yabancılaşmak

1 /
magnetic resonance magnetic resonance
tanıdık yüzlerde eski bakışlar yok artık! geçmişe dair sevdiğim ne varsa hepsi virane olmuş..

bir dışlayış hakim hayatın her yerine. nereye gitsem beni ya bir kafakağıdından ya da özgeçmişimden tanımaya çalışıyorlar. yıldız tozuyla süslenmiş gülüşlerim olmalıydı oysa.
bu hayatı yaşamaya çalışmaktan öte yaşamalıydım adam gibi; hissederek. beni görenler bilmeliydi kim olduğumu, ya da adımdan hemen sonra “ nerelisin? “ dememeliydiler en azından. kendimi tekrar ve tekrar anlatmak zorunda kalmamalıydım insanlara. sonra böyle düşüncelere boğulmamalıydım. boğmamalıydılar beni!

tüm fedakarlıklarım idiopatik sancılarla bana geri dönmemeliydi!

sokakların bahar kokuşunu özlüyorum. içimde ölen benleri…

üzgünüm şimdi… bu duvarlar çok ıslak, yaslanamıyorum…

dünyayla çekilmiş hiç fotoğrafım yok…
paramour paramour
bazen ‘sus’ diyorum içimden.. ama söyleyemiyorum işte bir türlü, çünkü biliyorum ki söylemeye kalkarsam eğer çok yüksek bir tonda olacak.. o kadar boğuluyorum ki sizden, saçma bir konu hakkında saatlerce fikir beyan etmenizden, sürekli, sanki hiç susmayacakmışsınız gibi konuşmanızdan, bahsettiğiniz başarılardan, başarısızlıklarınızdan, yersiz umutlarınızdan, nedensiz kırıklıklarınızdan, hayattan vazgeçmenizden, ya da başkalarının üzerinden yaşamaya çalışmanızdan, ağlamalarınızdan, yalancı gülüşlerinizden..sıkılıyorum. o kadar sıkılıyorum ki bunu söylemeye bile gücüm kalmıyor..
şu anda karşımda oturmuşsun, yemek yiyoruz, okulun yemekhanesindeyiz..konuşuyorsun..aslında dakikalardır neden bahsettiğin hakkında bile bir fikrim yok..sen de bunu umursamıyorsun zaten..umursuyor olsan dakikalar önce farketmiştin dinlemediğimi.. ama aramızda bir saygı var sanki..ya da sözsüz bir anlaşma..o yüzden sen beni umursuyormuş gibi yapmaya, bende dinliyormuş ayağına yatmaya üşenmiyorum. çünkü böylesi, aksini yaparsak gerekecek açıklamaları yapmaktan çok daha kolay.
makarna varmış yemekte, yanında çorba.. adam çorbayı koyarken o kadar iğrendim ki, bir kaşık bile almıyorum.. çorbaları neden bu kadar fazla yaparlar, ya da neden bu kadar fazla yaptıklarını illa görmemiz gerekirki..saklasalar ya mesela..bir çok şeyi saklamaktan üşenmiyorlar.. aynı kapta kaç litre çorba olduğunu merak ediyorum, yaparken içine neler düştüğünü falan.. saçmalıyorum..yan masadaki kız sürekli konuşup duruyor, acaba çocuk dinliyor mu yoksa onlar da mı aynı oyunu oynuyor diye merak ediyorum…kızı tanıyorum,ingilizece dersini beraber alırdık bir zamanlar..baktığımı hissediyor sanırım.. o kadar uzun zamandır mı bakıyorum diye düşünüyorum.. kafasını sallıyor..ben de gülümsüyorum.. sosyal bir şekilde selamlaşıyoruz yani..adını bile hatırlamıyorum diye geçiyor içimden..
yemeğini yemiyormusun diye sorduğunda o kadar beklenmeyen bi şey ki..cevabı vermem birkaç saniye alıyor sanki.. bir an önümde iki yol varmış gibi görüyorum..sanki birini seçip sana bağırmaya başlayabilirim, bütün suçlu sen olmasan da bütün hıncımı senden alabilirmişim gibi geliyor.. içimden masayı dağıtmak suyu kafandan aşağı boşaltmak geliyor, yan masadaki kıza adını hatırlamadığımı söylemek, yemeği veren adama çorbayı neden bu kadar çok yaptıklarını sormak istiyorum.. ama onun yerine birşeyler geveliyorum..midem, kötü, bugün, falan.. mide problemim çoğu zaman duyduğun bir şey olduğu için fazla sorgulamıyorsun..sanırım yalan söylemeyi iyi beceriyorum..sen anlatmaya devam ediyorsun.. aradan kelimeler duyuyorum..vize, hoca, film, kamera..bir an ne alakası var diye düşünüyorum.. konuşmanın ilgimi en çeken anı da bu oluyor zaten..ama dinlemeye üşendiğim için yan masalarla ilgilenmeye devam ediyorum..
kız gitmiş ve çocuk da tabi ki..şimdi orda başka bir grup oturuyor,okulda hiç görmediğime göre başka bir fakülteden geldiklerini düşünüyorum..gülüyorum..başka fakülteden buraya yemek için gelmeleri bana hep komik gelmiştir, nedenleri belli zaten..hiç sevmem onları, neden sevmediğimi ben de bilmiyorum ama..sanki okulu sahiplenmeye başlamışım gibi..bu fikir hoşuma gitmiyor.sahiplenmekten hoşlanmamışımdır hiçbir zaman. tekrar sana dönüyorum, yemeğini bitirmemiş olman sinirimi bozuyor..sanki bile bile yapıyorsun. ama tek başıma yemeği de sevmem, tek başına kalmaktan hoşlanmadığım için değil de, hep birinin gelip boş mu diye sorup karşıma oturmasından, sonra hiç konuşmadan o rahatsız ortam içinde yemek yememizden hoşlanmıyorum.. gerçi en azından onu dinliyor ayağına yatmam gerekmez..belki bundan sonra arasıra bu yolu da denesem iyi olur diye düşünüyorum.
tabağıma bakıyorum, yememeye o kadar çabuk karar veriyorum ki, birden ayaklanıyorum.. sen şaşırıyorsun, kalkıyormuyuz diyip.. belki biraz hava alsak iyi olur diyorum.. ilk defa karşılığında soru sormaman, ikiletmeden kalkman hoşuma gidiyor. heralde konuşmaktan yoruldu diyorum.
dindane dindane
bugün bolca yabancılaştım bulunduğum zamana, mekana.

önce sabaha yabancılaştım. kalktım, bıkkındım. sonra okula yabancılaştım. dersler çok garip geldi. çelik yapılar; kaynak, bulon, öngerme.

devlete yabancılaştım. bürokrasi yıldırdı beni. muhtarıydı, nüfus müdürlüğüydü, arkası yarın kuşağı gibiler.

çok sevdiğim ülkeme yabancılaştım. toprak olarak hala bizimdi, ama insanların ağızında tavırlarında bir ezberletilmişlik var. insanlar bizim değil sanki. mıknatıstan çabuk kutuplaşıyoruz. biri çıkıyor hadise nin kıyafeti güzel diyor, öbürü götüme benzemiş diye atlıyor hemen. allah rahmet eylesin, bir insan ölüyor sabah vaktinde; lan bir durun namazı kılınsın. yok hemen iyiydi, kötüydü. biri inanmaz cennete cehenneme mekanı cennet olsun der. öbürü mümindir sorsan, elhamdülillah der, sanki bilmez kimin nereye gideceğine kim karar verir, kendisi cehennemlik yapar hemen meftayı. biri sakal bıyıktan inanç tahlili yapar, öteki başına örttüğünden. yüzünde çıkan kıl ya da başına örttüğünü örtme şeklin seni iyi veya kötü insan yapar. biri buralar hep benim atalarımın, sen git der ötekine. o da altta kalır mı hepsi olmasa da şuraları böl bana ver der. hagi mi alex mi ymiş. hagi olsa ne olur, alex olsa ne? sen ikisini de izle, ikisini de sev. paranoyalar yaratıp onlara çözüm bulacağız diye, en temel özelliklerimizi unutmuşuz. korkularımız mutasyona uğramış. doğruculukta iyice uzaklaşıp faydacılığa dönmüşüz yüzümüzü.

2009 a yabancılaştım sonra. soyu tükenirken her şeyin, filozoflar da çiftleşmez olmuş demek ki. kullandığımız aletler karmaşıklaştıkça, biz basitleşmişiz. kendimizi elimize aldığımız klavyeyle tatmin eder olmuşuz. iki muhabbet edemez olmuşuz. oturup tahlil yapar olmuşum.

galiba ben yanlış yüzyılda doğmuşum.
tarih ve saat tarih ve saat
aynı kişilere, aynı yüzlere, aynı durumlara, aynı sözcüklere aynılıkla karşılık verememe durumu. acı. bazen bir şarkıya olur, bazen topluma bazen insanın kendisine. en acısı da siz yabancılaşmamışken size yabancılaşılmasıdır.

nasıl olduk da böyle oldu bilmiyorum. inan ki bilmiyorum. bilsem susar mıyım hiç, sen kızkardeşsin çünkü. benim sahip olmayı hep istediğim ama olamadığım. hep böyleydi bu, ilk günden beri. değişiyoruz demek ki zaman, insanlar değiştiriyor bizi. en zoruma giden ise hep çabalayanın ben olduğumu anlamak oldu. be koyverince bitiverdi her şey, gece yarısı oldu, kuş öttü her şey tozla buz.

oysa ne çok severdik birbirimizi. az kahkaha krizlerine girmedik, az dolmadı gözlerimiz ama birlikte ağlamadık hiç. neden, çünkü gözyaşı kötüydü ve kötü olan olmamalıydı aramızda. ne filmler çevirdik birlikte, ne dedikodular ettik, ne işler başardık. ama buraya kadarmış demek ki. yoruldum çünkü artık, seni sevmemin bir işe yaramadığını anlayalı çok oluyor. en çok da bu zoruma gidiyor ya neyse. bütün elmaları severim ben zaten, elmalar mı, onların canı sağolsun.

neden böyle olduk diye sormaya korkuyorum çünkü bana verecein cevap o kadar saçma olacak ki ve o kadar kopacağım ki senden bu yüzden sormuyorum. çok uzaklara gittin şimdi. insan uzun yolculuklara çıkmadan saatlerce önce mi haber verir en sevdiklerine? bunu günler öncesinden bilirken.

önemi yok, kızkardeşim. en sevdiklerinden olmasam da en sevdiklerimdensin. ben de böyle bir insanım işte. gidenleri yollayamam, gelenleri karşılayamam.

iyi ol, mutlu ol.
işten çıkarken adama ingilizce am günü yağ işten çıkarken adama ingilizce am günü yağ
içekapanmak ve bencilliği beraberinde getirir. yalnız kendin için yaşamaktır. ne kimseye bir şey vermek ne de kimseden bir şey istemek. paaylaşmamak, paylaşamamaktır.

çoğu zaman iletişim kurmayı reddetmektir. etrafındaki nesneler ve insanlarla etkileşimini, çoğu zaman bilerek ve isteyerek, minimize etmektir. duyguları suyun yüzünde yaşamak, derinlere girmek istememek, derinlerden korkmaktır.

çevremde gördüğüm pek çok insanın en moda ve en afili bahanesidir "yabancılaşmak".
yabancılaşmak, korkmaktır. korkudan korkmak, acziyetten, muhtaç olmaktan korkmaktır. daha fazlasını istemekten ve hayalkırıklığına uğramaktan korkmaktır.

sevgisizliğimize yeni bir kalıp bulduk. artık istesek de çıkamayız kabuğumuzdan. hepimiz albert kamüyüz, hepimiz yabancıyız.

siz kimsiniz? burada yalnızca ben varım ve yalnızım.
the blinker query the blinker query
herkesin zaman zaman farklı şiddetlerde yaşadığı ve sonuçları genelde pek hayırlı olmayan durum.birçok şeyi sorgulamaya ittiğinden dolayı içinden çıkılmaz bir hal alabilir. yabancılık duygusunu bir ömür boyu ruhunuzdan atamayabilirsiniz bile.bu da çevreyle birçok sorunu beraberinde getirir tabii.
notorious possession notorious possession
sis bulutu içindeymiş gibi yaşayan bir nevrotik insan gibi içimdeki soğukluk duygusuna farkındalık atfetmek istiyorum. iç buyruklarım mutlak egemen, beni bağnazca, olduğumdan ya da olabileceğimden farklı bir şey olmaya itmeli. bükemediğim elimi öpmeliyim çoğu zaman. grafitici olup her boş duvara kendini bil yazmalıyım ama ne de olsa bir yabancıyım kendime. düşündükçe gerçeklikten kopan, yani yeri yitiren. yersizleştikçe yurtsuzlaşan. yersiz ve yurtsuz, yani hiçbir yerde olmayan. olmak adına biriktirdiği beni yaşatabileceği bir yer bulamayan. bedbaht.
cest tres excitant cest tres excitant
anlatıcam.

migrosta sıradayım. önümde bir kız çocuğu iki gofret almış, elinde 10 lirasıyla bekliyor amca ile teyzeyi. onlar para üstlerini aldıktan sonra kız çocuk da gofretlerine sahip oldu. çocuk para üstünü alıp gittiğinde teyze ile amca bıdır bıdır hala konuşuyordu. ben uzattım elimdekileri, sonra hedef göstermek istemiyorum ama, bunun kaçıncı olduğunu hatırlamadığımdan ötürü söyleme ihtiyacı hissediyorum, başı kapalı bir bayan, muhtemelen de kızları, iglo'nun dondurulmuş parmak patateslerinden koydu önüme. amca ve teyzeyle konuşuyor. katiyen ne bana bakıyor ne de kasiyere. konuşuyor da konuşuyor. ama ne bir izin, ne bir özür. geçti gitti. nasıl bir manyaklıktır ki bu? sen kimsin be kardeşim? kardeşim derken bile, aslında neden bu kadar yabancılaştığımızı anlayamadığımdan, kardeş kelimesini yeniden sorguluyorum. gerçekten anlayamıyorum. bu kadar mı beyinsizsin be kardeşim? bu kadar mı güdülmeye mahkumsun? bir çoğunuzun insanlığı gitmiş içinden, müslümanım diye geçiniyorsunuz bir de. al, şimdi hakkımı yedin misal.

söyler misiniz bana? hangi ara bu kadar yabancılaştık biz?
reçelli kurabiye reçelli kurabiye
toplum içindeki bireylerin; birbirlerinden, çevrelerinden,
geleneklerinden, hatta ve hatta kendi kendilerinden uzaklaşmasıdır "yabancılaşmak".
yardıma ihtiyacı olanı görmezden gelmek, yaşanılanı silmek, tepkisizleşmek, selamsızlaşmak, susmaktır.

bir arkadaşıma ait olan aşağıdaki yazıyı da eklemeden geçmek istemiyorum:

" 'susku', çoğu kez söyleyeceği pek bir şey olmayan sahte filozofların, ağır abilerin, kadir abilerin tarzıdır.
aslında; paketleyip, jelatinleyip, gizledikleri, üşümesin diye üzerine yün hırkalar geçirdikleri örselenmiş egolarını gizleyenlere sözüm.

dün spor salonunda soyunma odasındaydım. içeriye giriyor bu abilerden biri.
selam yok, sabah yok, oysa hergün karşılaşıyoruz. gelenin selam vermesi bizim âdetten değil midir?. almayan bizden değil.
bu iletişimsizlik belki ona da dokunuyordur diyerek cılız bir "merhaba" diyorum. bir homurtu hönkürüyor. "afedersin abi!" diyeceğim nerdeyse...

oysa, konuşan insan size zırhından soyunup gelendir. sizi kendisiyle eşit görendir. size kendisini ifade edendir. size aşırı da görünse, safça, insanca duygusunu ifade edendir. üstelik bunu yaparken, kendisini donuna kadar eleştirebilmeniz şansını size tanıyarak aldığı riskin de farkındadır.

biz selam alıp veremeyen, konuşarak ifade edemeyen bir toplum haline ne zaman geldik? hangi postmodern etkidir bizi bu hale sokan?
selam alıp vermek, gelene gülümsemek, hal hatır sormak ve hemen ardından da yarım saatlik seyahatte neredeyse akraba çıkmak bizim kanımızda varken, hangi kentsoylu postmodern kalıpla, filmlerde sigara reklamlarındaki "cool abiler" kıvamında maçoluğa soyunduk ve ne zaman?
biz akdenizli'yiz, ortadoğulu'yuz, anadolulu'yuz.
yoksa danimarka'dan göç akınına uğradık da ben mi bilmiyorum?

ben sizi anlamıyorum..."
(m.k.)
mihman mihman
yazılı herhangi bir şeyi okurken ve onu edebi anlamda değerlendirirken koyduğum bir kaç kriter vardır. bir espriyi, derdi, tasayı okurken veya dinlerken hep aynı şeye dikkat ederim: anlatan kişi kendi kelimelerini mi seçiyor, yoksa binlerce kere tekrar edilen şeyleri mi tekrar ediyor? değişik düşünceleri değişik kelimeler anlatır. herkesin yabancılığı aynı olacak değil ya. tüm yabancılar, yabancılaştıkları taktirde aynı şeye, tek, mermersi, yekpare bir yabancılık kümesi içine girecek değil ya.

ama öyle görünüyor. çok az kişinin yabancılaştığını gördüm. söyledikleri şeyler insanın içini burkmuyordu, kendinden, insanlığından (insan olmaklığından) tiksindiriyordu. kendini kayıtsızca emanet ettiği bokluğun derecesini seriyordu ortaya. çok az kişi öyleydi.

internette çok vakit geçiriyorum, bilhassa sözlüklerde. böyle edebiyat sitelerinde, sözlüklerde böyle bir hayalet dolanıyor işte, yabancılaşma hayaleti, hiçlik hayaleti. fakat hiç birine inanasım gelmiyor. herkes aynı şeyleri, aynı şekilde sıkılmadan anlatıyor. yazdıklarının arkasında samimiyetsiz bir beğendirme arzusu sezinliyorum, rahatsız ediyor.

herkes o bahsettiğim tek yabancılığın peşine takılmış, ya da takılmış gibi yapıyor. sizinki yabancılık değil anacım, yeni bir gruba aidiyet, o kadar.

kişisel not: kendime hiç yabancılaşmadım, şu ana kadar toplumun koyduğu genel kuralların çerçevesinden dışarı taşmadan, üzerime yüklenen görevlerin çoğunu kabullenerek yerine getirdim. bundan sonra da bir çılgınlık yapıp zincirlerimi koparacağımı zannetmiyorum. okulumu bitirecek, çalışacak ve muhtemelen evleneceğim. çocuğum, torunum olacak, ölmezsem. siz bundan farklı olacağınızı düşünüyor musunuz?
pocahantes pocahantes
çok sevdiğim bir arkadaşımın şu sözlerini aklıma getirmiştir:

buraya geldim,

şehir yabancı,
insanlar yabancı,
giyinişleri,konuşmaları
yaşayışları yabancı.

zaman geçti,
ben değiştim
şehire alıştım
giyinişlere,konuşmalara alıştım
onlar gibi oldum, yaşadım.

sonra dönüp baktım ki
bu ben, bana yabancı...
aşmış adamı aşan adam aşmış adamı aşan adam
düpedüz kelimelerim var, budanmış cümlelerim. tekdüze sözlerim var hiç dilimi bulamamış tonlarca nümayişim.
kendime yabancılaşmaktan korkmadım hiç değerlerime yabancılaşanlara yabancılaştıkça yabancılaşmanın ızdırabını yaşarken.

bencillik mi "insanlık" dediğiniz kör topal dengesizliğin her kellesinin 1kendince olur" kıvamını tutturmaya çalışan, ne olduğunu bilmediği geleceği için gün gibi geçmişini ve belki de karanlıklaştıracağı geleceğini yıkan, saygınlığın üç üç pula; daha çoğunun beş pula en çoğunun en çok pula baktığı dünyada 'insan'ın içine bakmak, dokunmak, parmak uçlarıyla boydan boya okşamak yaralarını, yara izlerini hissetmek istemek?

kendinden tarafgirlik mi yaşamayı sonsuz hırslardan, ihtirastan, "diğrlerinin!" karabasanına dönüşen tatlı düşlerden ibaret bulanlardan iğrenmek, güçsüzün güce karşı eğilen boynuna küçük ellerle tutunup cılız bacaklarla payanda olmak?

bag güzel dostum, adına; "erişilmiş insanlık" denilen bu gayrimenkul, yerinden oynamaz, hiçbir heykeltraşın keskin keskisi işlemez heyyulaya kendini karanlık kör kuyusunda bulmanın acısını göze alarak yabancılaşıp kendine vicdanına ve hesap sorabildiğin, mahsubiyeti göze alan tanrı yata tanrılara yakınlaşabiliyorsan ve bu yabancılığında yalnız olmadığını görebiliyorsan, bu dışı şirret içi cennet yabancılaşmanın tek tesellisi bu.

aslında yabancılaşmak; kalabalık olan ama yabancılıklarını körelmiş zihinleri, doymamış doyamayacak kaideleriyle birlikteliğe çevirmiş cühelanın bize bahşettiği bir nimetken neden yabancılaşmaktan muzdarip olma korkusu yaşar bohem yüreğin, sığar mı hiç çingene ruhuna?

geçmişin alın teriyle yazılmış gölgesini bugünün makineleri hırpalıyor tek tek azimle yok ediyor bak!

"aslında yabancılaşmak; kalabalık olan ama insanlığın özüne bencilce bir bilinçle işlemiş, bu işleyişe hiç karşı koymamış geçmişinin maymunluğuna, atinin kaçınılmaz yekpare makineliğine dirençsiz yabancılıklarını törpülenmiş vicdansızlık birlikteliğine çevirmiş cühelanın bize bahşettiği sonsuz olması dilenen bir nimet, yeryüzünde kuşkulu bir cennet tasvirinin aşka iman etişi, kendini meye vurmuşu değil mi?"
1 /