yalnızız

1 /
sorunsal sorunsal
çoğul olan kimse yok herkes tek çevrenize bir bakın dostlarınız sevgiliniz hangisi sizi tekillikten kurtarabiliyor acılarınızı sizinle paylaşabiliyor
choban choban
peyami safa'nın ustalığını net olarak konuşturduğu, çoğu çevrede en kıymetli romanı olarak kabul gören kitabıdır. derin ruh çözümlemeleri içerir. metaforik bir çok bağlantılarla örülüdür. sembolizmin akımının dünya üzerinde en iyi temsil edildiği eserlerden biridir. türk romancılığının yüz akı eserlerimizden birisidir. nasıl ki dostoyevski'yi, tolstoy'u, gogol'u, turgenyev'i okuyor isek bu kitabı ve diğer türk romanı şaheserlerini de okuyup, hatmetmeliyizdir. hakettiği yeri günümüz aydın türk gençlerinin zihinlerinde henüz bulamamış bir eserdir. ama gün gelip bulacağı mutlaktır.
hoppa hop hop hoppa hop hop
yolları ayırmaya karar vermiş bir dostun, dostuna; "seninle güzel zamanlarımız oldu. fakat vicdanım artık gidiyorum, hoşçakal lafını demeye elvermiyor. bu kitabın ismi belki sana birşeyleri anlatır" der gibi hediye ettiği son kitabın ismidir.
üstelik elden verilmeye korkulmuş, kargoya verilmiştir.
herşey bir kitapla bitmiştir.
mümtaz mümtaz
peyami safa'nın şaheseri. "dokuzuncu hariciye koğuşu" ile psikolojik tahlil meselesinde çığır açan yazar, roman türü ile ilgili yazılarında, bu konudaki eksikliğimizden bahseder. türk romanının olay tasvirinden ibaret olduğunu, kişiyi anlamak ve anlatmaktan uzak kaldığını söyleyen peyami safa, "yalnızız" ve "matmazel noraliya'nın koltuğu" isimli romanlarında bu olaya adeta damgasını vurmuş gibidir.

"yalnızız" romanının başkişisi samim'dir ve tabii ki yazarı temsil etmektedir. isim sembolizasyonuna dikkat edildiğinde de görülecektir ki samim'in hayatta en büyük derdi "samimiyet"tir. (bu arada, kardeşi besim'in de tek derdi "beslenmek"tir.) paraya ihtiyacı olmadığı halde çalışan ve sosyal bir sorumluluğu olduğuna inanan samim, ablası ve erkek kardeşi ile birlikte babadan kalma bir köşkte yaşar ve çoğu zaman adına "simeranya" dediği muhayyel bir ülkeye sığınır. çünkü yaşadığı dönemi sevmez; yaşadığı dünyada kaybolan değerleri kendi dünyasında ihya etmenin peşindedir. o, maddeye karşı maneviyatı savunur. sevgilisi meral'i de bu ülkede yaşamak için ikna etmeye çalışan samim'in gayretleri boşunadır. zira kendisinden yaşça epey küçük olan, kızı yaşındaki meral, çok başka dünyaları merak eder. onun gitmek istediği yer "simeranya" değil, ışık ve şıklığın şehri paris'tir. bu uğurda samim'i ve tüm ailesini aldatmaktan çekinmeyen meral de bir süre sonra buhrana sürüklenir. bu sürüklenişte, samim'in tesiri varsa da meral'in içinde de bazı kıpırdanmaların ve pişmanlıkların olduğu açıktır. romanın bu kısımlarındaki ruh tahlilleri, iç konuşmalar ve karakterlerin git-gelleri büyüleyici güzelliktedir.

romanın sonu ise tam bir dramdır. ama kurgudaki başarı, kelimenin tam anlamıyla göz kamaştırıcıdır. meral, bir gece arkadaşı feriha ile birlikte evden kaçacaktır. birkaç gün sonra da onunla birlikte paris'e gitmeyi planlamaktadır. ancak tam evden çıkacakken abisine yakalanır. abisi ferhat, bir daha kaçmaya teşebbüs etmesin diye onu odasına kilitler. abisine yakalanmasıyla büsbütün fena olan meral'in içindeki buhran psikozu yeniden canlanır ve artık yaşadıklarından utanmaya başladığını anlar. defalarca aldattığı samim, bir iyilik meleği olarak gözlerinin önünde belirir. kaba saba gördüğü abisi bile gözünde yücelmiştir şimdi. böylesine buhranlı bir halet-i ruhiye içinde intihar etmeye, camdan aşağıya atlayarak hayatına son vermeye karar veren meral, bir intihar mektubu yazar. "intihar ediyorum. kendi kendimden nefretimin çevrelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım." bu mektubu yazıp dolabın üzerine bırakır ve son bir sigara içmek ister. ancak çakmağında gaz kalmamıştır. oysa bu sigara hayatındaki son isteğidir ve mutlaka içmesi gerekir. gaz şişesini arar, bulur ve çakmağa gaz doldurur. ancak gaz biraz taşar, çakmağın dışına ve ellerine bulaşır. bu arada gaz şişesini bacaklarının arasına sıkıştırmıştır. çamkağı çakar, ancak etrafına bulaşan gaz nedeniyle çakmak da alev alır ve birden metali çok fazla ısınır. o acıyla çakmağı elinden fırlatıp eteğinin üzerine düşüren meral, fazla hareket edince bacaklarının arasındaki şişeyi de devirir. böylece bütünüyle yanmaya başlayan meral, bir çığlık atarak kapıya doğru koşar ama zaten kilitli olan kapıya fazla yaklaşamadan olduğu yere yığılır. çığlık sesine uyanan ve duman ile yanık kokusunu fark eden ferhat ve hizmetçi emine, kapıyı açtıklarında meral'in yanmış cesediyle ve ölmeden hemen önce yazdığı intihar mektubuyla karşılaşırlar. meral'in yanarak intihar ettiğini düşünürler.

defalarca okunası bir şaheser olan bu roman, peyami safa'yı unutulmaz bir romancı ve dahi ölümsüz bir şahsiyet olarak hafızalara nakşetmiştir.
şiirden anlamayan şair şiirden anlamayan şair
içinde,
"demek ki namussuzluk müstesna ki, namussuzluklar haber oluyor", "haytta en çok kullanmak istediğimiz kelimeyi en az kullanmaya bizi mecbur eden gururumuzu aldatmak için sevmek fiiline sözden başka ifade şekilleri ararız", "başarıdan büyük diploma mı olur?" gibi herbiri birbirinden çarpıcı ve haklı tespitler bulunan peyami safa'nın başyapıtıdır. tam dokuz sene önce okumama rağmen hala beni etkileyen bu romanın sonlarında meral'in intiharmektubundaki "kendi kendime yalnızlığın.." şeklinde başlayan cümleden her insanın aslında çift karakterli olduğu neticesini çıkaran peyami safa'nın ustalığının önünde şapka çıkarmak şarttır.
no more no more
bilgelik sevgisiyle yazılmıştır. ulusal edebiyatın o döneme kadar yazılan her şeyinden birer parçaya, thomas morus'un hayaline uzanan bir simeranya iliştirilip, türk okuyucusuna hitap eder hale getirilmiş; kanımca bir dönem abartıya kaçılan tek dişi kalmış canavar eleştirisinden de serpiştirilmiş; karakterlerin zihinleri okuyucuya teşhir edilmiş.

mamafih, fikir bazında harika; bilakis, edebi açıdan pek de ahım şahım olmayan bir romandır naçizane fikrimce; yazarın gazeteciliğinin kokusu buram buram, her diyalogda, her tahlilde, her betimlemede alınıyor. roman tekniğindeki genel zayıflık bu romanda da seziliyor; filhakika, ömer seyfettin'den, reşat nuri'ye, fakir baykurt'a, ama orhan pamuk'a değil, uzanan o türk roman tekniğini (açıkçası türk roman şeyi demem daha doğru bence) gayet yetkin kullanıyor. bu kadar evrensel bir romanı bizden olduğunu hissederek okumanın tadı ayrı.
ghujka ghujka
yanlış baskı kurbanı olduğum kitaptır. 109. sayfada 190 durmaktaydı ki bu da beni bir anda dikenli spoilerlar arasında bilmiyormuş gibi yaparak okumaya çalışmaya zorladı ki berbat oldu saheser. korsana hayır.
ne içersen iç su iç ne içersen iç su iç
başlayınca bir türlü elden bırakılamayan peyami safa romanı. karakterlerin olaylar karşısında sayfalarca süren düşüncelerini okumak müthiş heyecan verici. otobüste okurken kafanızı kaldırıp karşılaştığınız ilk gözün ardındaki düşünceleri merak ettiren, onun da romanı olsa onu da okusam dedirten unutulmaz bir eser. baş karakter samim'in ruhsal çözümlemelerine hayranlık duymamak mümkün değil. samim'in görüşleriyle çeliştiğim yerlerde ise kendimi onunla tartışır bulduğumu fark edince yazarı defalarca saygıyla andım. gerçekten evrensel bir eser. okurken dünyanın çeşitli parçalarından çıkmış roman kahramanları geliyor insanın aklına. nasıl ki bir filmi izlerken size başka bir filmden başka bir karakteri ya da olayı çağrıştıran anlar olur, bu da öyle bir kitap. hani o düş evrenine dahil. en azından benim belleğimde artık öyle. samim'in düşüncelerini bir winston smith ya da bir jean baptiste grenouille ile kıyaslayabiliyorum.
romanda öyle anlar var ki insanın ağzını açık bırakıyor. mutlaka okunmalı.
mabel mabel
"sabaha doğru eve geldik.

ben ilk defa geliyordum buraya.

ve bu odaya,bu,bu.

divan yine bu köşede idi.

ben senin cesaretine şaşıyordum.

hayretimi gördün ve çeneme küçük bir tokat vurdun.

şu elinle,karnında gevşek duran şu elinle.

ve demek istedin ki:

"bu bir şey mi?"

sonra bana şarap ve elma getirdin.

her şeyin evvelden hazırlandığını anlıyordum.

divanın üstündeki yastıklar bile,o geceki vazifeleri için evvelden emir almışlardı.

evet,necile şu divan.

aramızda her şeyin orada nasıl başladığını hatırlıyor musun?

elektriği de sen söndürdün.

kapıyı da sen kilitledin.

sabah oluyordu.

necile! biraz sonra yine sabah olacak.

yine sen ve ben bu odada yalnızız.

necile,çeyrek asır!

bu arada neler,neler oldu!

meral o zaman dünyada yoktu,şimdi de yok.

fakat iki zaman arasında bir meral var ki ..."



hamiş:belirtmek isterim ki ben mi romanı bitirdim,

roman mı beni bitirdi hala karar verebilmiş değilim.


karar verebildiğim tek konu için,

(bkz: bir solukta okunan kitaplar)
marshmallow marshmallow
incesaz ın son albümü olan kalbimdeki deniz in son parçası. parçayı dilek türkan seslendirmiştir.

sahiller, çay bahçeleri, denizin sesi
adalar, yalılar, köşkler, gösteriş hepsi
vitrinler, meydanlar, yollar, onlar da yalan
kandırdın ah istanbul hepimizi

gün bitti, dağıldı herkes, sığındı birden
kırk kilitli kapıların ardına
bir mahrem örtü dokundu siyah geceden
büründün muhteşem yalnızlığına

yalnızım, yalnızsın
söyle istanbul şimdi mutlu musun
yalnızız, yalnızız
bütün olanlardan sen sorumlusun

açık hava sineması, mehtapta gezi
afişler, pazar ekleri, gösteriş hepsi
şarkılar, şiirler, sazlar, onlar da yalan
kandırdın ah istanbul hepimizi

yalnızım, yalnızsın
söyle şimdi sana kimler ağlasın
yalnızız, yalnızız
kalmadı hiçkimse tutmaya yasın
galak galak
dilek türkan'ın sesinin nelere kadir olduğunu gösteren şarkı. şarkı başlayınca bir ipek kozanın içinde bir ipek lifi çıkmaya başlıyor gibi... bitene kadar da aynı his, aynı duruluk, aynı güzellik.
dbk21 dbk21
peyami safa, samim karakteriyle simeranya denilen hayali ülkeyi okurlara sunmuştur. ütopya olarak da başlı başına incelenebilecek simeranya kısımlarında anlatılanlar, samim'in 150 yıl sonra gerçekleşeceği hayalini kurduğu sosyal düzenin ve adaletin kusursuz işlediği bir ülkedir. kitap yaklaşık 1950li yıllarda piyasaya sürülmüştür. samimin hayalinin gerçekleşmesi için sadece doksan yıl kalmıştır, ama kimse bu süre sonunda savaşların sona ereceğine, açlığın ve salgın hastalıkların biteceğine, öylesi bir düzenin kurulabileceğine inanmıyor. keşke yanılabilseydik.
1 /