesapladığım iyiliklerin hayaliyle geçirdim albayım. artık ne olacaksa olsun istiyorum."


"bırakalım her şey kendi kendine düzene girsin. yavaş yavaş soyunalım. bir şey kaybetmek korkusuyla yaşamayalım. ne olacak endişesine kapılmayalım. bırakalım zaman her şeyi halletsin. bu söz bize korkunç gelmesin. aynı ırmağa bir kere daha girelim. acele etme, çay kendi kendine demlenir. günlük yaşantıların küçük koşuşmaları içinde bunalmayalım, nefes nefese kalmayalım. insan kendini kaybediyor sonra."


"şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için on bin kitap okumuş olmayı isterdim." dedi. "gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda."


"sonra beni de dinlerler, diye çok dinledim."


"beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen, boşuna yorma kendini; boş yere mağaramdan çıkarma beni. alışkanlıklarımı, özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna. tedirgin etme beni. bu sefer geride bir şey bırakmadım. tasımı tarağımı topladım geldim. neyim var neyim yoksa ortaya döktüm. beni bırakırsan sudan çıkmış balığa dönerim. bir kere çavuş olduktan sonra bir daha amelelik yapamayan zavallı köylüye dönerim. beni uyandır."


"cennet muhallebiden duvarlar demek değildir sayın yetkili, cennet insanların birbirlerini dinlemeleri demektir; birbirlerine aldırmaları, birbirlerinin farkında olmaları demektir."


seni görmek istiyordum kısacası. insan görmekle bile bazı şeylerin ağırlığına dayanabilir, avunabilir, hayal kurmaya devam edebilir. sen anlamazsın tabii. anlamak için insanın bazı yönleri eksik olmalı.


"yeni bir dünya var, anlıyor musun? her şeyi geride bırakmak gerekiyor. bir sabah kalkacaksın, arkana bakmadan."


"beni anlamalısın. çünkü ben kitap değilim. çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz. yaşarken anlaşılmaya mecburum."


"ne kadar çok insana içerliyorum bir bilseniz."


"ben, sadece namuslu olmakla övünen kişiyi adamdan saymıyorum. toplumu iyiye, güzele götürmek için kendi gibi namuslu insanlarla birlikte bir çaba harcamamışsa, çevresindeki uygunsuz gidişe başkaldırmamışsa, o kişi namussuzdur benim için."


"kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor."


"iyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. ya da hiçbir şey çıkmaz."


edit: yaşadığı süre boyunca oğuz atay'ın hiçbir kitabı ikinci baskıyı bile görememiştir.

altan erkekli

ubuntu
sanatçı ile oyuncu arasındaki farkı en iyi gösteren örneklerdendir kendisi.
özellikle de bana bir şeyhler oluyor adlı oyunda benim için performansının doruk noktasına ulaşmıştır.
yaklaşık 4 yıl önce oyundan parçalar paylaşmıştım burada ama video silindiği için içerik gitmiş, o bahaneyle yeniden paylaşayım.

dünü, bugünü ve iyi bir yarının nasıl gerçekleşebileceğini çok iyi anlatan bir alt metne sahip bu oyun. altan erkekli de eşine az rastlanacak türden bir performansla oyunun hakkını teslim etmiş. ilk fırsatta oturup izleyin derim.

dünya insan hakları günü

ubuntu
bireysel olarak insan hakları konusundaki en büyük sorunumuz, sahip olduğumuz hakları bilmiyor olmamız. ülke olarak bu konuda en büyük sorunumuzsa; sahip olduğumuz hakları bilsek bile kullanabileceğimiz bir ortamın olmaması.

insan hakları günü denince aklıma direkt aşağıdaki reklam filmi geliyor. insan hakları evrensel bildirisi'nin kabul edilişinin 60. yılında, hürriyet gazetesinin sponsorluğunda nadir bekar tarafından hazırlanıyor bu film. her ne kadar söylem olarak hürriyet'e bol gelen ifadeler içerse de bu ülkede insan hakları konusunda hazırlanan en güzel içeriklerden biri. çünkü insana gerçekten dokunuyor.




ayrıca insan hakları evrensel bildirgesi'nin 1. maddesinde "bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar." diyor. bu da dünyanın en büyük yalanlarından biri olabilir. onur konusunda lafım yok ama kesinlikle eşit ve özgür değiliz. üstelik bu kavramlardan da bi'haberiz. mesela özgürlüğü istediğimiz her şeyi yapabilmek sanıyoruz. oysa ne güzel açıklamış jean jacques rousseau;

"insanın özgürlüğü; istediği her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır."

ne diyelim, umarım her şeyin daha farkında olduğumuz ve daha insanca yaşayabileceğimiz yarınlara uyanırız. bu da yine bizimle mümkün. özellikle de çocuklara aşılayacağımız bilinçle.

beşiktaş

ubuntu
3-0 gerideyken taraftarının tribüne çağırıp alkışladığı,
6-0 gerideyken taraftarının "başın öne eğilmesin" diyerek arkasında sapasağlam durduğu takımım.

maçı izleyen herkes görmüştür zaten, saçma sapan kararların maçı nasıl kopardığını.
ama -10 derecede futbolcuların gözlerindeki o yaşlar yeter bize.

ben fanatik bir futbol taraftarı değilim, olamadım da hiçbir zaman ama duruş olarak sonuna kadar beşiktaşlıyım, iyi ki de öyleyim. belki de babamdan aldığım tek ve en güzel miras.

ve en kötü gün bugünse, bugün de beşiktaş!


edit: diğer takım taraftarları dalga geçiyor, bırakın geçsinler; saygı duyarım. ama küfürlere sığınarak dalga geçenler var, bırakın onlar da eğlensinler, siz karşılık vermeyin. ben de gayet yaratıcı küfürler edebilirim ama ne demiş seba: "iyi bir beşiktaşlı olmak için öncelikle iyi bir insan olmak gerekir." o yüzden "ama onlar da ediyor"a sığınmayın, gerek yok. farkı yaratan bu zaten. edebiyle dalga geçenlere değil tabii ki lafım.
2

anna ahmatova

ubuntu
şiirlerinde başka şairleri andırmayan bir hüzün saklıdır. her insanın bir şekilde hüznü farklıdır ya hani, o kendine has hüznünü tutar bir de dizelere aktarır. stalin döneminde eserleri yasaklanır, çoğu arkadaşını ve ailesini kaybeder. sevdiği kişilere sürekli felaket getirdiğine inanır.

"aynı bardaktan içmeyeceğiz" de en sevdiğim şiiri ahmatova'nın. orijinali daha uzun ama beni asıl vuran ilk bölümü:

"aynı bardaktan içmeyeceğiz.
ne sıcak şarabı, ne suyu,
kuşluk vakti öpüşmeyeceğiz,
pencereden bakmayacağız akşama doğru.
sen güneşle soluklanıyorsun, ben ayla,
ama düştüğümüz aynı sevda."

gecenin şiiri

ubuntu
sevgilim sabahın erkenini seviyor,
ben geceyi ve esmerliğini onun,
o dorukları seviyor, korkuyor bundan
ben rüzgarla buluşan tepeyi, tuhaflığı,
ona bir yeşil gülümsüyor,
ben, hayatı delice sevdiysem nasıl,
diyorum, seni de öyle.
o kendi boşluğunda oyalanan günlerde
canı sıkılan bir çocuk gibi uyuyor,
ben göğe bakıyorum geceden,
kendi çukurunu bulmuş deniz gibiyim
diyorum, yanında,
o sabahları eğilip öpüyor denizi.


çıplağın çıplağımda, rüzgarın dağımda olsun,
esmerliğin gecemde, öyle kal.
"bulutlara bak, gidiyorlar, hızla" diyorsun,
yağmur bir yalıyor yüzümü,
bir duruyor. sabahları eğilip yüzüme
öpüşün geçiyor bir, bir duruyor aklım.


su ve rüzgar, dağ ve doruk, sonsuz hepsi,
oysa camdaki sardunya gibi üşür
bana biçtiğin ömür, ölüm geliyor aklıma bir
bir, çıplağın çıplağımda.


rüzgarın dağımda olsun esmerliğin gecemde
öyle kal, sana sonsuz sarıldığımda.


birhan keskin
2

yolcu otobüsünde düşmek

ubuntu
çok güzel hikayeleriniz varmış kardeş, bir de benimkini dinleyin.

istanbul'a yerleşeli yaklaşık 2 ay olmuştu ve ilk vakamı o gün -eylül/2015- yaşadım.

sabah 9 suları, üsküdar'dan suadiye'ye gidiyorum, çalıştığım ajansa. ineceğim durağa yaklaşınca kapıya doğru ilerleyeyim dedim. yerimden kalktım. sağ elimde çantam vardı, sol elimle yukarıdan tutunarak kendimi koridora atmaya yeltendim. tam o anda anlamsız bir şekilde frene bastı şoför, dengemi kaybettim ve yukarıdan tutunmaya çalışırken otobüs sendelendi, kolum döndü ve omzum yerinden çıktı. yukarıya tutunma konusunda ısrar etsem çok daha kötü bir sonuç çıkabilirdi. o yüzden kendimi yere bıraktım. tabii o acıyla ciddi şiddette bir ses çıkardım. otobüs kalabalıktı ama bir insan, tek bir insan gelip de yardım etmedi. düşerken adamın birine çarptım. adam küfür eder gibi baktı, çektiğim acı umurunda olacak değil ya tabii. kendimi zar zor, neredeyse gözümden yaş gelecek şekilde bir acı içinde dışarı attım. inerken de çarptığım adamdan özür dilemeyi ihmal etmedim. (!)

yere sert düşmüşüm biraz, başım döndü bir süre; yanımdan onca insan geçti, iki büklüm halimi gören kimse yardım etmek için ses etmedi. yolun kenarında beklerken 3-5 taksi dolu geçti. sağ kolumla çıkan omzuma destek verdiğim için cebimdeki telefona uzanmayı bırak, kolumu 5-10 cm kıpırdatamadım verdiği acıdan dolayı. geçen araçları durdurmaya çalıştım, kimse durup da aracına almadı. baktım öyle de olmayacak, yine büyük bir işkenceyle kendimi zar zor ajansın önüne attım; hastaneye ancak öyle gidebildim, ajanstakilerin yardımıyla.

-bu arada ilk kez omuz çıkma vakasıyla karşılaşıyorum.-

abartısız 40-45 dakika sıra bekledim. poliklinikte değil, acilde! sakin olmaya çalıştıkça delirtmeye çalışıyor gibilerdi. önümde sıra bekleyen arkadaşın 2-3 gündür ayağında bir sızı varmış, merak edip acile gelmiş. o çektiğim acıyı, amansız kıvranışı bir kenara bırakıyorum; saçma sapan şikayetlerle acile gelen dengesizler yüzünden yaşlı bir kadın neredeyse son nefesini verecekti. acil oğlum ora, acil, acilin kelime anlamını bildiğinizden emin misiniz?

neyse, yine sakin kalmaya çalışıyorum. sıra bana geldi.

ne şikayetin var?
- omzum çıktı.
hmm, röntgen gerekiyor.
- eyvallah.

yaklaşık 25 dk. röntgen sırası bekledim; işim bitince yine sıraya girdim. sancılı bir bekleyişten sonra yine sıram geldi.

röntgen?
- hallettim. sanırım sisteme bakmalısınız.
kan tahlili?
- şaka mısınız? kafayı mı yediniz? (tepem attı.) kan tahlili ne alaka? omzum çıktı, omzum. bak, hareket edemiyorum, hareket edersem hastaneyi ayağa kaldıracağım. ya adam akıllı bir şey yapın şu omuz için, ya da s.ktir olup gidip kolu komple çıkaracağım.

biraz sert çıkınca 5 dakika içinde omzu yerine taktılar; 10 gün rapor verip 3 hafta sargıyla gezeceksin dediler.

bunu ayrıntısıyla anlatmamın nedeni;
çoğunlukla tahammülsüz ve bencil yaratıklar olduğumuzu hepimiz biliyoruz; ama direkt olayın içinde olunca insana daha da dokunuyor sanırım.

birkaç sosyal mesaj vermek isterdim ama nasıl olsa şöyle çok hafif sarsıp düşündürdükten sonra bir boka yaramayacak.

ne de olsa yaşadığı yalanda mutlu olanların gerçekle işi olmuyor. bu da böyle bir otobüste düşme -daha çok örselenme- hikâyemdi işte.
2

metal yorgunluğu

ubuntu
bir tomris uyar öyküsüdür. maalesef daha önce bahsedilmemiş girilerde. bahsetmişken güzel bir pasajını da paylaşayım:

"bendeniz, bir sessiz film piyanisti gibi dışarıdan eşlik ettim olaylara. hayat, büyük hesabıyla akıp giderken ben, karanlık odalarda, ince dökümlerle uğraştım. ta gençliğimden başlayarak. sizin gibi gençlerin bugün iki saniyede elde edebileceği ortalamaları bulayım diye günlerce güneşe çıkmadım, çevreme karşı dalgınlaştım, sevdiklerimi görmedim, günah işledim. diyorum ki kişinin doğum tarihi pek önemli değil aslında, dünyaya gözlerini açmak daha önemli."

iki dizelik istifler

ubuntu
sen yine gazelini dök mırıldanarak:
çocukluğum, hayatımdan düşen ilk yaprak!

haydar ergülen


gün olur, onuru güzel çocuk
acı da yakışır insanın yüreğine.

şükrü erbaş


dünya bir penceredir
ben sensiz bakamam

ilhan berk


sarılıp gövdesine sımsıkı,
bir kadın kendini doğurabilir isterse.

edip cansever


gözlerin sabahın sekizinde bana açık;
ne günah işlediysek yarı yarıya.

cemal süreya


içim güvercinleri okşamış gibi rahat
sen yanımdayken ister istemez

turgut uyar

akgün akova

ubuntu
dünyanın en güzel şiirlerinden birini yazan abimizdir.
hep çocuk kalabilmemiz dileğiyle:

"uzun kanatlı kuş sürüleri diliyorum sana,
ve severken seni,
sevdikçe seni,
hep çocuk kalacağım,
biliyorum."

haydi söyle

ubuntu
şimdi çok kötü bir reklam diyeceğim, muhtemelen de beni taşa tutacaksınız ama önce bir dinleyin.

kalben'i ben de seviyor ve dinliyorum, reklamda oynaması sevenlerini üzmüş olabilir ama tercih meselesi, oynayabilir. nihayetinde hepimiz bir şekilde para kazanmak için çalışıyoruz, onun da hayatını sürdürebilmesi için para kazanması gerekiyor. bu konuda bir itirazım yok.

duygu yüklü bir reklam, eminim çoğu insanı da ağlatmıştır. ama asıl mesele şu ki; reklamı yapan "allianz", bir sigorta şirketi ve diyor ki; siz sevdiğinizi söyleyin, gerisini bize bırakın. reklamda ise aşağı yukarı ölümcül hastalıklara yakalanmış bireyler yer alıyor. aliianz'ın yıllık üyeliği için bir insanın ne kadar ödemesi gerektiğini biliyor musunuz? bilmiyorsanız ben söyleyeyim, türkiye ortalaması için gayet yüksek bir ücret. yani diyor ki reklamda, eğer paran varsa ve allianz'dan sigorta yaptırırsan başına ölümcül bir hastalık gelse dahi çaresine bakabiliriz.

peki soruyorum size, parası olmadığı için devlet hastanesinde kanser olan çocuğunun masraflarını karşılayamayan bir baba ne hisseder sizce bunu izleyince? yavrusu ellerinden kayıp gidiyor ama o sırf fakir olduğu için buna engel olamıyor, masraflarını karşılayamıyor. ne hisseder o baba? o reklam filmini izleyen çocuk ne hisseder söyleyebilir misiniz bana? o acıyı ve umutsuzluğu tarif edebilir misiniz?

arkadaşlar, ben demiyorum ki herkes eşittir, maalesef eşit değiliz. gelirlerimiz de giderlerimiz de eşit değil. elbette parası olan daha iyi şartlarda sağlık hizmeti alabilir. ama bunun reklamı böyle yapılmaz. ben de reklam yazarıyım, benim de sattırmam gereken şeyler var ama her şeyden önce insanım. gittikçe yozlaşıyoruz ve bencilleşiyoruz. başkasının acısını hissedemiyoruz, başkasının ne hissedeceğini düşünemiyoruz, çok acı bu. lütfen bir şeyleri okurken, izlerken daha dikkatli olun ve gerektiği yerlerde tepkinizi koyun. bir şeyler değişecekse, değişmesi gerekiyorsa başlangıç noktası sizsiniz.

türkiye de yaşamak

ubuntu
tam olarak görseldeki gibi.
bazen "çekip gideyim" diye düşünüyorsun; ama ne olursa olsun bırakıp gidemiyorsun.
hem gitsen nereye? bunun cevabı da biraz aşağıda kavafis'in şiirinde.


"bir başka ülkeye bir başka denize giderim" dedin,
"bundan daha iyi başka şehir bulunur elbet.
her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim ülkede."

yeni bir ülke bulamazsın,
başka bir deniz bulamazsın.
bu şehir arkandan gelecektir.
sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın.
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
başka bir şey umma
bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok.
ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.

grup gündoğarken

ubuntu
bazı güzellikler hiç eskimiyor.
henüz liseye başlamışken tanışmıştım bu şarkılarıyla.
aradan 11 yıl geçti ve benim için güzelliğinden hiçbir şey kaybetmedi.


ayrıca -her ne kadar alıştığımız bir durum olsa da- popüler kültürün saçma sapan şarkı ve şarkıcılarına -evet şarkıcı- onlarca içerik girilirken bu güzelliklerin es geçilmesi insanın zoruna gidiyor.
1 /