yorgo seferis

yesilcuppelipenguen yesilcuppelipenguen
1900-1971 yılları arasında yaşamış, izmir doğumlu, 1963 nobel ödülü sahibi yunan ozan. bir güzel insan...

neyi arıyor böyle yolculuklarda ruhlarımız
çürük teknelerde
dolaşarak bir limandan öteki limana?
jellicle jellicle
izmir urla'da yaşadığı ev butik otel haline getirilmiştir. dışarıdan bakıldığında göze hoş gelen mimarisi ile önemini bilmeseniz bile sizi kendisine doğru çeker.
quenya quenya
insanlar;
evlenmek için şekerlemeler alırlar
resim çektirirler ellerinde saç ilaçlarıyla,
bugün kumrulu, çiçekli bir perde önünde otururken gördüğüm adam
ses çıkarmıyordu yaşlı fotoğrafçının
gökteki bütün kuşların yüzünde bıraktığı kırışıkları düzeltmesine.

nereyi gezsem yunanistan yaralar beni.
kaktus ve papatya kaktus ve papatya
yadsıma

bir güvercin gibi ak
o gizli kıyıda
susadık öğle üzeri:
ama tuzluydu sular.
sarı kumların üstüne
adını yazdık onun,
ama bir rüzgâr esti denizden
ve silindi yazılar.
nasıl bir ruh, bir yürek,
nasıl bir istek ve tutkuyla
yaşadık,yanılmışız!
değiştirdik öyle yaşamayı.
kiya kiya
"denizci stratis bir adamı anlatıyor" ama ne güzel anlatıyor... selam üzerine olsun denizci...

1

kuzum, nesi var şu adamın?
(dün, önceki gün, bugün) bütün ikindi
oturdu durdu şurada gözlerini bir aleve dikip
akşamüstü bana çarptı merdivenden inerken,
"gövde ölür, su bulanır, ruh
duraksar" dedi,
"yel unutur, hep unutur,
ama alev değişmez."
"biliyor musun" dedi sonra,
"belki de öbür dünyaya giden bir kadını seviyorum,
ama bundan değil bu bırakılmış halim;
bir aleve bu bağlanışım
alev değişmediği içindir."

sonra hikayesini anlattı bana hayatının


2. çocuk

ben büyümeye başladığımda ağaçlar hiç
bırakmadı yakamı
neden gülümsüyorsunuz? yoksa çocuklara hiç
acımayan
ilkyazı mı düşündünüz?
yeşil yapraklara bayılırdım
sanırım sırf sıramdaki kurutma kağıdı yeşildi diye
bir şeyler öğrendim okulda
ağaçların kökleriydi yakamı bırakmayan; kışın ılıklığında
gelip sarılırlardı gövdeme.
başka düşlerim yoktu çocukluğumda.
kendi gövdemi işte böyle tanıdım.

3. yeniyetme

on altıncı yaşımın yazında garip bir ses şakıdı kulaklarımda;
bu, hatırlıyorum, deniz kıyısındaydı, kırmızı ağlarla
bırakılmış bir geminin omurgası arasında, kumsalda.
o sese yaklaşmak istedim kulağımı kumlara dayayıp
ses duyulmaz oldu,
ama bir yıldızın ağışını gördüm
sanki ilk kez görüyordum ağışını bir yıldızın
ve dudaklarımda dalgaların tuzu.
ertesi gün resimli bir kitap gibi bir yolculuk
her akşam kıyıya inmeyi düşündüm
önce kıyıyı öğrenmek, sonra denize açılmak için;
tepede oturan bir kıza tutuldum üçüncü gün;
küçük beyaz bir kulübesi vardı köy kiliselerine benzeyen
bir de gözlüklü yüzünü örgüsüne eğmiş, pencerede oturan
ve hiç konuşmayan yaşlı anası
bir saksı fesleğen bir saksı karanfil
sanırım ya vasso, ya frosso, ya da billio'ydu adı;
böylece unuttum denizi.
bir pazartesi günü ekim'de
kırık bir testi buldum beyaz kulübenin önünde
vasso (diyelim kısaca) karalar içindeydi,
saçları dağınık, gözleri kızarmış.
"öldü" dedi sorduğumda,
"temeli kazarken kara horoz kesmediğimiz için ölmüş,
doktora bakılırsa. nereden bulalım
burada kara horozu...? hep beyaz burada hayvanlar...
pazardaysa,
kafalarını kesip öyle satıyorlar tavukları."
hiç düşünmemiştim acının ve ölümün böyle olacağını;
bırakıp denize döndüm.
o gece "aya nikola"nın güvertesinde, çok yaşlı bir
zeytin
ağacı gördüm düşümde, ağlıyordu.

4. delikanli

bir yıl denizlerde dolaştım odysseus kaptan'la
mutluydum
iyi havalarda pruvaya uzanırdım denizkızının yanına
türküsünü söylerdim al dudaklarının uçan balıklara bakarak,
fırtınada anbarın bir köşesine sığınırdım beni ısıtan
köpeğiyle geminin.
birinci yılın sonuna doğru minareler gördüm bir sabah
"işte ayasofya" dedi ikinci kaptan,
"kadınlara götüreceğim seni bu akşam."
böylece yalnız çorap giyen kadınları tanıdım
hani şu içlerinden birini beğenip seçtiğiniz kadınları.
garip bir yerdi
içinde iki ceviz ağacı, asması ve kuyusu olan bir bahçe
üstü cam kırıklarıyla dolu bir duvarla çevrili
ve "ömrümün akışında..." diye türkü söyleyen bir su yolu.
sonra, hayatımda ilk kez, duvara kömürle çizilmiş
bir yürek resmi gördüm o bildik okun deldiği.
asmanın yere düşen sarı yapraklarını gördüm
kaldırım taşlarına ve çamurlara yapışan
ve gemiye dönmek için davrandım.
ama yakamdan tuttuğu gibi kuyuya attı beni
bizim ikinci kaptan:
ılık sular ve nice canlılık derimin üzerinde...
sonra aylak aylak sağ memesiyle oynayan kız,
"ben rodosluyum" dedi bana, "beni yüz paraya
nişanladılar
on üç yaşındayken."
ve "ömrümün akışında..." diye türkü söyleyen su yolu.
o serin ikindi gördüğüm kırık testi geldi aklıma
ve "bir gün bu da ölecek" diye düşündüm,
"kim bilir nasıl ölecek?"
yalnız, "dikkat et, memeni hırpalama" dedim kıza,
"ne de olsa geçimin ondan."
o akşam gemide yanına gidemedim denizkızının,
utandım yüzyüze gelmeye onunla.

5. adam

nice yeni manzaralar gördüm o günden bu yana: gökle yerin, insanla tohumun dayanılmaz bir nem içinde birbirine karıştığı yeşil ovalar; çınarlar ve çamlar; kırışık görünüşlü göller ve seslerini yitirdikleri için ölümsüz olan kuğular gönüllü yoldaşımın, şu gezgin oyuncunun, erinha'nın duvarlarını yıkan boru gibi, dudaklarını paralayan o uzun boruyu öttürerek yapabildiğim ne varsa yıkarken borunun tiz sesiyle gözümün önüne serdiği manzaralar. eski bir resim gördüm basık tavanlı bir odada; bir yığın insan o resme bakıyordu hayranlıkla. lazarusíun dirilişini gösteren bir resimdi. ne isa'yı, ne lazarus'u gördüğümü hatırlıyorum o resimde. yalnız bir köşede, mucizeyi koklarmışcasına seyreden birinin yüzünde beliren tiksintiyi hatırlıyorum. soluğunu korumaya çalışıyordu başına sardığı koca bir bezle. çok şey beklememeyi öğretti bu "rönesans" efendisi kıyamette yargı gününden...

bize yeneceksiniz, dediler, boyun eğdiğinizde.
boyun eğdik ve küllerle karşılaştık.
bize, yeneceksiniz, dediler, sevdiğinizde.
sevdik ve küllerle karşılaştık.
bize, yeneceksiniz, dediler, hayatınızdan vazgeçtiğinizde.
vazgeçtik hayatımızdan ve küllerle karşılaştık.

küllerle karşılaştık. yeniden bulmak düşüyor bize hayatımızı, artık bir şey kalmadığına göre elimizde. bunca kağıtlara, bunca duygulara, bunca tartışmalara ve bunca öğretilenlere karşın, sanırım sadece belleği biraz daha güçlü, bizim gibi biri olacak hayatı yeniden bulan. verdiklerimizi hatırlamamak bizim elimizden gelmiyor hala. o, yalnız ne kazandıysa, onu hatırlayacak verdiği her şeyden. bir alev neyi hatırlayabilir? gerekenden biraz daha azsa hatırladığı, söner; gerekenden biraz daha fazlaysa hatırladığı, söner. bir öğretebilse bize, bir yandan yanarken, sadece gerektiği gibi hatırlamasını. ben sonuna geldim yolumun: bir başkası başlayabilse, benim yolumun sona erdiği bu yerden.

gün olur, herşeyin yerli yerinde, bir ağızdan şakımaya hazır olduğu o noktaya vardığımı duyarım. çark nerdeyse dönmeye başlamak üzere. canlı ve inanılmazcasına yeni bir şey gibi döndüğünü bile düşündüğüm olur. küçücük bir engel vardır gene de, küçüldükçe küçülen, ama büsbütün yok olmayan bir kum taneciği. bilmiyorum, söylemem gereken nedir, yapmam gereken ne! bazan orkestranın çıkardığı bir sesi boğup, kendisi eriyinceye dek, onu susturan bir gözyaşı damlası gibi görünür bana bu engel. ve ruhumdaki bu damlayı eritmeye ömrüm yetmeyecekmiş gibi dayanılmaz bir duygu kaplar içimi. ve diri diri yakılacak olsam, en son bu inatçı anın boyun eğeceğini düşünürüm durmadan...

kim yardım edebilir bize? bir zamanlar, ben daha gemilerde çalışırken, bir haziran ikindisi, yapayalnız buldum kendimi bir adada, güneşten bitkin. tatlı düşüncelere daldım hafif bir meltemle, işte o sırada, saydam giysisi altında ceylan gibi ince ve çevik gövdesinin çizgileri belli olan genç bir kadınla birkaç adım öteden sessizce onun gözlerine bakan bir adam gelip oturdu biraz uzağa. bilmediğim bir dil konuşuyorlardı. kadın "jim" diyordu adama. ama hiç ağırlığı yoktu sözlerinin ve körlerin bakışlarını andırıyordu birbirine karışan kımıltısız bakışları. aklımdan bir türlü gitmiyor onlar, çünkü bir onlarda görmedim, herkeste gördüğüm o yırtıcı ve ürkek bakışı. kişiyi ya kurtların ya da kuzuların sürüsüne katan.

aynı gün gene rastladım onlara, o adalarda birden karşınızda belirip dışına çıkınca izini yitirdiğiniz küçük kiliselerden birinde. gene aynı uzaklık vardı aralarında, sonra yaklaştılar ve öpüştüler. bulutsu bir görüntü oldu o küçük kadın ve kayboldu gözden. acaba biliyorlar mıydı bu dünyanın ağlarından kurtulmuş olduklarını?

ben kalkıp gideyim artık. denize eğilen bir çam biliyorum. öğleleri, hayatımız kadar ölçülü bir gölge verir yorgun gövdeye, ve akşamları, deri ve dudak olmaya başladıkları an ölümü yürürlükten kaldıran ruhlar gibi, garip bir türkü söyler çam pürleri arasından esen rüzgarlar. bir kere sabahlamıştım o ağacın altında. taş ocağından kazılıp çıkarılmış gibi yepyeniydim, şafakta.

ah, bir böyle yaşayabilse insan ama ne çıkar.


yorgo seferis

londra, 5 haziran 1932
kiss presents kiss presents
ağır ağır konuşurdun güneşin önünde
şimdiyse karanlık ortalık
sen alınyazımın argacıydın
sen, bilyo adını verdiğimiz

beş an; ve neler olmuştu
dünyanın çevresinde
yazılmamış bir sevginin silinişi
ve bir kuru testi

ve karanlık şimdi... nerede o yer
ve nerede beline dek çıplaklığın senin,
tanrım, en gözde yerim
ve ruhumun yöntemi!
mr bloom mr bloom
izmirli büyük şair.

seferis şiiri yalnızlık ve yabancılaşma üzerine kurulu lirik ve dramatik bir ş iirdir. eliot ile kan kardeşidir. avrupa şiirine yeni bir söyleyişi kazandırmıştır. çağdaşları arasında (ritsos dahil) yunan şiirini onun kadar genişleten ve geliştiren başka bir şair yoktur. seferis şiir diline yeni uyumlar kazandırmakla kalmamış, sanatında hem ince mecazlardan hem de halk dili ve kültüründen yararlanmayı bilmiştir.

ayrıca eliot ile birikte edip cansever'i en çok etkileyen şairdir.

çok sevdiğim iki şiiri:

kaçış


bundan başka bir şey değildi aşkımız:
gider, dönerdi gene ve bize
gözleri kapalı, uzak, çok uzak
mermerleşmiş bir gülümseme getirirdi
yitik sabahın otunda
garip bir deniz kabuğu
ruhumuzun inatla açıklamaya çalıştığı.

bundan başka bir şey değildi aşkımız:
sessizce yoklardı çevremizde ne varsa,
açıklamak için ölmek istemeyişimizi
bunca coşkuyla.

ve tutunduysak başkalarının bellerine,
var gücümüzle sarıldıysak boyunlarına,
soluğumuz karıştıysa
bir başkasının soluğuna,
ve yumduysak gözlerimizi, bundan başka bir şey değildi:
bu derin acıydı yalnız, tutunabileceğimiz,
kaçışımızda.

-----------------------------------------

beyaz kağıt


ne idiysen onu yansıtan
amansız bir ayna şu beyaz kağıt.

senin sesinle konuşur beyaz kağıt
senin gerçek sesinle
beğendiğinle değil;
senin eserindir, boşuna harcadığın
bu hayat.
yeniden ele geçirebilirsin belki
seni başladığın yere
fırlatan bu kayıtsız nesneye
tutunabilirsen eğer.

bunca yer gezdin; aylar , güneşler gördün
ölülere, dirilere dokundun
inlemesini bir kadının
kinini büyümemiş bir çocuğun –
ama bir hiç olacak bütün bu duydukların
sen bu boşluğa güvenmedikçe.
yitirdiğini sandığın şeyleri bulacaksın
belki orada:
gençliğin filizlenişini, yaşlılığın çöküşünü.

hayatın sen ne verdiysen odur
bu boşluk sen ne verdiysen odur
bu beyaz kağıt.
manisa tarzanı manisa tarzanı
urla'ya yolunuz düşerse en azından cafe&restorant kısmında oturup bir şeyler içmek gereklidir bu büyük güzel insana dair bir şeyler hissettiren güzel dingin bir dokusu vardır.