yeraltı edebiyatı

1 /
by eldat by eldat
kitapların açılış sayfasından alıntı;

asilerin...
kaybedenlerin...
hayalperesetlerin...
küfürbazların...
günahkarların...
beyaz zencilerin...
aşagı tırmananların...
yola çıkmaktan çekinmeyenlerin...
uçurumdan atlayanların...

dili , sesi

yeraltı edebiyatı
mental retardasyon mental retardasyon
öyle güzeldir ki...yazarların içinden dökülür. sammidir. yeraltı edebiyatı kitaplarını okumadan önce varoluşçu yazarları ya da diğer bir çok türü okumak da fayda vardır. saplantı haline getirip, paso böyle kitaplar okuyup, başka bir bok bilmeyen emo tavırlarına gerek yoktur. güzeldir bu edebiyet. tavırdır. duruştur.
bir de sanki yazarla hep akrabaymış gibi geliyor bana. öyle bir samimilik, cümlelerde benzerlik, bir okadar da kendine özgülük.
bu edebiyatın;
babası john fante
oğlu charles bukowski
anası sylvia plath
kızı tezer özlü *
dedesi marquis de sade
büyük babası ola bauer
teyze çocukları jean genet ve denis johnson
ataları ya da komşuları da nietzsche, albert camus, jean paul sartre, kafka olabilir.
kanımca.
jung jung
ola bauer-acemi pezevenk,kuzey gözcüsü
philippe dijan-erojen bölge,betty blue
chuck palahniuk-ninni,tıkanma,kaçaklar ve mülteciler
jean genet-sevdalı tutsak,paravanlar,balkon
ıngvar ambjörnsen-beyaz zenciler gibi yazar ve kitaplarını sayabiliriz
nitin oldfield nitin oldfield
yeraltı edebiyatı diye birşey yoktur. ayrıca ayrıntı okuyup kendini entel zannedenlerden iyice sinir gelmeye başladı. siyah tonlu bir makyajla elinde sigara masaya gösteri peygamberini koyup piyasa yapmaya çalışan, marla singer'ım ben diye sigara dumanı üfleyenler. akşama kadar dibe vurmayı yaşar kafede. tuz kuru yeraltı edebiyatı tabi. 12 saat fabrikada çalıştığı için ailesini bile göremeyenler, iç veya doğu anadolunun herhangi bir köyünde temel ihtiyaç kavgaları sabahattin ali' nin öykülerinde anlattığı gerçek kişilerin bugünde yaşadığı hiç umurlarında olmaz. yer altı edebiyatıymış. pulp romanları geçtim herhangi bir romanı eline alıp okumayan insanlar yeraltı edebiyatına sardırdı. tamam ayrıntının muhalif ve gerekli bir yayın olduğu kesin ama "dövüş klubünü izledim palahniuk'dan kitabını da okudum bende artık yeraltı edebiyatı diyorum" davranışı çok sinir bozucu.
necrophagous necrophagous
en populer serisini ayrıntı yayınlarından çıkarmış edebiyat türü.

yeraltı edebiyatı sanıldığının aksine populer olmayan kitaplar olmak zorunda değillerdir. sadece kendi kendini populer eden kitaplardır. hiçbiryerde reklamını göremezsniz. yeraltı edebiyatı okumayan birisi belki ayrıntı yayınlarının adını bile bilmez. (dövüş kulübü istisnadır, ancak o filmin kitap uyarlaması olduğunu bilmeyen yığınlarca mal vardır ki bunlar da hastasıyım diye gezen tiplerdir.)

yeraltı edebiyatı sadece kurulu düzene, diktelere ve kurallara 'yeraltından' bakabilen yazarların oluşturdukları bir türdür.

charles bukowski
chuck palahniuk
jean genet
philippe djan
ola bauer
ingvar ambjörsen

bilinen en ünlü yazarlarıdır. kimbilir daha ne cevherleri vardır ki, keşfetmeli...
revolution in the everyday life revolution in the everyday life
yalnızca ayrıntı yayınlarının değil, birçok yayın evi ve yazarın eşlik ettiği, klasik edebiyata göre insanı yüceltme projesine katılmayan, insanı daha samimi ve gerçekçi anlattığına inandığım türdür. burada zafer yoktur, s.beckett'ın sözünü ettiği yenilmiş ve daha iyi yenilmeye uğraşanlar vardır.

gündüzün değil gecenin kutsandığı saatlerde "son sürgün"lerine kadar sürekli "yolda"dır, "dövüş klübü"nden yorgun çıkan "beyaz zenciler" ve "erojen bölge"nin keşfindeyken "hayran olunası kazanova", "tavandaki kukla"yla göz göze gelir bazen
ve "chinaski" bir kadeh şarap doldurur kadehine "yatakodasında felsefe" yapan fahişelerle. "kuzey gözcüsü", radyoyu açar,
mahler çalmaktadır...
separation separation
zihinlerimizdeki kara deliğin ürünüdür yeraltı edebiyatı aşağıya doğru götürür sizi detayları gözünüze sokar, yaralarınızı dağlar. herkes maruz kalabilir gazetede ölmeden önce çektirdiği fotoğrafının üstündeki çekirdek yığınına ve mezarınızı dolduran topraktan daha çok acıtır bazılarını bu durum.
devrik cümle devrik cümle
aykırı, sert, eleştirel, hiçbir kalıba sığmayan, özgürüm ulan var mı amua goyim diyen edebiyattır. seksin, uyuşturucunun, küfrün, alkolün, kendine beden bulduğu farklı dünyalar yaratır.
ray rand roark ray rand roark
edebiyat aslında her zaman yerin altındaydı. değerli bir maden gibi tahayyül edin onu sadece. uzun seneler gerekliydi keşfedilmesi için ve artık keşfedildi. 20 yüzyılla dayanamadı ve sanayi devrimiyle yeryüzünde okurlar ve yazarlar buldu kendisine. bu sanat yapmak için sanat yapma kaygısı olmayan edebiyat türünün en önemli özelliği uzun ve sıkıcı betimlemelerden yoksun oluşu. geçtiğimiz yüzyıllardaki en önemli şey buydu. betimleme. bir karakteri fiziken hayal edebilmek için edebiyatçılar bize 30 sayfa aşılarlardı. o zamanlardaki algı buydu. insanı tanımak, nasıl bir şey olduğunu hayal etmekten geçiyordu. kişilik sonraki planlarındaydı, görünüm başroldeydi yazarlar için. bizler yazarların yarattığı karakterlerini, giydikleri giysilerinden, taktıkları küpelerden, burunlarının çaplarından ya da saçlarının renginden keşfetmek durumundaydık. gerisi olaylar silsilesiydi.

yeraltı edebiyatının ortaya çıkışının sebebi teknolojiyle de, kapitalizmle de, dünyanın artık daha az yaşanacak bir yer haline gelmesiyle de içli dışlı bağları vardır. 20.yüzyıl insanı iki büyük dünya savaşı gördü. bu iki savaş onu çok yıprattı ve bu savaşlar dünyada haritaları değiştirmekle kalmayıp, ülkelerin rejimlerinin, toplum merkezlerinin eksenlerinin değişmesine de sebep oldu. tüm bunlarla birlikte, hayatta kalmak için eskisinden daha fazla çabaya gerek duydu insanlık. totaliter rejim ülkeleri de teker teker idealarından uzaklaşınca, toplumla beraber yaşamaya alışkın, kolektif yapısı güçlü insanlar bireycilikle tanıştı.bocalama evresinde varoluşculuğu keşfetti ve hayatın o kadar da kolektif bir yapısı olmadığını farkedince yalnızlaştı. komünizm onlar için farkındalık hissini ortadan kaldırıyordu, annesi tarafından doğaya kendi başına yaşaması için salınan küçük maymunumuzdan başka bir şey değildi insan. bocaladı da bocaladı..

elbette makineyi yanlış kurcalayan kimileri eşyaya taptı. ikea’sına teslim oldu. sahip oldukları ona sahip oldu. yeraltı edebiyatı da bu doğum sancıları esnasında zorlu bir süreçte meydana geldi. evlerine kapanan, her tarafı kameralarla örülmüş insanlar tekrar geldikleri yere girdiler. karanlıkta kalan insanlar ışık huzmesinden gördükleri dünyaya ait öfkelerini bu edebiyat türünde ifade etmeye başladılar. şiddet, yabancılaşma, pornografi, özgüven noksanlığı, bağnazlaşma, öfkesine yenik düşme, ucuz intikam terlemeleri ve intiharın eşiğinden dönmek ya da dönememek.. bıçak gibi keskin, grisi olmayan hayatlar. hepsi yeraltı edebiyat fraksiyonları oldu. yaşadığımız dünya böyle bir hale gelmişti. büyük yazar dostoyevski’nin romantik solcu katili raskolnikov gibi ya da madam bovary gibi karakterler artık fazlasıyla nostalji haline gelmişlerdi.

her şeyden önemlisi hayat artık daha hızlıydı. uzun ve sıkıcı 30 sayfa tasvirle anlatılan karakterler ya da kentler artık yoktu. doğal kalan hiçbir şey yoktu. örneğin, ankara deyince ben onu size 10 saniyede anlatabiliyorum artık.

yaşam hızlıydı. yeraltı edebiyatı söylemek istediğini direkt söylüyordu. insanlar artık daha bir arsız daha bir aymazdı. bir kadını sikmek istiyorsa sikmek istiyordu. bunu süslü bir şekilde söylemenin bir zaman kaybı olduğunun farkına varmıştı.

bukowski’nin kötü bir çocukluğu vardı, babası onu her gün dövüyordu. üstelik çok çirkindi. büyük buhran zamanı doğmuş, kırk tane farklı işe girip çıkmıştı. sefalet, yalnızlık doluydu. bilmem ne sanatı onun da çok sikindeydi. 50 yaşında bir gün çıktı ve meşhur oldu. yaşadığı acı dolu deneyimleri zart diye anlattı.

palahniuk’e baktığınızda da aynı şeyi görmeniz mümkün. polonyalı’ydı. esir kampı nedir biliyordu kamyoncuydu. amerika’nın her tarafını görmüştü. yıllarca hikayelerini dergilere göndermiş reddedilmişti. hayat onu keskinleştirmiş, popüler düzen kalbine bıçak gibi saplanmıştı. bir anda fight club ile çıktı ve kendimizden nefret etmemizi sağladı. bazıları gibi fog the system korkaklığı yapmadı. sistemin kalbini bizzat paramparça etti. hala da ediyor.

john fante farklı mıydı sanki? californialı bir italyandı. soyadının son harfi ünlü ile bitiyor diye yıllarca ayrımcılığa uğramış ve bezmişti. aç ve yoksul bir şekilde yaşadığı keskin hayatını yazmayı, yazar olmayı hayal ediyordu.

peki türkiye gibi bir yerde eşcinsel olan küçük iskender? kadınlar tarafından bozguna uğratılan cesare pavese?

hepsinin nedeni aynıydı. hepsi yerin tam dibinden gelmişti. ne krallar için yazdılar ne de sarayları övdüler. önce ölmüş sonra doğmuşlardı…

sert ve keskin bir şekilde yaşamışlardı hayatı. o yüzdendi laflarını esirgememeleri. o yüzdendi belki, bağnazlaşmanın, tabuların böyle net bir şekilde tavır koyarak bertaraf edileceğini düşünmeleri.

işte her şey böyle başladı………………..
1 /