yeni dünya düzeni

1 /
breath breath
orta doğu'nun büyük önem taşıdığını düşündüğüm büyük balık küçük balığı yutar kaidesine bağlı kalarak kahpece oyunlarla şekillendirilmeye çalışılan düzen..
(bkz: bok çuvalı)
aykır aykır
mesut çakmak'ın bir ezgisidir.


barış için savaş, güven için silah
atom ve hidrojen hep barış için
kimyasal silahlar, en gelişmiş radarlar
scudlar, patriotlar; hep barış için

körfez savaşı, irak'ın imhasi
somali çıkartması, hep barış için
süper seri ordular, güvenlik bölgeleri
çevik güçler, çekiç güçler hep barış için

toplantı zirveler, birleşmiş milletler
hep barış için
imf reçeteleri, at'ın tavsiyeleri
yeni dünya düzeni, hep barış için
gorken gorken
elbet bulunur bir tanesi. her düzen gittikten sonra mutlaka yenisi gelir. bakıyorum son zamanlarda hiç birşey istediğim gibi gitmiyor. gaza gelip ben bile düzebilirim.
frida frida
kuru bir dere yatağı
biraz üstünde lüks bir ev
evin bahçesinde ağzına kadar suyla dolu kocaman bir havuz.
yeni dünya düzenini başka nasıl özetleyebiliriz ?
vandal mimar vandal mimar
"kaygılanmak ya da umut etmek değil; yeni silahlar aramak gerekiyor."demiş gill deleuze. ne güzel demiş. bu yüzyılın atası maşallah. farkında mısınız bilmiyorum ama gezegenimizde tüm hezeyanıyla bir savaş var. şimdi size uzun bi masal anlatıcam, araya ciddi şeyler de sıkıştırıcam ama genelde masal havası hüküm sürecek. sonunu ben de bilmiyorum. birlikte yazıcaz. şimdi ben, bazen düşünüyorum bu savaş hakkında ve şöyle kanılara varıyorum genelde: yaşayan her şeyin bir parçası haline getiren bu savaş bugün dünya devletlerinin yüksek teknolojiyle donanmış ordularının gerçekleştirdiği meydan muharebeleriyle gerçekleştirilmiyor ve ardında ulus kavramının yüksek çözünürlüklü kahramanlık anlatılarını bırakmıyor; çünkü artık bunlara ihtiyaçları yok. her iki dünya savaşı da yarattıkları yıkımla sermayenin yeniden değerlenebileceği geniş alanlar açtılar. savaşlar, silah sektörüne canlı bir tüketim pazarı sunmakla yetinmiyor aynı zamanda pazar üzerindeki egemenlik çabalarının sonucunu tayin ediyordu. daha da önemlisi, onlar için gereksiz tüketici olan ve rahatlıkla savaşa sürülen insan yığınlarının potansiyel iş gücünün bir bölümünü altyapısı ve sanayisiyle koca koca kentleri yok ediyordu. ta ki sıcak savaşta kullanılabilecek silahların doruk noktası olan atom bombası keşfedilene kadar. bu korkunç silah savaşkan dünya devletlerinin tekrar birbirine girmesinin önünü kesti kesmesine; fakat bugün hala devletlerin varlığı üzerinden siyasi ve ekonomik güç gösterisi yapmasını sağlayan bir tehdit supabı olarak yine devletin en gizli birimleri tarafınca korunmakta. bugün hangi devletin kaç nükleer silahı olduğuna dair yapılan spekülasyonlar üzerinden şekillenen bir makro-politika anlayışı hakim dünya üzerinde. devletler eriştikleri vahşet sınırlarını birer siyasi tehdit olarak korurken dünya savaşlarının gerçekleştirdiği şaşaalı yıkımı bir başka yolla gerçekleştirmenin yollarını arıyorlar hala; çünkü 1945'teki katliamdan beri kapitalizm için savaş yıkımının yerini alacak beslenme kaynakları sorunu mevcut.

ii. dünya savaşı sonrası girilen bu krizi gidermede avrupa'nın yeniden inşası ve dünyanın ücra köşelerinde kurulan sömürge imparatorlukları yeterli olamadılar; zira sermaye stoğu mevcut kâra göre kat kat fazla idi. normal şartlar altında savaşlarda ölmesi gereken insanlar hayattaydılar ve siperlerde ölmek yerine sanayi devriminin fabrikalarında çalışmak zorundaydılar. yok olma korkusu yüzünden bir başka devlete savaş açamayacak hale gelmiş yayılmacı devletler, savaşı bambaşka bir forma sokup bekalarını sağlama yoluna gittiler; fakat geliştirmeci ve biriktirmeci yapısıyla sermayeyi yöneten kapitalizm, sermayenin dolaşıma girme arzusuyla baş edemiyor ve hayati bir krize giriyordu. buna göre kar edemeyen kapitalizm ya makus bir ötanazi talebinde bulunacak ya da felçli bir hasta olarak yoluna devam edecekti. ikincisini seçti ve hırsla, vahşetle, yok etme gücüyle beslediği hastalıklı yüzüne aldırmadan tarihin yok etmeden önce gözlerini kör etmeye başladığı, sefaletten, savaşlardan bitap düşmüş insanlığın üzerine saldırmaya başladı. (hala masal anlatır gibi anlattığıma bakmayın. tek motivasyon kaynağım kapitalizm ve yırtıcı hayvan analojisi kurmak. gelenek. geleneklerimiz.)

ortak noktaları kapitalizm olan dünün kanlısı devletler "şartlar ne olursa olsun bir arada olmalıyız" diyerek masalara oturdular, sermayenin dolaşım arzusuna riayet edip bunu nasıl başarabilecekleri üzerine kafa yordular ve anlaşmalar imzaladılar. küresel para fonları, dünya bankaları kurdular, finansallaşma adına yeni yöntemler keşfettiler ve tüm dünyaya hükmetmeyi öngören bir imparatorluğun temellerini attılar. marshall planı, truman doktrini adını verdikleri, etkileri bugün bile süren finansal programlar ortaya koydular. hiçbir ekonomik programın global ölçekte geçerli olamayacağını idrak edememiş insanlar topluluğu olmalarına rağmen dünya hem küçük hem de yeterince büyüktü onlara göre. ulus kavramıyla çizdikleri sınırları parasalcı politikalarla alaşağı ediyorlar, merkeziyetçi yapı gereği sadece küçük bir azınlığın elinde toplanan kârdan kestikleri dilimleri, borçlandırma politikalarıyla kapitalist yahut tam-kapitalist olmayan ülkelerin önüne atıyorlardı. el ele verip dünyanın bir ucunda yaşayan insanları ve hepimize ait olan kaynakları sömürmeye başladılar. felaketlere neden oldular. onlar ellerinin uzandığı her yere, afrika'ya, latin amerika'ya, asya'ya, anadolu'ya, balkanlar'a, mezopotamya'ya, orta doğu'ya bu yeni savaşı götürdüler ve bu coğrafyaların devletlerine kendileri gibi olmalarını öğütlediler. imf'nin müdahale ettiği ruanda'da yıllar süren kıtlık, etnik katliam ve iç savaş baş gösterdi. bangladeş uzun süren açlık devrinden sonra 1975'te bir askeri darbeye maruz kaldı. hindistan dolaylı egemenlik, açlık ve kast sömürüsü ile sosyal ve ekonomik yıkıma maruz kaldı. vietnam'da kamu ve ulusal ekonomi çöktü, brezilya'da köylüler topraksız kaldı, peru'da kırsal çöküşün ardından tamamıyla uyuşturucuya dayalı bir ekonomi oluştu. yugoslavya adında bir ülke hatırlıyor musunuz sahi? biliyor muyuz yugoslavya'yı? bilelim. hani şu avrupa ülkelerinin nato yardımıyla tüm dünyanın gözleri önünde ırzına geçtiği, küresel sermayecilerin "etnik mesele" paravanıyla talan ettiği, parasından tam dokuz sıfır atarak tarihe geçmiş ve yakın tarihin korkunç savaşlarından birine ev sahipliği edip aramızdan ayrılan ülke. biliyoruz, tamam. yalnız tüm bunlar olurken dünyaya hükmeden azınlık, temsili demokrasi ve sosyal hukuk devleti palavralarıyla kendi iç dinamiklerini etkisiz hale getirmekle kalmayıp üretim-tüketim dengesini altüst edip insanlığı şaşılası bir umarsızlığa ve şizofreniye sürüklediler. modernizm çoktan ölmüş, umutlar yitmiş. bombok bi durum anlayacağınız. ama güzel tarafları da yok değil. düşünürsek.

şimdi, şu an bu baş döndürücü savaş hala devam ediyor. bu savaşın yüzündeki maske bazen bosna'da, ırak'ta, afganistan'da, kürdistan'da, filistin'de olduğu gibi ansızın düşüveriyor ve böylelikle ihtiyaç duydukları kana ve vahşete olan tutkuları gözler önüne seriliyor. demokrasiye ihtiyacı kalmamış olanların "ırak'a demokrasi götürmek" adı verilmiş bir vaatle savaşın yüzündeki maskeyi düşürebildiği bir çağda yaşıyoruz; çünkü temsili demokrasinin gerçek iktidarı gizleme amaçlı bir piyesten ibaret olduğunu onlar da biliyor ve niyetleri makro ölçekteki bu piyesin baş rolünü kapmak ve oyunun sonunda en büyük alkışı almak. bu savaş çoğu zaman hiçbirimizin görmeye nail olamayacağı değersiz kağıtlar üzerine atılan imzalarla sürdürülüyor. küresel sermayeciler, ukrayna, gürcistan ve kırgızistan gibi ülkelerde destekledikleri siyasal iktidarın değişmesi için renkli devrimler yapabiliyorlar. komünist temelini promote etmediği kibbutzlarla atmış koskoca israil bugün neredeyse bütün dünya devletlerinin silah gereksinimini karşılamakta, piyasanın büyük bir parsasını elinde tutmakta. 2001'de türkiye yerine arjantin'e verilen imf kaynaklı fonlar latin amerika ölçekli bir krizin patlak vermesine sebebiyet verebiliyor. avrupa ve orta doğu arasında bir köprü olmakta övünen türkiye, 80 yıl önce bağımsızlık mücadelesi bahanesiyle avrupa tipi batı pozitivizminden yana taraf oldurulmaya çalışılırken bugün amerikan tipi kapitalizmin dinamosu olarak liberalizmin körüklediği batı-doğu savaşında dengeleyici rol üstlenmekte. topraklarında süren iç savaşı yıllarca reddetmiş bir devlet ansızın orta doğunun koruyuculuğuna soyundurulmaya çalışılıyor, büyüklerin oyunlarına dahil olmaya çalışıyor ve bizler her şeyin iyi gittiğine inandırılmaya çalışıyoruz durmadan.

devletlerinin yerini alan şirketler gezegenin tüm kaynaklarını sömürmek uğruna hepimize ait olan doğayı mahvediyor, markalaşma süreçleriyle iliklerimize kadar girip flulaşmış sınıf kavramının sahte bir tezahürüyle yepyeni sınıflara ayırıyorlar. reel sosyalizmin mutlak çöküşüyle birlikte ortadan silinen sınıf savaşımının yerini kapitalizmin ördüğü ilişki biçimi alıyor. insan öldürmeye pek gerek yok artık, kitle iletişim araçlarıyla kilometrelerce öteden insanları ele geçirebiliyor, bir oyuncak için birbirine düşürebiliyorlar çocukları bile. (burası şiir gibi oldu, kabul) sayelerinde birbirimizin boğazını sıkabilecek kadar nefret, hırs ve öfke ile doluyuz artık. yarattıkları ırk kavramın yapay sınırlarını paranın ve daha fazla paranın gücüyle ortadan kaldırıyorlar. üretimi yönetimle değersizleştiriyor, emeğin satılarak metalaştırılmasına neden oluyor; tüketimi teknoloji ve bilim sayesinde kutsallaştırıyorlar. hitler'in toplama kamplarının girişlerine astırdığı "arbeit macht frei" tabelasını hatırlayalım. hatırlıyor muyuz? bilindik bir örnek olsun diye verdim. bugün istisnasız herkesin üstünkörü lanetlediği bu zihniyet avrupa'nın konjonktür gereği içine düştüğü bir anlık faşizm rezaletinin unutulası bir tezahüründen ziyade 20. y.y.'dan itibaren gitgide değerini kaybetmeye başlayan insanlığın daha da değer kaybedecek olduğunun ufak bir hatırlatmasından başka bir şeyi ifade etmiyor. bugün hala dünyanın büyük bir çoğunluğu arsız ve azgın bir azınlık daha rahat yaşayabilsin diye bir köle gibi çalıştırılmakta ve daha fazla para kazanarak özgürleşebileceğine inandırılmakta. çünkü onlar özgürlüğü de satılacak mallar raflarına koymuş durumdalar. bir bardak soğuk kola içmenin, ihtiyaç olmadığı halde satın alınmış bir çift ayakkabının, tohumları devlet tarafınca çiftçilere bedava dağıtılan hormonlu meyveleri değil de ithal edilmiş organik meyveleri fahiş fiyatlara satın alıp yemenin, yıllar boyu çalışıp para biriktirip iki senelik bir uzak doğu seyahati yapmanın özgürleşmek olduğunu düşünüyor insanlar artık. kafayı yedik anlayacağınız. tedavisi hali hazırda bulunmuş olan hastalıklar sırf dünyanın silah ve uyuşturucu sektöründen sonra en büyük sektörü olan ilaç sektörü daha fazla kâr edebilsin diye insanlığın başına bela olmaya devam ediyor. geleneksel çağda sıtma virüsü ile kırılan insanlık bugün radyasyon ve genetiği değiştirilmiş hayati kaynaklar tüketmenin sonucu yakalandığı kanser yüzünden medikal şirketleri zengin ediyor ve birçoğu tedavi olamadan ölüp gidiyor. bulmacalarda kendisine "başlıca içecek" olarak yer bulan suya bile para vererek sahip olabiliyoruz, evlerimizde yemek pişirmek yerine dışarıda yemek yemeyi tercih ediyoruz. her türlü yaşamsal içgüdümüzü bireysel yeteneklerimiz sayesinde kotarmayı bir yana bırakıp hazır olana konmayı alışkanlık haline getiriyor, "gelecek kaygısı" adı altında birbirimizin ve dünyanın geleceğini mahvetmeyi göze alıyor, bir pusulaya damga basarak temsil edildiğimizi ve böylelikle işlerin iyi gittiğini düşünüyoruz. en kötüsü tüm bunlar için bedel ödemeyi normal buluyor, dünya üzerinde bizlerden çok daha kötü koşullarda yaşamakta olanları ikiyüzlü bir cesaretle anımsayıp kendimizi şanslı azınlığa mensup sanabiliyor, tanık olduğumuz ya da olmadığımız tüm bu adaletsizliği kaderin bir cilvesi olarak görür hale getiriliyoruz. biz baya baya bitmişiz aslında ama bence bazı şeyler yeni başlıyor.

şunu hatırlatmakta fayda var; kapitalizm ve evrildiği yerleşik işleyiş biçimi, kitleleri ekonomik anlamda felakete uğratan bir işletim modeli olmaktan ziyade kendi tarafına çektiği kitleleri hissizleştirip yoksunlaştırarak dünya üzerinde tek bir sınıf ve sınır yaratmak üzerine kurulu. kendi ihtiyaçlarını görmek için popolarını dahi kaldırmayan ruhsuz zenginler ve isyan edemeyecek kadar aç ve yorgun olan fakirler arasındaki sınırdan bahsediyorum. her türlü kılığa giren otorite adlı canavar bizi bu iki taraf arasında seçim yapmaya zorluyor her fırsatta, aksi takdirde varoluşumuzun mümkün olmayacağını anımsatarak evrenin en büyük blöfünü atıyor önümüze. insani değerlerle çeliştiği son derece açık olan bu oyunun kurallarına uymadığınız zaman başımıza neler geleceğini kestiremiyoruz ve geleceği bir roman misali kendi kafalarına göre yazanların zihinlerimize enjekte ettiği gelecek kaygısı ve öznelik sancısına yenik düşmeye, korkmaya, tarafımızı seçmeye zorlanıyoruz. tam burada bir soru çıkıyor karşımıza. şeylerin siyah-beyaz ya da iyi-kötü olmadığı bir evrende yaşarken neden bir tarafı seçmek zorunda olalım? bu oyunu onlarla neden oynamak zorunda olalım? neden onların tarafında değil de kendi arafımızda olmayalım? (inception'daki gibi değil. orası karışık. çıkın ordan.)

bu soruların sorulabiliyor olması dahi sistemde mevcut olan ve asla onarılamayacak olan çatlağın görünür kılınması anlamına geliyor. bugün hapsedilmeye çalışıldığı küçük dünyanın sefil cazibesinin etkisi altında yaşayan her birey, kişiliğinin derinliklerinde bir yerde biriktirdiği hırsı, öfkeyi ve ortaya çıkarmasına izin verilmeyen yaratıcı dürtüsünü baskılayarak yaşamak zorunda ve günün birinde bu soruları sormaya aday bir "ezilen" olarak yaşantısına devam etmekte. bana öyle geliyor ki çatlak dünya çapında genişlemekte, tahammülsüzlük olanca engellemeye rağmen, sessiz sedasız büyümekte ve kontrolsüzce patlak vereceği anı beklemekte. bir sabah yataktan kalkılınca yapılan, gücün yerini ve sahibini değiştiren romantik devrimlerin devrinin kapandığını artık hepimiz biliyoruz, gelin itiraf edelim. akademik kavramlarla kafa karıştıran ve insanlara nasıl devrim yapılacağını anlatan sakallı amcalardan da sıkıldık, arkalarından konuşmayı bırakalım lütfen. politize olmayı hükümet karşıtlığına indirgeyen ve bu yolla insanların en saf değişim-dönüşüm arzularını sömüren pop-politika simsarlarıyla da aramız pek iyi değil doğrusu. kendi stalin'ini çıkaramayan ve hala stalin gibi bir godoşa tapan bir sosyalist akıma neden daha fazla saygı duysun bu "ey halk"? neyse, diyeceğim o ki; işimiz zor, yolumuzun uzun; ama kaygılardan doğan bir umuttan daha güçlü silahlar var insanlığın elinde artık. bireyliklerden doğan bir kolektif bilinç, mevcut olana direnme yetisi ve yıkarak yaratma inancı. bunlar hep silah olabilir, iyi düşünelim. hor görmeyelim.

yaşadığımız yüzyıl sistemin bizzat kendi işlediği hataların bedelini gönüllü olarak ödemesini bekleme saflığı göstermeyenlerin, isyan etmenin hukuki bir haktan öte varoluşsal bir mesele olduğunu hatırlamış ve yaşama ve yaşama hakkına karşı sorumluluğunu inkar etmemiş araf sakinlerinin yüzyılı olacakmış gibime geliyor. sanal eylemlilik halindeki ciddi kıpırdanmalar, kuzey-güney göçünün avrupa yarattığı toplumsal muhalefet ve şimdi iki kuruş maaşa bilmemkaç yıllık mühendislik formasyonunu satan garip çinli'nin avrupalı meslektaşları gibi yaşamak istemesi filan gibi şeyler baya düşündürücü olmalı. gelmekte olan devir, jeopolitik konumun getirdiği sözde avantajı bugüne kadar kendi coğrafyasının gerçekliğine uygun bir değer yaratamayarak dezavantaja çevirmesini bilmiş tüm gelmiş geçmiş sistem ve devrimci politikaları lanetleme ve yaşadığı coğrafyanın gerçeklikleriyle barışık, kendi pratikleriyle olgunlaşıp kitlesel bir hareket haline gelecek yeni bir sosyal devrim fikrine omuz verme, devrimin ta kendisi olup sürekli devinme devri olabilir. basitçe söyleyecek olursak; devir "ne oldum?", "ne olacam?" değil, "n'oluyor lan?" deme devri olabilir. tüm bu konularda ciddiyim. masal bitmedi.
julien julien
problem, reaksiyon ve çözüm üzerine kurulan bir sistem. bir problem yaratılır ve suç başkasına atılır, suça ilişkin reaksiyon alınır ve çözüme ulaşılır.
1 /