yaratılış

chixculub chixculub
literatür kitabevinden çıkmış bir gore vidal şaheseridir. eğer tarihe ilgi duyuyor ve ayrıca eski ezoterik kavram ve inançları öğrenmek istiyorsanız bu kitap biraz size yardım edebilir. roman, kahramanı olan cyrus spitama roman boyunca isanoğlunu kafasını meşgul eden varoluş ve yaratılış konusunda cevap aramaya çalışırken onunla beraber perslerin egemenliğinin doruk noktaya ulaştığı bir zamanda kah eski heleni kah hindistanı kah çini yeniden keşfedeceksiniz. cyrus spitama eski kadim kral cyrus un adını almış; bir pers prens ile trakyalı büyücü bir kadının oğludur. aynı zamanda zerdüştün torunu ve büyük kral kserkesin yakın dostudur.
jugador jugador
tdk'ya göre yaradılışdan farklı bir kelime.

yaratılışı, "tanrı tarafından yoktan var edilme işi" veya "yaratılma işi" olarak tanımlarken; yaradılışı, "bir kimsede doğuştan bulunan vücut ve ruh özelliklerinin tümü, mizaç, huy, tıynet, cibilliyet" veya "bir şeyin yaratılırken kazanmış olduğu özellikler bakımından durumu, fıtrat, hilkat" olarak tanımlamışlardır.
gri gri
dört büyük kutsal kitabın ortak noktalarından biridir. her kutsal kitabın bir yaratılış hikayesi vardır.
aygız aygız
"başlangıçta tanrı göğü ve yeri yarattı. yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. tanrının ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu. tanrı, 'ışık ol' dedi ve ışık oldu. tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı."

- tevrat, yaratılış bap: 1/1-4
revolution in the everyday life revolution in the everyday life
ünlü doğa bilimci ve evrim teorisyeni charles darwin'in hayatını anlatan ve sadece bir bilim adamı olarak değil ortaya attığı teorinin kendi yaşamı dahil olmak üzere tüm dünya üzerindeki ağırlığını yaşayan bir adamın öyküsünün anlatıldığı film (bkz:creation).

çok etkilendiğimi de eklemek isterim
marsilyali marsilyali
öncelikle neden böyle bir yazıyı yazma ihtiyacı hissettim bu soruyu cevaplamak gerekiyor sanırım, hemen cevaplayayım birçok kişiyle konuşurken şunu sezdim; sanki bir yaratıcı olduğunu fark etmek çok zor gibi bir yaklaşımları var gerçekte ise bir yaratıcı olduğunu en açık şekilde görmek, anlamak gerçekten çok basit bu yazıyı yaratıcıyı görmek ve göstermek amacıyla kendimce bir şeyler yazmak istedim kimse bu yazıda tasavvufi boyutta ya da dini kavramların büyük ağırlık içerdiği bir anlatımlar bütünü içerdiğini düşünmesin sadece benim dikkatimi çeken bazı durumları yansıtarak bu yazıyı okuyacak olan bir kişi bile olsa o bir kişide belki de etkili olabilir onun düşüncelerine bazı derinlikler katabilir diye düşünerek bir şeyler yazmaya çalıştım çünkü aslında bir kişi bir milyon kişidir çünkü bir fikir, anlatım doğruysa bu fikrin, anlatımın yayılma hızlı, çok yüksek seviyededir. bu yazıyı okuyacak kişilerin dilbilgisinden ziyade ne anlatılmak isteniyor bu konuya eğer konsantrasyonlarını yöneltebilirlerse mutlu olurum.

birinci olarak yaratıcı ( allah ) olduğunu anlamak nasıl mümkün olur bu soru ele alınmalı. hiç kimse zannetmesin ki insanlar "her şey karışık bu kadar karışıklık varsa allah vardır" düşüncesiyle yaratıcıya inanmıyor. yaratıcıyı görmek, var olduğunu anlamak için çok basit gibi gözüken bazı durumları biraz daha dikkatle incelemek yeterli olacaktır. şöyle ki öncelikle tüm vereceğime örneklere tesadüfen olmuştur diyenler olabilir diye olayın en temeline inerek charles darwin'in yaşadığı döneme 1800ler deki öne sürdüğü yani canlılığın tesadüfen ve evrim geçirerek bu aşamaya geldiğini düşündüğünü ve teori olarak sunduğu dönemin teknolojisine ve türlerin kökeni kitabında da anlatılan durumlara değinmek istiyorum şöyle ki c.darwin döneminde bildiğimiz basit mikroskoplar vardı yani şimdi ki gibi devasa boyutlarda ve çok yüksek teknolojik donanımlara sahip mikroskoplar yoktu ve c.darwin ilk olarak hücreyi türlerin kökeni kitabında kendisi şöyle anlatır "hücre su dolu bir baloncuktur" ve sonra bu hücre dediği baloncuğun evrim geçirebileceğini düşünmüştür, ki o dönem teknolojisiyle böyle bir çıkarımda bulunmakta c.darwin haklıdır, çünkü hücrenin bilimsel tabirle "indirgenemez komplekslik" içeren ve bir düzene göre işleyen yapısı henüz daha birkaç on yıl önce ortaya çıktı ve görüldü, c.darwin döneminde ne teknoloji bu kadar gelişmişti ne bilim bu kadar gelişmişti ne de mikroskoplar bu derecede devasa teknolojik donanımlara sahipti. birde evrimde şu durum var insanın evrim geçirmesinin yani c.darwin'in yazdığı türlerin kökeni kitabında bahsettiği evrim geçirme, doğal seleksiyon konusunun temelinde mutasyonlar rol oynar şöyleki önceden mutasyonların dnaya bilgi ekleyebileceği yani faydalı insanı, canlıları geliştiren mutasyon olduğu düşünülüyordu ama bilim geliştikçe bilim adamları tarafından faydalı mutasyon olmadığı mutasyonların ya zararlı olduğu ya da en iyi ihtimalle zararsız olduğu görüldü. mutasyon sonucunda dna'ya yeni bilgi eklenmez: mutasyon sonucunda genetik bilgiyi oluşturan parçalar yerlerinden kopup sökülür, tahrip olur ya da dna'nın farklı yerlerine taşınır. ama mutasyonlar hiçbir şekilde canlıya yeni bir organ ya da yeni bir özellik kazandırmazlar. ancak bacağın sırttan, kulağın karından çıkması gibi anormalliklere sebep olurlar.mutasyonun bir sonraki nesile aktarılabilmesi için, mutlaka üreme hücrelerinde meydana gelmesi gerekir: vücudun herhangi bir hücresinde veya organında meydana gelen değişim bir sonraki nesle aktarılmaz. örneğin bir insanın gözü, radyasyon ve benzeri etkilerle mutasyona uğrayıp orijinal formundan farklılaşabilir, ama bu kendisinden sonraki nesillere geçmeyecektir.

ikinci olarak söz konusu değil ama varsayalım ki insanlar evrim geçirdi e ama bitkiler, meyveler vs var mesela bir şeftaliyi düşünelim kokusu güzel, tadı güzel ve içerisinde canlılar için faydalı olacak vitaminleri içeriyor tadı kötü olsa yiyemeyiz yada kokusu kötü olsa yiyemeyiz. bütün sebzelerin, meyvelerin bir kokusu var, tadı var, faydası var insan için gerekli tüm vitaminleri yapılarında barındırıyorlar diyelim ki insan evrimle tek hücreden bu hale geldi ( ki imkansız yazının içerisinde de bahsettiğim gibi bilimsel olarak faydalı mutasyon gibi bir durum olmadığı için ) neyse diyelim ki insan evrildi bu hale geldi peki meyveler sebzeler onlarda insan için tamda gerekli olan vitaminlere göremi evrildi ? ki zaten bitkilerin, insanların hiçbir canlının evrilmediğini şurdanda anlayabiliriz mesela birçok yabancı sitede mevcut fosil kayıtları var mesela 300 milyon yıllık yaprak fosilleri var günümüzdekiyle aynı, yüzlerce yıllık sinek fosilleri var günümüzdekiyle aynı ve ek bilgi olarak basit bir sineğin göz yapısında 4000 mercek sol gözünde 4000 mercek sağ gözünde var ve saniyede 500 kere kanat çırpabiliyor ben kişisel olarak şunu düşünüyorum biraz incelemek çevreye doğaya canlıların yapılarına bakmak bile bir yaratıcı olduğunu tespit etmek için yeterlidir diye düşünüyorum verdiğim örnekler okyanusta damlacık sayılabilir bunlara ek olarak dna'nın yapısı, tohum konusu bile yaratıcıyı görmek için yeterlidir mesela tohum demişken nokta kadar tohumda bütün bilgiler mevcut o ve tohumla meydana gelen ağaçta hidrafor sistemi olmaksızın ta en alttan en üstte su pompalanabiliyor ağaç bunu yapması gerektiğini nerden biliyor? yada neden meyve meydana getiriyor ona hiçbir faydası olmadığı halde? bildiğimiz odundan lezzetli kokusu güzel faydalı meyveler meydana çıkıyor vs. birde şu konuda evrimin olmadığını ispatlıyor aslında şimdi bilindiği gibi kambriyen döneminde canlı çeşitliğinde patlama yaşanıyor sayısız tür canlı bir anda ortaya çıkıyor o döneme ait yani yüzlerce yıl öncesine ait fosiller var o canlıların fosilleri ile şimdiki o canlıyı karşılaştırdığımızda aynı olduğunu görüyoruz evrim falan geçirmemiş yani zaten bence bir insan samimi olarak şöyle bir düşünse yani kalbini düşünsün atıyorum beyin yapısını düşünsün dünyayı düşünsün bir güneş var belli bir yörüngede sürekli dönüyor dünya keza öyle güneş koskoca kainat boşluğunda bir yerlere rastgele gitmiyor da belli bir yörüngede dünyanın etrafında dönüyor bu konular bile inanmak için yeterlidir. ya da simetri konusu bence bu konu çok önemli elinize bir kedi alın bakın gözler simetrik ayak yapısı simetrik yada başka bir canlıya bakın simetrik kendinize aynada bakın gözleriniz simetrik, elleriniz simetrik hatta akciğeriniz simetrik keza beyin simetrik iki lob tan meydana geliyor vs. yaratıcı bir oranla yaratıyor sanırım altın orandı gerçekten çok önemli bu konu sadece simetri konusu yaratılışı çarpıcı bir şekilde gösteriyor diye düşünüyorum. zaten yaklaşık 40 bilim adamıydı sanırım geçenlerde yabancı bir ülkede amerika olabilir emin değilim ki bunlar evrim üzerine yazılar yazıyorlardı son gelişmelerden sonra yani mutasyon konusu olsun yüzlerce yıllık fosiller olsun altın oran konusu olsun evrim olmadığı yaratılışın olduğu üzerine konferans verdiler çünkü yaratılışı görmek çok basit ve o 40 profesörde bunu gösterdi.

son olarak neandertal insanı hakkında birkaç şey söylemek istiyorum neandertallerin bizden 200 bin ila 28 bin yıl önce yaşadığı biliniyor ve bir dönem aniden yok oluyorlar bu insanların beyin yapısı bizden daha gelişkindi çünkü beyinleri daha büyüktü evrimsel sürece göre yani seleksiyon falan bizim daha büyük ve daha gelişkin beyin yapısına sahip olmamız gerekirdi aksine bizim beyin yapılarımız onlardan daha küçük sonuçta onlarda insandır bizde. japonlar çekik gözlü bazı insanlar siyahi bir yapıya sahip bazıları ise genel olarak daha uzun boya sahipler ek olarak afrikada falan pigme insanlar var ama sonuçta hepsi insandır.

uzun bir yazı oldu sanırım kusura bakmayın tek düşüncem ve amacım yaratıcının(allah'ın) olduğunu gösteren sayısız konudan birkaçına değinmek sizlere göstermekti umarım başarabilmişimdir. bu yazıyı okuyan insanlara tek tavsiyem bilimsel gelişmeler ve bilimsel açıklamaları ana zemin kabul etmek gerekiyor çünkü bilimsel gerçekler en doğru ve net şekilde yaratılışı gösteriyor. yazı çok yetersiz oldu biliyorum ama biraz daha bişeyler yazarsam çok sıkıcı olabilir düşüncesiyle bu noktada sonlandırmak sanırım daha mantıklı olacaktır.
seer laureate seer laureate
antik yunan mitolojisine göre; başlangıçta adına kaos denilen geniş, karanlık bir ıssızlık dışında hiçbir şey yoktu. sonra gaia (toprak ana) ortaya çıktı ve kendisini tamamlayan uranos'u (gökyüzü) ve pontus'u (denizler( ortaya çıkardı. gaia'nın özellikle uranos olmak üzere, uranos, pontus ve tartarus (yeraltı) ile birlikteliklerinden çeşitli varlıklar yaratılmaya başlandı. önce 50'şer başlı 100'er kollu yüz kollu devler, sonra metal işleyen tek gözlü kykloplar ve gaia'nın çocuğu olan en önemli ırk, titanlar var oldu. sonradan olimposun tanrıları olacak tanrılar da titanların lideri kronos ile yine bir titanes olan rhea'nın çocuklarıdır.

nors mitolojisine göre; başlangıçta hiç bir şey yoktur, sadece adı ginnungagap olan geniş bir boşluk vardır. sonra, bu boşluğun güneyinde ateşin bölgesi muspelheim, kuzeyinde ise buzun bölgesi niflheim belirir. ikisinin ortasında da bu iki gücün etkisiyle eriyen buzlar bulunuyordu. buzullar eridikçe sonunda ortaya ilk buz devi ymir çıktı. ymir uyurken güneyden gelen sıcakla terleyen ymir'in ter damlalarından diğer buz devleri oluştu. buzlar eridikçe ortaya audhumla adındaki inek ortaya çıktı. bu inek buz devleri sütüyle besledi. zamanla audhumla diğer bir buz devi olan bor'u ortaya çıkardı. bor, buz devi bölthorn'un kızı bestla ile evlendi, bundan da ilk nors tanrıları odin, vili ve ve doğdu. üç tanrı ile ymir sürekli savaşıyordu. sonunda tanrılar ymir'i yendi. ymirin akan kanları, jotunheim'a kaçan torunu bergelmir ve karısı dışındaki tüm devleri boğarak öldürdü. üç tanrı daha sonra ymirin etinde dünyayı, kemiklerinden dağları, kanından nehir, göl ve denizleri, kafatasından da gökkubbeyi yarattı. muspelheim'dan ay, güneş ve yıldızları oluşturan kıvılcımları çıkarıp bir dişbudak ağacından ilk erkek ask'ı, bir karaağaçtan da ilk kadın embla'yı yarattılar.

batı asya mitolojisine göre; başta sadece tatlı su tanrısı apsu ile tuzlu su tanrısı tiamat vardır. bu ikisi birleşerek önce gökkubbe tanrısı anu'yu sonra da yeryüzü ve suların tanrısı olacak olan ea'nın da bulunduğu tanrı ırklarını yaratırlar. yeni tanrılardan rahatsız olan apsu, genç tanrıları öldürmeye karar verir ancak ea bunu farkederek apsu'yu öldürür ve kendini suların tanrısı ilan eder. ea ve eşi damkina'nın marduk adında bir oğulları olur. marduk yönettiği rüzgarlarla tiamat'ın sularında fırtına yaratır. tiamat sinirlenir ve apsu'nun intikamını almak ister. canavarlardan oluşan bir orduyu tanrı kingu'ya verir. marduk rüzgarlara emrederek tiamatın içine dolmasını sağlar, sonra bir ok atarak tiamat'ı ikiye ayırır. ve onun bedeninden gökkubbe, yağmur bulutları, yeryüzü ve dağları yaratır. gözlerinden de fırat ve dicleyi yaratır. babil'in kurulmasını emrederek kingu'nun kanından ilk insan lullu'yu yaratır.

pers mitolojisine göre; ilk tanrı zurvan'dır (zaman). onun bilgeliğinden bilge efendi ahura mazda, kararsızlığından ise ahriman doğar. doğumlarından önce zurvan, dünyaya ilk gelecek oğlunun dünyayı yöneteceğini söylemiştir. bu nedenle ahriman, abisini zorlayarak ondan önce doğmuştur. ahriman doğduğundan ilk doğan yani ahura mazda olduğunu söyler ancak zurvan, onun neye benzeyeceğini bildiği için bu yalanı anlar. ahura mazda evrene şekil vermeye başlar ve altı tane ölümsüz yaratır. ahriman kötü şeytanları ahura mazda'ya saldırtır. ahura mazda, ahrimanı karanlığa fırlatarak ilk erkek gayomart'ı yaratır. ahriman karanlıktan dönerek yanında açlık, acı, hastalık, şehvet ve ölümü getirerek toprağı bozar, tahılları yok eder ve gayomart'ı zehirleyerek öldürür. ahura mazda ölmek üzere olan gayomart'ın tohumlarından ilk insan çifti maşya ve maşyoi'yi yaratır.

vedik dini ve hindu mitolojine göre; başlangıçta yaratılışın efendisi tanrı brahma evrenin her yerine ışığı yayar. brahma evrenin nasıl olacağını düşünürken, yaratacağı evrenin, evrenin ilk halini bilmediği için sadece bunun bir imgesi olacağını düşünür ve vazgeçer. gece olduğunda, gece ilk şeytanlar olan çocuklarını yaratır. bunu gören brahma yaratılışı tekrar başlatır ve geceden doğan binlerce şeytanı dengelemek için binlerce tanrı yaratır. brahmanın, yarattığı vak (kelime) ile sürekli ilişkiye girmesinden dünyadaki tüm hayvan türleri ve ilk insanlar doğar.

çin mitolojisine göre; başlangıçta sadece kaos vardır ve bu karmaşanın tam ortasında yaratıcı tanrı pan gu derin bir uyku halindedir. çok zaman sonra uyanarak etrafındaki düzensizliğe sinirlendi. kollarını kaosun içine sokarak parçaladı. elleri, etrafındaki elementlere çarpıyordu. pan gu ellerini kaosa vurdukça elementler düzene girmeye başladı. ağır olanlar dibe çöküyor hafif olanlar yukarı çıkıyordu. pan gu, ayağının altındaki yeryüzü ile ellerindeki gökyüzü biraraya gelmesin diye ikisini ayıracak şekilde ortada duruyordu. iki alan birbirinden tamamen ayrılınca pan gu uyudu. uyurken pan gu'nun gözleri güneş ve ay oldu. pan gu'nun vücudu dünyayı oluşturdu, kanı gölleri ve nehirleri, saçları bitkileri. yaratma işlemi bitince ortaya tanrıça nü wa çıktı. yalnız olduğunu görünce biraz kil alarak ilk insanları yarattı. yarattıklarının öldüğünü gören nü wa daha çok yaratmaya başladı. ancak yorulunca insanlara üreme yeteneğini verdi.

antik mısır mitolojisine göre; yaratıcı tanrı ra, hiçbirşeyin okyanusu nun'dan yükseldi. ra hapşırdığında kuru hava tanrısı shu, tükürdüğünde nemli hava tanrıçası tefnut olmuştur. ra onları bir yolculuğa gönderip ilk elementleri yarattı. bu sırada, kendi yarattıklarına düzen getirmesi için ma at'ı yarattı. yaratırken ayağı yere basması gereken ra, nun'un çekilmesini sağlayarak ırtaya çıkan benben kayası üzerinde durup yaratacaklarını tasarladı. ilk okyanustan tüm bitki ve hayvanları çağırdı, onlar da ortaya çıktılar. sonra gözü tanrıça hathor'a, shu ve tefnut'a bakmasını söyledi. hathor, shu ve tefnut ile birlikte geri döndüğünde ra'nın yeni bir gözü olduğunu görünce ağlamaya başladı ve gözyaşlarından ilk insanlar var oldu. ra onu alnı yaptı ama o bir kobra şekline girerek ra'ya yardım etmeye başladı.

batı afrika mitolojisine göre; yaratılış ebedi erkek yılan aido hwedo ve yaratıcı dişi tanrı mawu ile başlar. mawu tanrılar ve tanrıçalar doğurur. bunlar, da zodji liderliğinde yeryüzü tanrıları, sogbo tarafından yönetilen gökgürültüsü tanrıları, agbe tarafından yönetilen deniz tanrılarıdır. mawu da kilden yarattığı insanlarla ilgilenir. mawu, aido-hwedo'nun ağzına binerek dolaşmaya başlar ve insanlar için yeryüzünü şekillendirir. yeryüzünün üzerindeki insanların ağırlığından batmaması için aido-hwedo yeryüzünün altında yatmaya başlar. o hareket ettiğinde depremler oluşur.

kuzey amerika mitolojisine göre; başlangıçta siyah dünya vardı. dört köşeli olan bu dünyanın dört köşesinde siyah, beyaz, mavi ve sarı bulutlar vardı. siyah ve beyaz bulutlar ilk erkeği, sarı ve mavi bulutlar da ilk kadını yaratmak için biraraya geldi. kulaklarından giren beyaz bir rüzgar onlara hayat verdi. onların soyundan gelen hava insanlarının belirli bir şekli yoktu. aralarında anlaşamamaya başlayınca yukarı tırmanmaya başladılar ve mavi dünyaya ulaştılar. burada da kavgaları devam ediyordu. ilk erkek onları sarı dünyaya götürecek bir sihirli değnek yaptı. sarı dünyada onları yok edecek bir tufan geldi. onları kurtarmak için dağ inşa eden ilk erkek, bir sonraki dünyaya gidebilmeleri için dişi bir saz dikti ve parıldayan dünyaya gidebildiler. sarı dünyadan toprak getirip kutsal dağlar yaptılar. ilk erkek evler inşa edip gece ve gündüzü yaratması için ayı ve güneşi koydu.

orta amerika mitolojisine göre; deniz tanrısı gucumatz ve gökyüzü tanrısı gökyüzünün kalbi insan ırkını yaratmaya karar verdi. ilk insanlar başarısız oldu, tanrıların isimlerini de söyleyemeyince ilk hayvanlar oldular. sonra biraz kil alıp yeniden denediler. bunlar da çok gevşek olup suda eriyince kahinler xpiyacoc ve xmucane'ye gittiler. sonucunda tahtadan erkek, sazdan kadını yarattılar. onlar tapınmayı reddedince bir tufan göndererek onları yok ettiler.

karayipler mitolojisine göre; ulu tanrı yaya'nın oğlu ayaklanır ve yaya onu öldürür ve kemiklerini bir su kabağının içine koyar. kemikler balıklara dönüşür. bir gün su kabağı kırılır, içindeki suyun bir kısmı yeryüzüne dökülür ve karayiplerin etrafındaki okyanusu oluşturur. bir mağarada ilk insan taino oluşur. mağaradan çıkanlardan bazıları güneş tarafından ağaçlara çevrilir. diğerleri balık avlarlar. bu sırada mağarada kalanlarda güneş tarafından kayaya çevrilir. zamanla başka adalara giden taino birinde verimli toprakları işlemeye başlar. sonra kadınlar yaratılır ve adalara yayılırlar.

güney amerika mitolojisine göre; yaratıcı tanrı con tiki viracocha bir dev ırkı yaratmak için titicaca gölünden çıktı. ama yarattıklarını beğenmeyerek bir sel getirip onları yok etti. göl kıyısında bulduğu çakıllardan ilk insanları yarattı. onlara çeşitli diller verip her yere dağıttı.
yaschine yaschine
-herşey tesadüften ibarettir.
-ne yani sen hayvandan mı geldin? anan baban maymun mu
-ne olmuş! ensesten gelmiş olmaktan daha ruhani değil mi..?
-hımmmm ben bir sorayım bunu bir bilen...!
ben olan ben ben olan ben
başlangıçta elohim cennetleri ve dünyayı yarattı... (bereshit 1:1)
dünya şekilsiz ve boştu... ve enginin yüzü üzerinde karanlık vardı… ve elohim’in ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu... (bereshit 1:2)

bu gizemli ve etkileyici sözlerle açılır torah’ın yaratılış bölümü bereshit!eski i̇brani alfabesinin özelliğinden dolayı pek çok farklıbiçimde çevrilir bu sözler aslında. “başlangıçla yarattı elohim cennetleri ve dünyayı” veya “bilgelikle yarattı ain soph anlayışı” gibi.i̇nsanı okuduğu ilk andan itibaren sarmalar, derin düşüncelere sevk eder, bir gizemler okyanusu biçiminde içine çeker. bereshit(başlangıçta) kelimesi kabalada, yüzlerce farklı biçimde yorumlanır, üzerinde meditasyon yapılır ve kişinin algılama düzeyine bağlı olarak pek çok farklı biçimde tercüme edilir.

önceki yazımızda bilinemeyen, kavranamayan adı dahi konulamayan yüce yaratıcı’nın, sınırsız derecede soyuttan (ain) sınırsız derecede somut (ain soph) seviyesine tezahür ettiğinden bahsetmiştik. şimdi buradan alarak, kademe kademe, içinde bulunduğumuz fiziksel yaratılış’a doğru tezahür aşamalarınıincelemeye devam edelim.

“mutlak hiçlikten mutlak varlığa tezahür eden yaratıcı bir sonraki aşamada sınırsız işığı’nı tezahür ettirir!” demiştik. bakalım bundan sonra neler oluyor:

sınırsız işık

kabalistik yaklaşımda tanrısal tezahürün mutlak varlık (ain soph) seviyesini izleyen sonraki aşaması sınırsız işık adını alır. ancak dikkat edelim, burada bahsedilen ışık asla bildiğimiz ışık değildir. sadece bir sembol, bir metafor olarak verilir. sınırlı insan aklının sınırsızı anlaması mümkün olamayacağından kabala bu tür benzetmelere pek çok kez başvurur. işığın var ediliş nedeni ise mutlak varlığın o muazzam gücüne ve şiddetine, sonraki aşamada yaratılacak sistemin (yaratılış) dayanmasının henüz mümkün olmamasıdır. mutlak varlık’tan tezahür eden ve ona göre bir kademe daha somutlaşan bu tanrısal ışık tüm varoluş’u sarmalar, fiziksel ve ruhsal yaratılışımızın başlangıç noktasını oluşturur.

bir başka deyişle sınırsız işık, yaratıcı (burada ain soph) ile yaratılış arasında var olan bir bağlantı şeklinde tezahür eder. torah’ın yaratılış bölümünde bahsedilen; “..ve elohim’in ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu.” deyişindeki “elohim’in ruhu” kavramı, o’nun yavaş yavaş varoluş’a yaşam vermeye başlayan sınırsız işığına atfedilir. elohim adı eski ahit çevirilerinde tanrı(!) olarak çevrilmekle birlikte kabala’da, yaratıcı varlığın bu aşamadaki adı olması nedeniyle, olduğu gibi telafuz edilir. onun ruhu niteliğiyle de tüm yaratılış’ı sarmalayan, var olan her şeye yaşam veren ve var oluşumuzun özü olan sınırsız işık tüm ruhsal ve fiziksel evrenleri doldurur.

devam etmeden önce hemen şu çok önemli noktayı bir kez daha vurgulayalım. hiç olan (ain), sınırsız olan (ain soph) ve sınırsız işık (ain soph aur) kavramlarına bakıp onları birbirlerinden ayrı ve bağımsız tanrılar sanmayın sakın. t-nrı korusun! o zaman çok tanrılı bir sistem ortaya çıkar ki bu kabalanın özüne tamamen aykırıdır. onlar, bir ve tek olan yaratıcı’nın birinden diğerine kademeli tezahürüdür. bu noktayı kavrayamayan kişilerce kabala bu nedenle yüzyıllarca pagan bir öğreti olarak nitelendirilmiştir.

kısaca özetlemek gerekirse mutlak hiçlik, mutlak varlık ve sınırsız işık sıfatları yaratıcı ile yaratılış’ı birbirinden ayıran bir sınır gibi düşünülürler ve bu nedenle de çeşitli öğretilerde “örtü” ya da “perde“ kavramları ile somutlaştırılırlar. dolayısıyla; “bu örtüler, ön taraflarında yer alan ve bizim görebildiğimiz, kavrayabildiğimiz ve evrimimizin sonraki aşamalarında ulaşabileceğimiz bir gerçekliğin soyut arka planı olarak hizmet ederler” diyebiliriz.

bu noktada insanın aklına hemen gelecek olan soru; “mutlak hiçbir şey-mutlak her şey-sınırsız işık üçlüsü insan idrakinin ötesindeyse biz yaratıcıyı nasıl idrak edeceğiz?” biçiminde olacaktır şüphesiz. çünkü bu tür sonsuz derecede soyut tanımlamalar doğal olarak insana bir belirsizlik, yokluk ve hatta çaresizlik hissi verirler. kabala bu sorunun yanıtını ise artık bildiğimiz gibi “tezahür” kavramı ile verir. i̇drakin ötesinde olan sınırsız yaratıcı, hiçlikten varlığa doğru kademeli olarak tezahür eder ve sınırsız derecede soyut varlığını her kademede biraz daha sınırlandırmak ve somutlaştırmak suretiyle sınırlı varlıkların idrak edeceği seviyelere indirir. dolayısıyla bizler (ruhsal gelişim derecemiz oranında) yaratıcı’nın özü’nü değil ancak, onun belirli bir seviyeye kadar tezahür etmiş fikrini idrak edebiliriz. buna bir örnek olarak bir nükleer reaktör ve evimizdeki televizyonu verelim. reaktörün ürettiği o muazzam güce televizyonumuzu doğrudan bağlarsak ne olur? herhalde büyük bir gürültüyle patlar! dolayısıyla biz ne yaparız? reaktörün ürettiği voltajı trafolardan geçirip televizyonumuzun dayanabileceği seviyelere kademe kademe indiririz. i̇şte yaratıcı-yaratılış tezahürü de tıpkı bunun gibi düşünülebilir. her trafo gücü bir miktar düşürür ve televizyonumuz için uygun olan seviyeye getirir.

ancak, mutlak varlık’tan tezahür eden sınırsız işık -başlangıcına oranla oldukça somut bir hal almış olmakla birlikte- fiziksel alemlerin var olabilmesi için hala muazzam derecede kuvvetli, muazzam derecede soyuttur ve somut bir yaratılış’ın oluşmasına henüz olanak vermemektedir. i̇şte yaratıcı bu amaçla, tezahürün bu aşamasında, sınırsız işığını tek bir merkeze yoğunlaştırır ve fiziksel bir yaratılışa olanak sağlamak üzere ruhsal ve fiziksel alemlerin ilk aşamasını oluşturmaya başlar.

artık yavaş yavaş sınırlı ve somut bir varoluştan bahsettiğimizi farketmişsinizdir. bir başka çok önemli ve gözden kaçırmadığınızı tahmin ettiğim bir nokta daha var: şimdiye kadar bahsettiğimiz her şey yalnızca yaratıcı’dan ibaretti. ne bir çoğalma söz konusuydu, ne de bir başkası! her şey yalnızca o ve onun tezahüründen ibaretti. elbette bundan sonra bahsedeceğimiz her şey de yine öyle olacaktır. hiçlik, varlık, işık, yaratılış ve yaratılış’ı oluşturan ruhsal ve maddesel her şey sadece onun bir tezahüründen ibarettir. i̇şte bu yüzden kabala’da; “o’ndan başkası yok” denir.

sınırsız işığın tek bir noktaya yoğunlaşmasıyla artık bizim de içinde bulunduğumuz tüm ruhsal ve fiziksel evrenleri yaratacak maddesel bir varoluş için gereken başlangıç hazırdır. o idrakimize sığmayacak kadar yüce ve muazzam gücün sınırsız işığının tek bir noktaya yoğunlaştığını düşünün. i̇nanılmaz, akla hayale sığmaz, tasavvur dahi edilemez bir enerjinin(!) tek ve sınırsız derecede küçük bir noktada(!) yoğunlaştığını hayal edin. i̇şte bundan sonrası kabalada (lurianik kabala), muazzam bir patlama ya da fışkırma ile tüm ruhsal ve fiziksel evrenlerin, alemlerin vücuda getirilmesi eylemiyle ifade edilir. yabancı gelmedi değil mi? günümüz bilimi nihayet yüzyılın başında bu açılmayı öngörebildi ve adına da big-bang (büyük patlama) dedi. halbuki bu kavram binlerce yıldır başta kabala olmak üzere pek çok ezoterik öğretinin bilgisi dahilindeydi.

yaratılış başlıyor

“hiçbir şey ve hiçbir varlık henüz var edilmeden önce yalnızca sınırsız işık vardı. tüm varoluş’u (mutlak varlık) dolduruyordu ve hiçbir boşluk yoktu. ne bir başlangıç ne de bir son vardı. her şey her yana doğru düzenli ve dengeli bir biçimde yayılmış bulunan sınırsız işık’tan ibaretti.” (rabbi isaac luria)

henüz hiçbir şeyin var olmadığı bu aşamada sınırsız işığın doldurduğu bir varoluş kavramı belki biraz garip kaçabilir. sanki zaman ve mekandan bağımsız bir tanımın içinde bir mekan tanımlıyormuşuz gibi gelmektedir kulağa. kabalistik anlayış; geçmişte var olmuş, şu an var olan, ve gelecekte var olacak olan tüm alemlerin, bu alemlerin içinde yer alan canlı ve cansız tüm varlıkların yani kısaca her şeyin sınırsız olan’ın içinde önceden var olduklarını öngörür. tabii ki hiçbir düzeltmeye, tekamüle, gelişmeye gerek olmayan mükemmel biçimleriyle. i̇şte biz buna potansiyel var oluş diyoruz.

her şey en mükemmel haliyle sınırsız olan’ın içinde potansiyel olarak var olduğuna göre bu aşamada henüz o’nun, içinde kendini göreceği bir yaratılış’ın var olması için hiçbir neden yoktu. sınırsız işığın bütün görkemiyle tüm varoluş’u doldurması nedeniyle de ilk gereken şey içinde bir yaratılış’ın var edileceği bir mekan yaratmak üzere işığın sınırlandırılması, çekilmesi idi.

bundan sonra olanları yine luria’dan dinlemeye devam edelim:

“tüm eserlerini, adlarını ve sıfatlarını var etmek üzere alemleri yaratmak ve tüm tezahürlerini harekete geçirmek istediğinde o, kendi merkezine, orta noktaya doğru çekildi ve sonra kendini bu merkez noktadan çevreye doğru uzaklaştırdı. sınırsız işığını yanlara doğru çekti ve böylece merkez nokta ile sınırsız işığın etrafında bir boş yer oluştu. oluşan bu boşluk mükemmel bir küre ya da daire biçimindeydi ve hiçbir köşe ya da açı içermiyordu. çünkü sınırsız olan kendini de aynı biçimde sınırlamış ve tam bir küresel ya da dairesel biçim almıştı. bu nedenle bu merkez noktanın etrafında yer alan boşluk da daireseldi ve mükemmel bir denge durumundaydı. ne aşağısı vardı ne yukarısı, ne sağ vardı ne sol. tüm çevrede her yer mükemmel bir biçimde eşitti ve aynıydı. çünkü sınırsız olan’ın kendisi de mükemmel bir denge, eşitlik ve aynılık durumundaydı.” (bilindiği gibi matematikte bir daireden daha mükemmel simetriye ve dengeye sahip daha üniform bir başka şekil yoktur.)

boşluğun dairesel ya da küresel olmasının bir başka nedeni daha vardı aslında. bir sonraki aşamada içinde oluşacak yine dairesel oluşumların (alemlerin) mükemmel bir biçimde var olabilmeleri için yaratıcı’nın sınırsız işığı’nı her yönden eşit ve aynı şiddette alabilmeleri. böylece o’nun sınırsız varlığı’nı sınırlaması sonucunda, içinde o’nun, özünün değil ama eylemlerinin bilinebileceği, idrak edilebileceği, küre biçiminde bir ezeli, ilksel mekan yaratılmış oldu. i̇şte bu harekete kabala’da tzimtzum yani çekilme, sınırlama adı verilir.

sınırlama aşamasından sonra sıra artık alemlerin oluşturulmasına gelir. luria bu aşamada oluşan bu mükemmel ezeli mekanın aslında tam anlamı ile bir boşluk (çünkü boşluk içinde hiçbir şey yok anlamındadır ancak yaratıcı’nın olmadığı bir yer düşünülemez) olmadığını öngörür. çevreye doğru çekilen sınırsız işığın bir kalıntısı, yaratılış’ın ilksel maddesel temelini oluşturmak üzere bu mekanın içinde kalır. i̇şte bu kalıntı bir sonraki proseste şekillendirilmek üzere, içinde var olacağımız fiziksel ya da ruhsal tüm alemlerin temel ilahi maddesidir

bu noktada şimdiye kadar gerçekleşen bu sınırlama işlemi hakkında bir şeyi vurgulamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. bu sınırlandırma işlemini sadece kelime anlamı ile düşünmek bence bizi büyük bir hataya götürür. bu tür uzaysal ya da fiziksel bir kavramı ya da işlemi yaratıcı’ya doğrudan uyarlamak gerçekte kesinlikle olanaksızdır. çünkü o, uzay ve zaman da dahil olmak üzere bilinen her türlü kavramın ötesindedir. dolayısıyla bu olayı daha ziyade kavramsal olarak ele almak gerekir.

not: alıntıdır.
clitor eastwood clitor eastwood
her kültürde, inançta, felsefede farklı anlatımları bulunan var oluş öyküsü.
hikaye genelde aynıdır, ama karakterler, mekanlar ve anlatım değiştiği içün çok farklı algılanır.

var olan tüm yaratılış öykülerini okumuş biri olarak, bugüne de etki eden, en etkileyici yaratılış öyküsüyle islamın tasavvuf yaratılış inancında karşılaştım. bu araplar, gerçekten şiirde ve edebiyatta bir numarayı asla kaptırmayacaklar kimseye bence.

şimdi efendim, derler ki:

allah, hiçbir şey yokken vardı ve bilinmeyi/sevilmeyi istedi. ve bir nur yarattı, o nuru sevdi ve o nur terledi. aşk ateşiyle nar olup yandı ve allah o nurdan tüm ruhları yarattı.
ahiret günü sur üflenene kadar var olacak her ruhu yaratıp, bir mecliste, bir eğlencede topladı. yenildi, içildi, dostluklar ve düşmanlıklar kuruldu. o gün, en baştan sona kadar yaşayıp ölecek her ruh o mecliste beraberdi.
sonra evren, kainat, gezegenler, dünya yaratıldı, süreç başladı.
ruhlar dünyaya salındı ve o gün o mecliste yakın olanlar dünyada yakın, aşık olanlar dünyada aşık, düşman olanlar dünyada düşman olarak karşılaştılar.

o gün, o mecliste kiminle ne yaşandıysa, dünyadaki yaşamın aynası oldu. aşıklar, dostlar, anne ve babalar, düşmanlar milyonlarca yıl evvelinden birbirine öngörülmüş oldu.
o mecliste kim ki birbirini sevdi, allah onları birbirine dünyada da aşık kıldı. ve o ruhlar karşılaşmak için, birbirlerini asırlarca beklediler.

buna binaen ahmet paşa, bir beytinde şöyle der:
"canıma bir merhaba sundu ezelden çeşm-i yar,
öyle mest oldum ki gayrın merhabasın bilmedim."

yani diyor ki; o mecliste karşılaştığım sevdiğim bana öyle bir selam etti ki, o gün bugündür hala başkasının selamına umursayıp, aldırmadım.