yara

2 /
gudu bet gudu bet
çamur grubunun albümdeki en başarılı şarkılarından biri. son derece samimi. öyle ki sanki adamla karşılıklı dertleşiyosunuz gibi. nerdeyse, "abi ben de zamanında birine aşık olmuştum" diye derdinizi anlatmaya başlayasınız gelir. adam ne güzel aşık olmuş.. ne güzel anlatmış lan dersiniz. şahane.. arabesk gibi.. değil gibi de.. canavar gibin..

sözlerini yazayım da tam olsun

yara

bak burda ne var
bir derin yara
bir bakış baktın yüreğim,
döndü de kora

hangi aydaydık,
günlerden neydi
bir gülüş güldün
tüm güller boynunu eğdi

bir acayip haldeyim
dinle bunları
bize demişler serseri
severim onları

ne güzel olmuş gök mavi,
yeryüzü sarı
sen iste gelsin,
gönlümün ilkbaharı
muse muse
çürüdüğünü hissetmektir, yavaş yavaş büyüdüğünü. her hücrenin gün be gün öldüğünü.
ama engellenebilir bişeydir.
eminim.
sorunsal sorunsal
''kim tutar ki elini bir daha
içini kanatan bir rüya olur bu yara
bir masalın sonunda ölüme aşkını anlatan bir kadın olur bu defa''
tüm yara izlerimi gecmişten kalan kırgınlıklarıma daha farklı bakmamı saglayan şarkı
clementine clementine
1988 yapımı yılmaz arslan filmi.

birşey var bu filmde. gereksiz bir karmaşa. çoğu özellikle sanatsal ağırlığı olan filmlerde; zaman atlamaları çok kullanılır. bu filmde de bolca var ancak bu zaman atlamaları bence izleyiciyi boğuyor bir yerden sonra. belki hülya'nın içinde bulunduğu dengesizliği temsil ediyor bu atlamalar ama beni yordu, dikkatimi dağıttı.

filmdeki oyunculuklarında biraz havada kaldığını düşünüyorum, hülya karakteri hariç. halil ergün olsun, nur sürer olsun oyunculukları ile kendilerini kanıtlamış insanlardır ama bu filmde herhangi birer oyuncu gibi eğreti duruyorlardı. film sanki tamamıyla yelda reynaud'un üzerine oynanmış gibi.

gene de izlenebilir.
maia maia
nasıl güzel söylemiştir sertab erener, insanın dinledikçe dinleyesi gelen şarkıdır. atilla özdemiroğlu'nun bestesidir.

"kim tutar ki elini bir daha
içini kanatan bir rüya olur bu yara
bir masalın sonunda ölüme aşkını anlatan bir kadın olur bu defa"
dişikişilik dişikişilik
yılmaz arslan yönetmenliğinde çekilen 1998 yapımı film. 35. antalya film şenliği'nde "en iyi film" ödülünü almış, gene aynı şenlikte ve iskenderiye film festivali, 18. istanbul film festivali ve 22. siyad türk sineması ödülleri'nde yelda reynaud 'a "en iyi kadın oyuncu" ödüllerini kazandırmıştır. nur sürer, halil ergün ve füsun demirel gibi önemli oyuncuların da rol aldığı filmde izleyiciyi geriye döndüren sahneler mevcuttur ve kafa karıştırma görevlerini en iyi şekilde icra etmektedirler. akıl hastahanesindeki sahneler filmin en çarpıcı sahneleridir kanımca, bu sahnelerde nur sürer ve yelda reynaud'un oyunculuğuna hayran kalmak olasıdır. sonuç olarak bu film zaman zaman kafa karıştıran geçişlere de sahip olsa türk sinemasının tekrar tekrar izlenesi, iyi örneklerinden biridir.
julien julien
çok büyük şeyler bulacağımı düşünerek izlemeye başladığım ama saniyeler geçtikçe hayal kırıklıklarımı arttıran film. öyle ki bir süre sonra filmi sürekli ileri almaya başladığımı farkettim. karakterlerin yapmacıklığı sinema konusunda 1998 yılından bu yana çok mesafe kattetiğimizden sevindirdi beni.

bazı sahneleri bana geceyarısı ekspresi filmini anımsattı, hayır türkiye böyle insanları hiç barındırmadı dedim ve nefret ettim filmden.

zaman atlamaları o kadar çok kullanılmış ki artık bir süre sonra boğuyor insanı.

türkiye den kaçıp gitmek kurtuluş mudur? hayat nerede daha güzeldir. gurbetçilerin düştüğü çelişkilere 1998 yılından gelen abartı bir bakış.

hele o babannenin almanya yorumları. tüylerim hâlâ diken diken. çok yazık ediyoruz kendimize, çok yazık.
de perros amores de perros amores
kabuk bağlamadan iyileşmeyen darbelerdir.

aslında toplum olarak yabancı değiliz yara sözcüğüne. türkülerimize, şarkılarımıza, şiirlerimize, romanlarımıza kadar girmiştir yara. “lokman hekim gelse kar etmez” ya hani ona.

yaralar, yaralı insanlar… zeynep uzunbay “yara falı” adlı kitabında insanı tanımlarken “yarası olan yaratık” demeyi neden tercih etmiş acaba?

dil yarası, diz yarası, gönül yarası… yaraları vardır insanın böyle yaşadığı her ana, mıcırlı asfaltlarda oynadığı her oyuna dair. kimi kalır, kimi geçer, kimi geçse de kalır o başka, karıştırma! deşmek lazım yarası ne olursa olsun. kabuk bağladıkça deşmeli. o yeniler kendini her defasında gerçi. deştiğimdendir belki de dizimdeki tüm izler. deşilen kabukların hatırası ya da benim sadist ruhumun yansımalarıdır o ince derili yerler. bacon da demiş ya hani “yaralar deşilmeden iyi edilemez.” tam da öyle galiba. izi kalacak ki iyi olasın; izi kalacak ki bundan sonra o mıcırlı asfalta daha doğru basasın.

“yürek yarası mı desem,
yürek karası mı?
yok mu çaresi, var elbet!
elmanın altını çize çize
nazım ezberleyeceksin
ezberledin mi?”

17’nde attila ilhan gibi sevdiğinin balkonuna nâzım şiiri atacaksın taşa sarıp. sonra kız yerine babası denk gelecek senin kırış kırış kâğıda yazdığın kargacık burgacık nazım şiirine. sonra yargılanacaksın, sonra tutuklanacak. 17’nde yüreğinde sevda yanığı olacak, gerekirse tütecek o yanık, bir zaman sonra sönecek. külünü atacaksın yarası çıkacak.
tubs tubs
çamur gurubuna ait, sağlam depresif eser.

bak burda ne var
bir derin yara
bir bakış baktın yüreğim,
döndü de kora

hangi aydaydık,
günlerden neydi
bir gülüş güldün;
tüm güller boynunu eğdi

bir acayip haldeyim
dinle bunları
bize demişler serseri
severim onları

ne güzel olmuş gök mavi,
yeryüzü sarı
sen iste gelsin,
gönlümün ilkbaharı.
2 /